İşte ezan tülleniyor,
kim bilir uzaklarda kimler doğup kimler ölüyor…
Uğultulu çarşının, gürültülü kalabalığın üzerine
sanki minareden rayihalı,
ruhu okşayan nağmeler gül yaprakları gibi saçılıyor.
Her şey sükûtla huzura eriyor.
Gürültüler susuyor,
bir tek ezan…
Zaman ezanla biliniyor,
Hayat ,ölüm ezanla hesap ediliyor.
Vaktin sırrı,
hani şu Yaratan’ın yemin ettiği “asr”ın sırrı
ezanla çözülüyor, değil mi?
İnsanın vakti de onunla bilinmiyor mu?
Tülû doğum, gurup ölüm…
Ah nefsim, sen yatsıyı gözlüyorsun,
biz ikindiyi geçiyoruz
akşama yetişme garantimizin olmadığını hesaba katmadan!
Ezanı işittin şimdi.
bir delikanlı çevikliği ile yerinden fırla hadi
ne çabuk kalktın öyle
sevgilisiyle buluşacak âşık gibi heyecanla;
Can geldi ezanla solgun yüzüne.
Belli ki sende daha çok iş var
Eminim camiye uçarak gittiği gibi
sevgilisiyle buluşmaya teşne âşıklar gibi gidersin
*
Ben, bunca varlıktan yalnız biri...
Sonbaharda damarlanmış, kaskatı kesilmiş de
son takatiyle kuru dallara tutunmaya çalışan bir yaprak misâliyim.
Sen, bunca varlıktan bir diğeri…
İlkbaharda başını göğe bin bir hevesle uzatan pembe bir gülfidanı gibisin.
O, bunca varlıktan bir başkası…
Kışın dondurucu soğuğunda
bembeyaz karlar içinde yuvarlanan çocuk sesi…
Ve biz ki…
İnsan tasavvurunu aşan sonsuz bir boşlukta,
hiç durmadan dönen bir küre üzerinde,
arza tutunmaya çalışarak yürüyoruz biz.
Bunca yıldır nice insan yığınının adımladığı topraklarda
geçiyor ömrümüz.
İklim, göç, savaş, karmaşa derken
parça parça olmuş harita üzerinde geziniyor parmaklar
ve ait olduğumuz,
belki de öyle zannettiğimiz noktaya sabitliyoruz kendimizi.
İs kokulu mahalle aralarında, pilavı elimizle yerken,
tenimizi fondötenle değil de beyaz tebeşirle boyarken,
terimiz top oynayıp da kara derimizden yuvarlanırken
devam ediyoruz aynı arz üzerinde yürümeye.
Güneşin doğudan doğup da batıdan batmaya devam ettiği her gün
milyonlar arasındaki kıpırtımız böylece bitmeden devam ediyor.
Bazen deniz içine yeni düşmüş bir damla su,
bazen kaldırımlardan saçılan toz zerreleri,
bazense göğsümü çevreleyen surların taşları anlatıyor derdimi.
Kalabalığız.
Biz dünya gemisinde,
zamanda yol almaya çalışanlarız.
Adımlarımız ayağımızın altından kayıp giden vakti öptükçe
çoğalan, azalan, yok olan, yeniden yaratılanlarız.
Sonsuzluk içinde bize ayrılan yazgı
ve tabut arasındaki cetvelde ilerleyen,
durağanlaşan yahut nihayete yaklaşanlarız.
*
Elime aldığım sedefli aynadan, gözlerimdeki pırıltıdan,
kalbimde beliren sızı
ve boğazıma kenetlenen sözcüklerden öğrendim bunu.
Annemin sığınağından çıktığımda
attığım tiz çığlıkla başladı yolculuğum.
Kendi gemimin kaptanı olmaya lâyık görülmüştüm ben de.
Alnımdaki kelâm,
en güzel hatlarıyla bana özgülenmişti.
Davranışlarım, hissiyatım, doğrularım ve tüm yanılgılarımla
tahayyül sınırlarımı zorlayan bu arz üzerinde
bana da imza yetkisi tanınmıştı sanki.
Kelimelerim oldu benim de.
Cümlelerimi sayfalara saçtım.
Ellerim kumlara kavuştu sonra,
vahalarda beyaz entarimle kuyulara yürüdüm.
Kızgın güneşler altında kavrulmuşluğum da var,
buz gibi enginlere açılmışlığım da.
Fısıldayışlar duyuyorum her yanımda.
Cümleler sekiyor sularda.
Kıvancın hüzünle birleştiği yerdeyim.
Kahkahanın yağmurla yıkandığı,
özlemin yana yakıla seslendiği,
tutkunun ve hırsın ağ gibi bedenimi kuşattığı
açmazlardan geçiyorum.
Kayboluyorum. Düşüyorum. Kalkmaya çalışıyorum.
Bunca varlıkta kendimi arıyorum.
Çarpa çarpa ilerliyorum.
Yaşıyorum…
Yaşıyoruz.
Nûh’un gemisine tek bilet hakkımız var.
Sular kudurmuş gibi ardı arkasına hücûmu bekliyor.
Muhayyilemi zorlayan genişlikte süzülürken,
elimi sol yanıma değdiriyorum.
Sular çağıldıyor o yanda.
Velhâsılıkelâm,
ah yaratılmışlar, yaratılmışlığım, yaratılmışlığımız!
Ah hiçliğin kabuğundan filizlenmeye çalışan kalbim!
Ah ki, herkes ayrı bir âlem!
redfer
İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 4.2.2026 01:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!