Dün evimi toparlarken karşılaştım. Kırık bir oyuncak, tahminim çocukluğumdan kalma sıkıldığım ya da sakındığım, sonra yere çarpıp kırdığım oyuncaklarımdan bir tanesi… Köşede kitaplığımın ardında senelerdir saklanıp duruyormuş… Belki de ben koydum onu oraya kim bilir.
Ben böyleyim yapamıyorum, eskiye ait hiçbir şeyimi atamıyorum. Ya bir oyuncak, ya bir kazak, ya bilyelerim, geçmeyen paralarım, kitap arasında kalmış yazılarım, ders notlarım, hatta ta ilkokuldan kalma kitaplarım. Hala saklıyorum. Yâda gün geliyor karşıma çıkıveriyorlar.
Korkuyorum; sanki o zamanlarda yaşadığım herhangi bir anım yok olacakmış, geçmişimi yok edecekmişim korkusundayım… Paylaşamıyorum geçmişime ait hiçbir şeyimi, umutlarım, sevinçlerim, üzüntülerim yaşadığım her şeyin kaybolmasından korkuyorum. Benim saydığım şeyleri paylaşamıyorum elimde değil. Kıskanıyorum benim olanı. Benim olanı benden fazla kim sevebilir ki, kim daha iyi kollar, kim sakınır kıskanıyorum veremiyorum başkalarına.
Kendime hapsediyorum varlığımın kanıtı tüm anılarımı, kendimde vücutlandırıyorum. Bilyelerim ilkokulda platonik aşkım, senelerce rüyalarımı süsleyen kız mesela, kitabım tarih öğretmenim, eski bir şarkı kazağım. Yalnız benim bildiğim anlamlandırmalarda boğuluyorum.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...