Gün, Keops’un kucağında doğurur kendini;
güneş, Tutankhamun’un maskesinde altın sarısı ışıldar.
Sfenks, asırların tozunu yutmuş, dilsiz bir nöbetçi;
Nil’in nabzında vuruşur
kumun ve kemiğin unutulmuş dili.
Hiyeroglifler,
taşa kazınmış sessiz çığlıklar;
zamanın gövdesinden uzanır
bize o yorgun, granit eller.
Tanrı-krallar,
ölümün soğuk aynasından fısıldar:
“Biz ki göğü yere, yeri göğe mühürledik…”
Kahire akşamları artık bir ağıt kuyusu;
rüzgâr, kurumuş bir yara gibi taşır
köle sırtında şaklayan o uğursuz yankıyı.
Burada tarih,
mermere hapsedilmiş bir mağlubiyettir aslında;
ve medeniyet, en derin çentiğini
insanın en karanlık yanına atar.
Ve zihinleri deşen o çıplak soru
sonsuzluğun kapısını zorlar:
Ölümün soğuk sarayları için
milyonların terini harca dönüştürüp
gök kubbeyi yırtan o devasa mezarları dikenler…
Sahi, nerede yaşadılar?
Göklerin bile bakıp göremediği,
Nil’in çamurunda eriyip gitmiş,
kerpiçten bir rüya, gölgeyle örülmüş…
Zamanın midesinde öğütülen o kayıp saraylar;
ihtişamın sönük külleri,
ölüme boyun eğen…
ve şimdi sonsuzluğun sessizliğinde
parıldayan geçici tahtlar.
Kayıt Tarihi : 30.12.2025 14:00:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




TÜM YORUMLAR (1)