Dikkati dağılmış gözlerini yüzüme kaldırdın.
Bir an için beni gördüğünü zannettim.
Söyle, dedin.
Nedir seni böyle kederlendiren?
Bir yanardağ gibi tütüyor,
katran kazanı gibi kaynıyorsun.
Yüzüne baktım.
Göreceğim en önemli şeyi gördükten sonra,
bundan sonra görmeye değer bir şeyi kalmamış gibi;
bu gördüğüm artık hiçbir şey görmesem de yetermiş gibi...
Bu nasıl dünya?
Biz nereye düştük böyle?
Acı küçük bir bedeldir
ve sen bunu göremiyorsan demek ki körsün dedin
Beni merak etmedin;
nereden geldiğimi, nereye gittiğimi sormadın.
Çok yorulmuşsundur, diyerek hasırını bana doğru ittin;
üzerinde bütün gece uyudum.
Uyandığımda bir parça ekmek sürdün önüme,
toprak kaseden su içirdin
ve karşı yamacı işaret ettin:
Oraya git.
Gittim.
Düştüğüm yerden kaldıracak,
gittiğim yerden döndürecek birini bulmak için değil.
Gitme kal, diyecek,
kaldığıma değecek biri için de değil;
gidecek yerim olmadığı için bile değil...
Durmamak, yürümek için;
sadece bunun için.
Zikzaklı bir patika yolundan tırmanırken
sağda solda açmış gelinciklere dönüp bakmadım bile.
Işık saçan bulutlar
geride bıraktığım ovanın üzerine
gölgelerini yaya yaya süzülüyorlardı oysa.
Ayağımın altından taşlar yuvarlanırken
başım hiç dönmedi,
gözlerim kararmadı.
Dik bir bayırdan mı korkacaktım?
O da ben...
Korkmam ,Allah’tan başka hiç kimseden
Şehir iyice uzaklaştı,
dağın yamacına ulaştım sonunda .
İnsan eliyle genişletilmiş,
düzenlenmiş derme çatma bir kulübeydi.
Girdim içeri
Kimse yolumu kesmedi,
kimse bana bir şey sormadı.
Kandillerin isiyle, ateşlerin dumanıyla
kararmış duvarlara baktım şaşkınca.
Yüreğim daraldı;
başım çatlayacak gibi ağrıyor,
nefesim tıkanıyordu.
Musluktan sızan suya avucumu gayriihtiyari açtım,
şakaklarımı ovdum; en tenha köşeye oturdum.
Bir yağ kandilinin solgun ışığı altında dizüstü çöktüm.
Şu duvara gölgeler düşmüştü;
sırtını şu kayaya yaslamıştı biri,
diğerinin şu taşların üzerinde ayak izi kalmıştı.
Birkaç mum yanıyordu,
salınan nefesler alevi titretmişti.
Elimi serin taşa yasladım ve gözlerimi kapadım.
Ansızın dağdan gelen bir rüzgâr esti,
evin dört köşesine çarptı.
Birkaç eşya yıkıldı, birkaçı parçalandı.
Yalnızca ben vardım sağlam kalan;
olup biteni başkalarına anlatmak için,
henüz doğmuş bir beden olarak
yaşama yeniden başlamak için...
Yeni kelimeler, yeni sözlerle yakarmak için
Ben vardım.
Oysa benim bütün kelimelerim öyle kirlenmişti ki
hafızamı kazısalar,
meramımı ima eden iki kelime bulamazdılar.
Yanıma sen oturdun
Gözlerimi açtım ve yüzüne şöyle bir baktım.
ve ne babam ne oğlumdun.
Benim kim olduğumu sormadın
Başka türlü tanıyordun insanları; isimleriyle değil.
Beni buraya kadar fırlatan şeyin
ne olduğunu merak etmesen de
bütün kederleri birbirine benzeten o eşiği aşmış türden
biri olduğumu biliyordun.
Sesinden ilk kez bir dua işittim:
Gökte olduğu gibi yeryüzünde de senin istediğin olsun.
Günlerin geçmesini sabırla bekle;
geçmese de bekle...
Yine de senin istediğin olsun dedin
Şöyle bir dokundun omuzuma:
Geri dönsen, bütün o eylediklerini yine eyler misin?
Şu akan nehre ant olsun ki
gökyüzü durdukça yapmam, dedim.
Bin kere, yüz bin kere yapmam.
Zaten geçen zamanın geri döndüğü nerede görülmüş ki?
Şeklin şemailin aynı kalmış olsa da
sen artık o sen değilsin.
O halde sen, o değilsin.
Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın,
hem canımı verdiğimsin uzak yakın...
Yolları sulayıp süpürmek için sakladığımsın.
Kirpiklerimi süpürge ettim;
Başını ayağına düşürmemek için tuttum
ve bırakmadım seni.
Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün...
Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda.
Yeminlerden sonra sen vardın.
Köhne zamanın direnci adına,
acı yılların yaşlısı ve genci adına;
dikenler gülden habersiz iken,
gözler dilden de fersiz iken...
Zamanından geriye düşmüş acılar için,
manada biçimleri yitiren sancılar için;
aynalarda eriyen sırlardan taşarak,
ucu kıyamete çıkan asırları aşarak;
gerçekten daha gerçek kelamlarda,
vuslat müjdeli selamlarda
Hep sen vardın...yanımda
Kışın mağaralara sığındığın dağlarda,
Güneşin sessiz vadileri kavurduğu çağlarda,
Toprağın yarıldığı kuraklıkta
ve yolları bağlayan aklıkta
Suya düşmüş bir karanfil kadar mahzun,
Acısı ilk akşamdan saplanan geceler kadar uzun sen…
Fırtınaların sürgün dertlerini dinlerken,
Yüreğin boğum boğum hecelerine esirken sen…
Kar vakti dizimde derman,
Ürkek sevinçlerimde fermandın
Aynalı beşiklerde ilmek ilmek hıçkırık,
Yumak yumak ayrılıktın
Dudakların açlıktan kızarmışken
Toprağı deşerken saban,
başağı büyütürken yaban
Bazen uykusuz kirpiklerde sığınılacak bir kapı,
Bazen zamanı geri almak isteyenlerin şarkısında
Hep sen vardın
Dikkati dağılmış gözlerini yüzüme kaldırdın.
Bir an için beni gördüğünü zannettim.
Söyle, dedin.
Nedir seni böyle kederlendiren?
Bir yanardağ gibi tütüyor,
katran kazanı gibi kaynıyorsun.
redfer
Kayıt Tarihi : 16.04.2026 03:02:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!