Yeryüzü taş ve toprak ince ince elenmiş
Bulut güneş ay yıldız gökyüzü parsellenmiş
..
REsonare fibris
bir kıyıda duruyoruz, akıp giden bir denizin kıyısında
akıp giden: su, akıp giden: gökyüzü, akıp giden: kum
sen, ne olacak diye soruyorsun bu işin sonu
ben bir varım bir yokum
..
Sınırsızca büyükdü gökyüzü bir rüzgar gelsede,
Ağlarcasına düşüyordu yağmur bedenime,
Ne ay, nede yıldız, vardı gökyüzünde,
Boynumu büküp ağladım ağladım yine,
Her şey yalanmıydı kaf dağı gibi söyle...
Sensizlik işliyordu her saniye içime,
Sınırsızca büyükdü gökyüzü bir rüzgar gelsede,
..
Islanıyordum sessizce.
Bir minnet ki gökyüzüne.
Gözyaşlarım semanın garantisinde
Tuttu akıllının biri,
“Yağmur yağıyor” dedi
Gökyüzüyle aramıza girdi
..
Geceleri Uyumuyor,
Gunduzleri disari cikmiyorsun diye kiziyorlar.
Benim derdim.?
Geceleri uykusuzluk yada,
Gunduzleri Evde kalmak degil.
..
Ayni Gökyüzü Altinda Olduktan
Sonra Sorun Yok
Yagmur olur dokunurum tenine
Bulutlarla ismini yazarim
Gökyüzü gibi maviler icinde
Kucaklarim seni
Sen beni ne zaman özlersen
..
O kadar mavi değil
Bugün gökyüzü!
Deniz çok mavi gelmiyor bana
Ormanlar yeşiline mavi sıvamış
Gökyüzü yeşili bölmüş bulutlara
Deniz tirsileşmiş bir acayip bugün
Sen hasta sen neşesiz olduğun için
..
Bu sabah gökyüzü bir başka aydınlandı
bir başka ağlıyordu gökyüzü
yağmur yerine, kurşun yağıyor
ve sadece şehitler ıslanıyordu kurumamacasına
karakolu bastı eşkiyalar
ne olduğunu anlayamadık
kalkamadık
..
bir başka gökyüzü vardı
hayal meyal hatırladığım
ve güzel insanlar dostlarım
yabancı geliyor bana şimdi
soluk aldığım bu gökyüzü
bir de adamakıllı yalnızım
kuşlara imreniyorum
..
mutluluğun resmini çekmişler,
sadece mavi
gökyüzü ve deniz
arada sadece hayal kırıkları
ola ki gemin battı,
sımsıkı sarıl rüzgara
..
her taraf harabeye dönüştü
gökyüzü ağlıyor
bulutlar karalar bağladı
yeryüzü toprağa küstü
gidişinin ardında
gökyüzü
yeryüzü
..
Puslu bir akşamüstü bakarsın ya gün batımına
Hayran kalırsın gökyüzüyle denizin aşkına
Güneşiyle ısıtır gökyüzü denizini
Sevdalıların aşklarıyla ısıttığı gibi kalbini
Deniz ile gökyüzü gibidir aşklar
Göğün sonsuzunda kaybolmak
..
Oysa ne masumdu bakışların,
Kâh gökyüzü gibi masmavi,
Kâh doğa gibi yemyeşil,
Güneş misali gülümserdi gözbebeklerin,
Hayat verirdi bu cana.
Hep masmavi kalsın isterdim gökyüzü,
..
Çimenlerin üstüne yatmışım,
Gökyüzü ve güneş,
Seyrediyorlar beni,
Bense seni düşünüyorum.
Gökyüzü ve güneşe,
Seni soruyorum,
Nerede O’ diye?
..
Tut ki kendini sevdin. İyi de ettin hani. Bak kendine yetiyorsun yalansız dolansız.. Beklentisiz çıkarsız yaşayıp gidiyorsun işte.. Kendinden başka gideceğin yer yok aslında. Orda kendinle barışık herşeyi sev özgürce.. Gerisi faso fiso.. Sevgi de sensin, aşk da sensin. Bu dünya senin, sen dünyasın.. Ortada işte eserin.. Herkes senden sorumlu, sen de herkesten sorumlusun. Hadi gel cennetini yaşa artık. Bak seni bekliyor gökyüzü, deniz ve toprak ve de su.. Onlara iyi bak gülüm, ruhunu vererek. Çünkü güzellik içimizde..
..
Deniz ile gökyüzü
Sarılmışlar birbirine
Deniz demiş
"Seviyor musun beni"
Gökyüzü cevap vermiş
"Hemde deliler gibi
..
Yine uzaklardasın. Hem de çok uzak. Mesafeler değil bizi uzak kılan. Bizim kendimizle, içimizde bizimle büyüyen hislerle aramıza giren bir ıraklık bu. Kendimizden sıyrılıp dışardan korkulu ürkek gözlerle izliyoruz bizi. Yaşadıklarımızı böylece seyretmek daha mı az çekiçliyor yüreklerimizi. Gizli bir dünya bu kurduğumuz. Hiçbir insan gözü görmüyor hiçbir yürek bu dünyanın farkına varmıyor. Mesafeler fark etmiyor, aramızda yüzlerce km. ye rağmen duygularımızla dokunuyor gözlerimizde açılan hayal perdesinde kalp gözümüzün gördüğü sonsuz çayırlıkta koşuşan beyaz atların yelelerine tutunup dört nala gidiyoruz kimi zaman rüzgara bırakıp kendimizi, binlerce söz duyguya dönüşüyor, kelimelerin görünen anlamlarına gerek kalmıyor, aynı hızla aynı hazla atıyor nabzımız. Biz bize bir duygunun içinde buluşup nefes alacak kadar yakındık, özel ve güzel olan, seni bende belki beni de sende tutuklu tutkulu yaşatan buydu. Oysa şimdi km.lerden öte uzağız bize. Öyle kalmalıydı belki de hiç dokunulmadan hiçbir ses soluk bulmadan. Gözlerin ve kalplerin dünyasına hiç el uzatmadan. Bir umudu hayallerle süslü bırakmak, ama umudun yaşayacağı topraklara hiç ayak basmamak. Su üzerine yansıyanlar güzelmiş, dokunduğunda güzelliğini küçük bir fırtına savururmuş. Ruhlarımızın buluşma yerini gök kubbe de bulutlara saklamalı, yeryüzünün tozundan dumanından sakınmalıymış. Duygularımız pınarların serin suları gibi saftı, çağlaması çoşması bu yüzden olağandı, bahçemize hayat veren yeşerten suyun olduğu gibi onunla kuşaklaşmasıydı. Yüreklerimizde bir bakışın açtığı yarıktan fışkıran ve orayı artık bildiğimiz dünyanın dışında bir dünya yapan suyun o saflığıydı. Duygularımızı yıkadı önce, ağırlığından sıyırdı, ruhlarımız taşıyabiliyordu artık kendini, gökyüzü yıldızlar ay güneş onun yeni dostlarıydı. Bir çocuğun gözlerinden taşan sevinci, akıp gelen kederi, hiçbir kin bilemeden unutup yeniden diyebilen kalbi artık uzak değildi sol yanımıza. Bu yüzden erteledik hep kavuşmaları, tensel bir dokunuşun kendinden kurtulamadan girmesini istemedik dünyamıza. Çok güzel bir rüyaydı hiç uyanmak istemediğimiz bir bahar sabahında yağmurla söken şafak gibi. Kalplerimizin elleri tutunmuşken halelere, düşmek vardı çamurlu göl bataklıklarına. Tek korkumuz buydu. Kurduğumuz o dünyaya bir çamurun sıçramasıydı. Kirlenmek bir küçücük lekeyle. Yalanın yalanı doğurduğu gibi çirkin olan da çirkinlikleri çağırmaz mıydı. İyi ve temiz başlayan, kendinden bir şey yitirmemeliydi. Mesafeler bu yüzden en büyük korunağımızdı bizim. Bu yüzden hasret çekmek küçük bir bedeldi. Yasakları ve imkansızlığı bilip, dikenli tellerde sarmaşık gülleri büyütmüştük biz. Şimdi kurduğumuz o dünyadan da dikenli tellerin ardındaki yaşamdan da uzağız. Neydi bizi böylesi yetim bırakan. Ellerimizin küçük bir dokunuşu dudaklarımızın döktüğü küçük bir ses mi kovdu bizi, sürgündeyiz şimdi. Hiç konuşmadan koyduğumuz yasaları çiğnediğimiz için mi ateş aldı ormanlarımız, nefes alacak bir damla havaya muhtacız. Yavaş yavaş ikimizde ölüyoruz lakin korkumuzdan çakıldığımız topraktan kımıldamıyoruz. İnancımızdı güzel bir dünyanın kapısını aralatan, biz hep onu incitip kaçırmaktan irkilirdik. Bir gün Ademle Havva gibi aramıza giren bir isteğin ihtirasına kapılıp mesafeleri çiğnedik. Durduğumuz yerde durmalıydı her şey, sıkıca tutmalıydık, bilirdik elden kaçan bir kelebek bir daha konmazdı yapraklarımıza. Suya atılan bir çöp karışmaz onun ruhuna, su onu bırakıverir bir çakılın kollarına yada bir derenin yatağına. İhtiraslarına yenilen sen ol yada ben olayım artık ne fark eder. O pembe bulutlar dağıldı ya, gri ye boyandı ya gökyüzü, yüreklerimize kapandı ya tüm kapılar, hiçbir şeyin hükmü yok artık yasak kayıp şehirde. Beklenmedik fırtınaların yıkımları daha fazladır, kayıpları da. Nasıl başladığını anlayamadığımız gibi nasıl bittiğini de anlamak zor. Yüreğimizdeki kaynak kurumadı, bundan donakalışımız, arkamızı dönüp de bu yerlerden göçüp kaçamayışımız. Uzağız kendimize, hangi çölün hangi kumluklarındaysak ordayız işte. Korktuğuna uğramış ilk olamayanlardanız. Atıldığımız yerde bekliyorsak güneşi, geçiriyorsak geceyi gri bulutların rahmetine duyduğumuz ümitten. Uzaktan bakıyorsak birbirimize, bizden öte kendimize, korkunun yalamasından yüreklerimizi. Bir yağmur bulutunun altında yıkanıp yeniden kırmızı yapraklı güller büyütebilir miyiz bahçemizde, hala kurumamış o pınarda yüzebilir miyiz yine, arınır mı ihtirasların lekeleri, yoksa izi kalır mı. Altın ateşten korksa altın olamazdı, gümüş böylesi parlayamazdı. Ateşe el uzatamadığımız sürece korkularımız azat etmeyecek bizi. Esaretimiz sürdükçe km.lerden öte uzağız biz, bize. Bizden öte kendimize. An be an yabancılaşmaya başlayan yüreklerimize.
..
Yağmurlu Sonbaharlar Göreceğiz
1
Yağmurlu sonbaharlar göreceğiz
Pencerelerimizde yağmur damlaları
Yurtsuz kuşlar sımsıcak yuvalar arayacak
Açık ve suskun gökyüzü simsiyah bulutlarla
kaplanacak
..
Sen gibi olmasada başka ellerde de sürülür tarlalarım,kimseye kızamam elbet geçer sürgünlüğüm.Bir el belki bir gün çiğdem tohumlarından atar tarlama,gökyüzü duyar hasretliğimi başlar ağlamaya ve bir gecede açar adını taşıyan tohumlar mor beyaza boyanan tenimde.Gölgende serinler böcekler,bir günlük ömrünü dünden harcamaya razı kelebekler uçuşur,bir arı balına katar polenlerini ve dökülen yapraklarınla özün kalır senden geriye,beni kahreden toprağımı kabul etmeyen o vurdumduymaz,inatçı özün...Dört mevsim açıp solarken çiğdem çiçekleri,dört mevsimde üç yüz altmış beş gün ne açar ne de solar hasretliğim.Geçer günler; tükenmek bilmeyen,yüreğimi delen asitli özlemin kuraklaştırıp çatlatır topraklarımı ve hayat verecek bir tohumum kalmaz geriye.Yolunu şaşırmış bir arı geçer,son nefesini verir bir kelebek,bir böcek sığınacak gölge arar parelere bölünmüş bedenimde.Gün gelir dikenli tellerle sarılır etrafım; iki üç kepçe kazarken öldürür son umutlarımı ve betonlar döküp,demir çubuklar saplarlar yüreğime.Temel atma adı altında köklerini taşıyan temelimi delik deşik edip kat kat betonlara hapsederler.Çiğdem apartmanı derler bu beton yığınına ve bir kız çocuğu gözünü açar hastaneye yetişmeden kalıpların esir aldığı arsamda,onun da adını çiğdem koyarlar.Artık baba olan gençliğini arkasında bırakmış bir adam elinde toprağından koparılmış çiğdemlerle koşup gelir eşini kutlamaya.Gördün işte sen olmasan da,ne kadar sahte olsa da yaşıyor hala çiğdemler beton zırhına bürünmüş toprağımda.
..
Bir meleğin ayağı takılıp şehre düşer gökyüzünden; düşerken bulutlara tutunma çabası ve boncuk boncuk terleyişi...Aşk kokusu yayılır o terleyişte,buram buram kokusu girer penceremden içeri ve uyanmışlığım.İlk defa duyduğum o kokunun peşinden gidişim,yaklaştıkça ciğerlerimde bir bayram havası,bir solumuşluk.Sabah olmadan bulmam gerekir o kokunun sahibini.Sağıma soluma dikkatlice bakarım ve karanlıkta yankılanan ayak seslerim karışır bir kuşun kanat sesine.Bir kuş neden kanatlanır gecenin karanlığında,neden kanat çırpar yalnızlığa? Anlarım ki o kanat sesinin geldiği yerden yayılır bu koku ve hızlanır adımlarım o tarafa.Düşerken kanatlarının altına sıkışan rüzgar ben yaklaştıkça arttırır şiddetini,uçmaya başlar gördüğüm herşey.Önce bir ağaç veda eder toprağa,peşine bir evin çatısı,baktı ki korkmuyorum en son başıma savurduğu o taş parçası,hatırlamam sonrasını.Gözümlerimi açışımla başımda biriken kalabalığın ortasından gülümser mavi gökyüzü.Bir anda sıçrar dikilirim ayağa,sendelediğimi görünce kalabalıktan biri elini uzatır dolar belime,'Dur! yavaş kalk,başını çarpmışsın' der.Parmaklarım uzanıp yoklar alnımın kenarını,elimde bir kan lekesi.O meleğin kendisini görmeyeyim diye savurduğu taştan kalan tek ispattır bu.Anlatırım kimseler inanmaz.O melek tekrar gökyüzüne çıkabilmek için kanat çırpar ve buram buram kokusu girer penceremden bazı geceler,bense inatla arar dururum.Bir kuş kanat çırpar kalkar dalından yalnızlığa,anlarım ki sürekli yer değiştirip durmakta ve sabah olmadan bulmam gerekir onu.Oysa o koku penceremden her içeri girdiğinde kalkıp peşine giderim,her gittiğimde sabah olur ve ellerimde kan lekesi...
..



