Ferhad Dediğinin Dağları Bitmez İşgal Al ...

Adnan Durmaz
490

ŞİİR


9

TAKİPÇİ

Ferhad Dediğinin Dağları Bitmez İşgal Altındaki İnsanın Diyalektiği

Ferhad Dediğinin Dağları Bitmez

İşgal Altındaki İnsanın Diyalektiği

1- İNSANIMIZ TÜRKÜLERİMİZ GİBİYDİ

DUYGULARI ÖZENLE KÖRELTİLME İŞLEMLERİNDEN GEÇİRİLİP, YÜREĞİ DÜZENİN ÇARKLARINDA YENİDEN YONTULMAMIŞ OLANDI İNSAN. BİZİM TÜRKÜLERİMİZ GİBİYDİ; ANA SÜTÜ GİBİ ARI DURU VE PAK... SEVMESİ BEDELSİZ VE KİLİMLERİMİZ KADAR DERİNDİ. DAĞ SULARINA VE ORMANLARA BENZERDİ, TURNALARDI, KARAC’OĞLAN’IN SES VERDİĞİ GÖKLERDE KANAT AÇAN. KARINCALAR KADAR DÜNYAYA AİTTİ. YÂRDİ, DOSTTU, YOLDAŞTI, HALDAŞTI. HEPİMİZ ONU ARADIK ÇARK DEĞMEMEMİŞ YONTULMAMIŞ YERLERİYLE KALBİMİZİN; YOKTU.

Bize mutluluğun ulaşılınca sürekli yaşanan bir büyü olduğunu gösterdiler. Olmayan cennetler gösterdiler. Hasan Sabah’ın şeytanlıkları hiç kalır, bize bu oyunu oynayanları icat eden şeytanlığın yanında. Her yolu denediler. Hayal bile edemeyeceğimiz, evlerde yaşayan, hayal bile edemeyeceğimiz arabalara binen, hiç görmediğimiz mobilyalar kullanan, uçaklara binen, babasının yurdu gibi her istediğinde yabancı ülkeleri gezen adamlar ve kadınlar gösterdiler, yazdılar, çizdiler. Adamlar hep yakışıklı, kadınlar hep güzeldi. Ne sokakta rastlardık onlara, ne de başka bir yerde. Mert, delikanlı, dürüst, mutlaka silah kullanan, okumuş adamlardı; güzel, zeki, ince ruhlu kadınlardı. Bizim yaşamımızda olmayan her şey vardı yaşamlarında. Birbirlerine dünyayı yıkacak kadar âşık olup, her zorluğu yeniyorlardı. Onlara bakıp bakıp ağlıyorduk. Onlar kavuşunca mutlu oluyorlardı, hep mutlu oluyorlardı.

Bize gelince, kira evlerinde, gecekondularda oturuyordu çoğunluğumuz. Çoğunluğumuz beş bin yıl önce Hititlerin de oturduğu kerpiç evlerde oturmaktaydı binlerce köyde. Kentlerde babadan kalma evi olanlarımızın evleri de onların evlerine hiç benzemiyordu. Dar sokaklarda, geçim sıkıntılarında, bin bir güçlük içinde büyüyorduk. Toprağımız bizzat acıydı, mutsuzluktu. Ne eksek, çileden geçiyordu yolumuz. Çevremizde birileri hep hastaydı, birileri ölüyordu sürekli. Hastalık, ölüm, trafik kazası, iflas, işsizlik günlük işlerdendi.’Nasılsın’ diye sorunca,’iyiyim’ diyen insan yoktu. Bütün “İyiyim.” ler yalandı. Yüzü asıkların dünyasında yaşıyorduk.

Bütün savaşlarda kurbanlık koyun gibi birbirine kırdırılan kalabalıklar, diğer yandan bir avuç vampiri harcı kan saraylarında beslemek için, bu bataklığa atılmıştı işte. Televizyonlarda kirli çamaşırları serilen “artizlerin” ilişkilerini konuşmak, kendi sorunlarını tartışmaktan daha ön plana getirilmişti. Futbol maçlarında birbirine girip tanımadığı insanları öldürüyordu kalabalık. Kalabalık sevgi yerine nefretle dolduruluyordu. Yaşam bir savaştı. Karşımıza mutluluk diye, başarı diye, aşk diye, varsıllık diye, ün diye bir şey koyuyorlardı. Bunlardan hangisini istiyorsak, yanı başımızdakini tekmelememiz, önümüzdekini iteklememiz ve bizim gibi aynı şeye ulaşmaya çalışanların kafalarına basa basa hedefe ulaşmamız gerekiyordu. Düşenin kolundan tutmaya kalkan, bir saf geride kalırdı. Acıma duygusu, vicdanı olanlar arada her gelenin tekmesi tokadı altında şaşkına dönüyorlardı. Hayvanca bir yarıştı bu. Sahte hayatları, sahte mutlulukları yakalamaya çalışanların bu sistemde, tam da sistemin istediği gibi acıması olmamalıydı. Bize gösterilen mutluluk hedeflerine ulaşmak isterken, insanlığımızdan çıkmamız zorunluydu. İnsanlığımızdan çıktık! .Kapitalizm kalabalıkların insanlığını söküp aldı, hayvanlaştırdı. İnsanlığı sökülüp alınanların aşkı nasıl olursa, işte o türden aşklar yaşanmaya başlandı. İnsana derinliğine bakmayan, daha çok bir eşyaya bir arabaya sahip olmak gibi, karşısındaki insanı şeyleştiren ve hep düş kırıklığına dönüşen bencil ilişkiler yaşanıyordu. Birbirini kullanabildiği kadar kardeştik, arkadaştık, dosttuk karşımızdakiyle. Sınava giren öğrenciler nasıl ki yanındakine yardım ederse, kendini hedefinden alıkoymaya yarıyorsa, giderek, başkalarının iyi olması kötü olması umurunda olmayan, hayal cennetlerine koşan kalabalıklar.657 ye tabii memurlar, sayısal lotaya haftalığını yatıran yoksul kalabalıklardık. Bir Arap atasözünde olduğu gibi

“Kardeşime karşı ben
Yeğenime karşı kardeşim ve ben
Yabancıya karşı, yeğenimiz, kardeşim ve ben “ dik

Sadece biraz anarşist bir tavırla, kendisine sunulan hedefi reddeden küçük burjuvanın iyi niyetli aydınları, o hedefi bir yana bırakıp, bulundukları yerde düşenin elinden tutmaya çalışırken tekmelenen, yaralanan, amaçsız ve korkak, bir o kadar da şaşkın, birliktelik duygusunu yitirip yalnızlığına gömülmüştür. Halkından uzak yaşar, bir türlü ulaşamaz çoğu zaman değerlerinden haz almadığı kalabalıklara. Birlikte yola çıktığı meslektaşları patron olmuş, daha iyi koşullarda ve son derece güleçtir. Düpedüz burjuvalaşmıştır. Ama o hala aynı yerde kendi mutsuzluğunun kıramadığı çemberi içinde dolap beygiri gibi döner durur. Hiç bir yere ait hissedemez kendini. Hep anlaşılamadığından yakınır.

2- “DİSCONNECTUS ERECTUS ” ADLI HAYVANLAR

SEN DİYE, IŞILTILI GÖRÜNTÜLER İÇİNDE
SEN DİYE, TAKMA GÜLÜŞLER, ÇALINTI BAKIŞLARLA KARŞIMA ÇIKANLARA ULAŞTIĞIM ANDA, SEN OLMADIĞINI, SENİNLE HİÇ İLGİSİ OLMADIĞINI GÖRÜYORDUM. OYSA ONA ULAŞMAK İÇİN NE ZORLUKLAR YAŞAMIŞ VE YOLLAR TEPMİŞTİM.
SEN DİYE KARŞIMA ÇIKANLAR DA NEYİ ARADIĞINI BİLMEDEN ARIYORLARDI, YARALI, YORGUN VE TEDAVİ EDİLMEZ MUTSUZLUKLARA YAKALANMIŞLARDI.

Kim nasıl yorumladı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını pek bilmiyorum. Bildiğim şu ki, bu nihilist yazarın bu kitabını okuyan pek çok insan, Oğuz Atay’ın Tutunamayanının kendisi olduğunu söylemiştir. Nedir Oğuz Atay’ın Tutunamayan’ı:

“Tutunamayan (disconnectus erectus) : Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan
boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer) . Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.” Küçük burjuva aydınlarını tanımlıyor sanki. Beceriksiz ve korkaktır, suya sabuna dokunmaya korkar. İş bırakma eylemine arkadaşlarını çağırıp, onların katılmasına ve sonra sürülmesine zemin hazırlar ama kendisi o gün hasta raporu alır, gelmez. Üç beş kişi bir aradayken mangalda kül bırakmayan garip bir korkak türüdür küçük burjuva. Sanatçısı üç beş kişilik grupların arasında düzene sıkı muhalif kesilip, naralar patlatır ama yazdıklarında suya sabuna dokunamaz; hatta sanatın siyasa dışı olduğunu savunur. Bu haliyle “Hitler iktidara geldi. Önce Yahudileri götürdüler, ben sustum. Karşı çıkamadım. Sonra komünistleri götürdüler. Ben yine sustum karşı çıkamadım. Sosyal demokratlar, demokratları götürdüler yine sustum. Hıristiyan demokratları götürdüler yine sustum. Ben bir din adamıydım, politikayla ilgilenmiyordum, karşı çıkamadım. En sonunda beni götürmek için geldiler, kimse karşı çıkmadı; çünkü karşı çıkacak kimse kalmamıştı.” diyen Rahip Niedermeyer’e benzer. Küçük burjuva son çözümlemede kendine dair olanın dışını görmez, hiçbir eylemde bulunmayacağı için, kendi dışındakinin hali, ancak onun bunalımını çoğaltır.

“ Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. “Geleneksel aile biçimini reddederler. Kendi ailelerinden kalan değerleri cilalı özgürlük, cilalı eşitlik gibi kavramlara karşı terk ederler. Terk eder ama ilişkilerine başlamadan önce savunduğu değerlerini bir türlü yaşama geçiremez. Geleneksel olanda var olan dayanışma da ortadan kalkar. Özgürlük adına sürekli ayrılıklar yaşarlar. Yakınma ve hayaletlere saldırma yazar çizer takımının ürettiklerinin zeminini oluşturur. Yaptığı şey, toplumsal değerler açısından ne kadar iğrençse, onu mutlaka süsleyip estetize ederek, genel doğrularmış gibi sunar “
Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için
avlanmaları tavsiye edilmez) .” Taklit, burada tek başına çok şey ifade edebilen bir sözcük.
Başta belirttiğim gibi kendisine sunulan yalancı cennetlerin mutluluklarını yaşayan kadınlar ve erkekler gibi olmak isterler. Giderek konuştukları sözcükler değişir. Arkadaşlarının konuşmalarını onaylarken, gözlerini pörtleterek “Yaanii” derler örneğin. Konuşurken cümlelerin arasında “artı” demeye başlarlar. Telefon konuşmalarında “Ben Ali” demezler artık “Ali ben” derler. Bir süre sonra hepsi aynı yanlışlarla konuşmaya başlar. Görünümleri de birbirine benzemeye başlar; bir bakarsın hepsi çeneden sakal bırakır veya alt dudağının altında bir topak kıl. Taklit yaşamaklara başlarlar. Sevgililerine hep birden “Yaa aşkım! ” veya “aşkım yaa! ” demeye başlarlar. Bakışları birbirine benzer benzeri durumlarda. Yaşamları taklittir. Onlar kendilerini bir daha bulamamak üzere kaybettikleri noktada, hayvanlaştıklarının, daha doğrusu insanlıktan çıktıklarının farkına bile varamazlar. Sanatçı kesiminde de taklit, çalıntı ve hırsızlık, akıl almaz megalomanilerin koltuk altında yapılır.

“İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat –gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir.(Aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler) .” Sistemin yapboz tahtasına çevirdiği insanlarda alışılmış görüntüler sürekli değişir ve tüketilince tekrar değiştirilir. İnsanlıktan çıkan insan, mutlu olamaz. İnsanlıktan çıkan insanın dostluğu dostluktan, aşkı aşktan çıkmıştır. Özverisi, karşılığını alacağı orandadır.

“Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı
hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.” Zararı kendine olan tutunamayanın zararı, tutunamamasıdır. Tutunamamak, aile yaşantısını ve ilişkilerini bozar. Tutunamayan, sistemin kalıplarına uyamadığı için tutunamayandır; ama bu uyumsuzluğun nedeni onun sıkı bir muhalif olmasından değil, beceriksizliğindendir. Belli bir kesimin kendi içinde bitmez ve çoğu zaman mantıksız hesaplaşmaları, mutsuzluğu, onlar için bir yaşam biçimi durumuna getirir. Sorgulamamalar, ama belli bir dairenin etrafında dönercesine, gelişme oluşturmayan, kişiye yeni ufuklar açmayan sorgulamalar, kasvetli bir yüz, kendine güvensizlik duygusu vb getirir. Anlaşılan o ki, bu tür insanların başkalarına mutsuzluktan başka bulaştırmaları bir şey yoktur. Bu yazının çerçevesi içinde Oğuz Atay, tutunamayan türlerini ele almıştır “ Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir) .” Bu bölümde sisteme uyum sağlayamayan ama bir yandan da onun bir parçası olmak zorunda olanlar anlatılıyor. Eğer bu sistemde bir cıvata olmazsan seni söküp atarlar ve yerine başka ve daha iyi bir cıvata takarlar. Becerikliler vardır. Sistem sürekli yalaka üretmektedir. En üst düzeyden en alt düzeye kadar yalakanın da, yalakası vardır. Yalaka kendisi yalakasız yapamaz. Bir başka deyişle, kendi yalakası olan bir yukarıdakinin yalakasıdır. Geri bırakılan ülkelerin eğitim sistemleri, insanı hayvan eğitenler gibi eğitir. Bir gerizekalılaştırma, insani yanlarını silme operasyonudur bu. Dağdan yakalanıp gelen yabanıl hayvanların hafızasından dağlardaki yaşamını tümüyle silmezseniz, bir gün mutlaka geriye dönecektir. Gerçi sakatlanmış hayvanlığıyla dağa uyum sağlaması zor olur. Eğitim sistemleri, mutlak itaatli robotlar ürettiğinden, robotlar astlarını ezer, üstlerine yalaka olur. Geri bırakılmış ülkelerde en önemli kurumlardan birisidir yalakalık kurumu ve yaşamın her alanında vardır. İleri kapitalist ülkelerde ast üst ilişkisi, daha robotik ve yalakasız olmalıdır. Sistem tüm yalakalığa fırsat tanımaz.
“Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır.” Küçük burjuva tutamayanı, tutunmaya çalıştığı her ne varsa, ona dinsel bir içerik yükler. Futbol maçlarının halkı uyutan birer aldatmaca olduğunu bilir ama kendisi tuttuğu takıma, onca kültürüne rağmen dinsel bir eda ile bağlanır. Gerçek anlamda bir dinsel kuvvet söz konusu olsa idi, tutunamamışlığını yazgı kabul eder ve razı olurdu. Dünyanın başına yağan zulüm bombalarını bile dua ile savmaya çalışan zihniyetten farklı olarak, dini bağları zayıf biridir küçük burjuvanın en dindarı bile. Kuşkusuz kapitalist sistemin dini ve maneviyatı yoktur; bu bağlamda da onun ürettiği dindar, feodal dönem dindarından farklıdır. Başına türban geçirirken daracık kot giyebilen bir dindardır veya faizin adını kar payı olarak değiştiren dindardır. Bu açmazı yaşayan temiz yürekli inanmışlar, tümüyle düzenden kopmayı ve kendi kabuklarında yaşamayı seçmektedir. Bir anlamda onlar da tutunamayanlardır. Ancak yaşadığımız çağdan kopmak asla mümkün değildir. Oğuz Atay “Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir.” diyor ama Prof.Moissej Kagan öyle demiyor
” Geçmişten mal edilmeye çalışılan dinsel - mitolojik ve etik-poütik ideallerin yerini tutacak aynı değerde şeyler ortaya kona¬mamıştı burjuva toplumda, çünkü burjuvazinin eylemlerini ha¬rekete geçiren tek «ideal», kâr peşinde koşmak ve bencil çıkar¬larını doyurmaktı.
Bunun için burjuva toplumda, sarı şeytana, altına tapma, Gorki'nin de dediği gibi, burjuva insanın biricik «dini imanı» haline gelmişti. «Yahudi Meselesi» adlı yazısında şunları söyler Marks, «İsrail'in Tanrısı paradır, bu kıskanç tanrının yanında başka hiçbir tanrı tutunamaz. Para, insanın bütün Tanrı'larını tanrılıklarından indirerek, birer meta haline getirir... Bundan ötürü, bütün dünyayı, hem inşanı, hem doğayı, kendi özgün de¬ğerinden soyup atar. Para, insanın işinin ve insanın varlığının kendine yabancılaşmış özüdür; bu yabancılaşmış öz, onu ege¬menliği altına alır ve insan ona tapar.»
Marks, daha sonra, Shakespeare'in «Atinalı Timon»undan söz ederek, paranın tüm gerçek insan ilişkilerini «tersine döndürücü» gücüyle ilgili alıntılar verir:
« Karayı ak, çirkini güze1, haksızı haklı, alçağı soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapmaya yeter bunun bu kadarı...» (Prof.Moissej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat,) Sanıyorum başından bu yana yazılanların tümünü anlattı, Moissej Kagan.
Yeniden Oğuz Atay’a dönmeden önce, Marks’tan bir alıntının bir bölümünü buraya, tümünü ise bu çalışmanın sonuna ekliyorum. Şöyle diyor Marks;

” (5) Yabancılaşmadan bağımsız olarak özel mülkiyet duygusu, gerek tad alınacak nesne, gerekse etkinliğin nesnesi olarak, insan için özsel nesnelerin varoluşudur.

Dolayısıyla para, her şeyi satın alabilme özelliğine, bütün nesneleri kendine mal edinme özelliğine sahip olduğu için, en yüksek mülklenme nesnesidir. Özelliğinin evrenselliği, varlığının her şeye kadir olmasıdır; dolayısıyla her şeyden güçlü bir varlık olarak görünür. Para, gereksemeyle nesne, insanın hayatıyla besini arasındaki aracıdır. Ama benim hayatımın bana sağladıklarını, başka insanların varoluşları da sağlar bana. Benim için öteki insandır.

' Vay canına! Eller de, ayaklar da, gerçekten
Baş da ayrıca, eril güçler de, hepsi senin.
Ama yeni yeni almaya başladığım zevkler,
Daha mı az benim oluyor bu yüzden?
Diyelim ki altı yörük at var ahırımda,
Benim olmuyor mu güçleri bu atların?
Gidiyorum dörtnala, en eksiksizi insanların,
Sanki yirmi dört bacağım varmışçasına.'
(Goethe: Faust-Mephistopheles. (1)

Shakespeare Atina'lı Timon'da şöyle yazıyor:

'Altın! Sarı, pırıl pırıl, halis altın! Yok tanrılar...
Şu kadarı yeter bunun çevirmeye karayı aka; eğriyi doğruya,
Kötüyü iyiye; soysuzu soyluya; kocamışı gence; yüreksizi yiğide.
......İşte, bu
Rahiplerinizi, kölelerinizi çeker alır elinizden;
Koca adamların yastıklarını alır başlarının altından;
Bu sarı köle
Bağlar, çözer dinleri; günahkarı kutsar;
Cüzzamlıya bile taptırır insanı; alır hırsızı,
Ünvan verir, nişan verir, şan verir,
Oturtur senatörle yan yana: budur
Kocamış dulu yeniden gelin eden;
Hastanenin, çıbanlarını görse kusacağı kadını
Allar pullar da bu, ilk yazına kavuşturur.
Çekil karşımdan, kahrolası çamur,
İnsanlığın orta malı orospu, sen,
Ulusları birbirine düşüren.'(2)

Ve daha ilerde:

'Sen ey kral katili, ve ayıran
Piçinden babayı! Sen kirlettin parlaklığınla
Hymen'in tertemiz yatağını! Sen Cesur Mars!
Sen her dem taze, sevimli, zarif zampara,
Yanağının pembeliğiyle eritirsin sen
Diana'nın kucağındaki kutsal karıları!
Olmayacakları birbirine yaklaştırıp
Öpüştüren onları! Her dilde konuşup
Her anlamda laf eden, sen göze görünür tanrı!
Sen, yürek yakan, düşün,
Kölen insan baş kaldırıyor; kullan gücünü,
Birbirine ver onları, öyle ki hayvanlar
Yeryüzünde imparatorluk kursun.'(3) “(Karl Marks, 1844 El Yazmaları)

Bu uzunca alıntıdan sonra, Oğuz Atay’a dönüyorum. Oğuz Atay, şöyle sürdürüyor Tutunamayan anlatımını.
“Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir) .” Tutunamayan küçük burjuva aydınına has özelliklerden söz ediyor burada da. Belkemiksiz bir yere tabii olamayan, arada kalmış, iyi bir eş, iyi bir aile babası, iyi bir dost, iyi bir cıvata olamayacak kadar düzene uyumsuz. Düzenin yamukluklarına karşı olanlarla birlikte yürüyemeyecek kadar korkak.

“ Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.”

Oğuz Atay’ın Tutunamayan’ı küçük burjuva aydınıdır bu nedenle genel küçük burjuva özelliklerini taşır; ancak mensup olduğu kalabalıkların arasında onlardan kopuk yaşar. Başka seçeneği yoktur. Tutunduğu anda iki şey olabilir: ya düzenin karşısına dikilir ve ona karşı savaşır veya düzene tutunup bal tutup parmağını yalama sevdasıyla kalabalığa karışır. Zaman zaman tutunamamaktan kurulmuş gibi görünse de, aslında vardığı hiçbir yerde mutlu olamaz. Kendi Tutunamayanları için gelişmiş kapitalist ülkelerde barınaklar, kalacak yerler, yemekhaneler yapılmıştır.

3-SAVAŞLARI SAVAŞLARDA KIRILANLAR ÇIKARTMAZ

KAYBETTİKÇE DAHA DA HIRSLANIYORDU İNSAN
DAHA ÇOK ZENGİN OLMAK, HER ŞEYİN EN’İNE ULAŞMAK İÇİN ÇIRPINIYORLARDI
EN GÜZELE
EN ZENGİNE
EN İYİ ARABAYA
EN İYİ EVE
EN ÇOK ÜNE
TRUVA SAVAŞINA SEBEP OLAN, ÜZERİNDE “EN GÜZELE” YAZILI BİR ELMA DEĞİL MİYDİ? YUKARIDA TANRILAR OTURURDU, KISKANÇ, HASET, KAVGACI VE ACIMASIZDILAR. AŞAĞIDA İNSANLAR YAŞARDI. İKİ KATLI BİR TİYATRO SAHNESİ GİBİYDİ YAŞAM VE TANRILAR İNSANLARA CEZA VERİRDİ SÜREKLİ. KAVGA TANRIÇASI ERİS'İN, HERA, AFRODİT VE ATHENA'NIN OTURDUĞU ŞÖLEN SOFRASINA, ÜZERİNDE 'EN GÜZELE' YAZILI BİR ELMA ATMIŞTI. SAVAŞ 9 YIL SÜRDÜ. TRUVA SAVAŞINI OLİMPOS TANRILARI ÇIKARTTI, İNSANLAR KIRILDI. İNSANLARIN BİRBİRİNİ YEDİĞİ TÜM SAVAŞLARI HEP YULARILARDA OLANLAR ÇIKARTMIYOR MUYDU ESKİ VE YENİ ZAMANLARDA…

HIRS KİŞİSEL İSTEKLERİNE OLAŞMAK İÇİN, BAŞKALARINI YEMEYİ GETİRİYOR.
HIRS İNSANLIKTAN ÇIKARTIYOR.

“Başkalarıyla bir olmak, birlikte olmak, birlikte çözmek, birlikte yürümek” gibi kavramlar bir dönem bireyin özgür davranmasını engelleme gerekçesiyle kaldırılıp atıldı. Bunu en çok savunan tabii ki küçük burjuva devrimcileri ve yazarçizer takımı oldu. Bir zamanlar,

Hep beraber türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı

diyen küçük burjuva devrimci grupları, eski ayları kırpıp yıldız yaptı, leyleğin gagasını ve ayaklarını kesip kuş yaptı; eski solculardan kırpıp sosyal demokrat yaptılar. Bireyselleşmek adına başladı bu heyelan. Herkes kendi mecrasında gelişip büyüyeceğim derken, herkes kendi yalnızlığının bataklığına düştü. Her şeyden önce kapitalist sistem bireyin özgürce gelişimine olanak tanımazdı. Ona birbirine benzeyen, istediği yöne çekebileceği sürü gerekliydi. Birbirinden habersiz sürü bireyleri, giderek hiçbir şeyden tatmin olamıyor. Kendisinden çıkıp sürünün parçası olanın ilişkileri sahici değil. Oradaki derin yalnızlığında kendine acımaya başlıyor. Oğuz Atay anlatıyor:” Ne kadar acıyorum kendime; bu yüzden başkalarına acımaya fırsat bulamıyorum. Bütün acımamı kendime harcadım. Dilencilerden kaçıyorum. Biri yüzüme bakıp acıklı şeyler anlatacak diye titriyorum. İnsanlık dışı oldum. Yüzümü yerden kaldıramıyorum. İşim gücüm başkalarına haksızlık etmek. Bu yüzden tutunamayanların arasında hakkım olan yeri alamıyorum.”

İtilip kalkıla, kendinde kalan, mecali tükenen insan Tutunamayan. '....küsme eğilimi: Ne çok insan kendini boşluğa kaptırıp ne olup bittiğini anlamaktan vazgeçmiştir. Ne çok insan etraflarındaki dünyanın nüfuz edilmez, düşman, insan yiyici, aklini kaybetmiş, şeytani olduğuna bir kere karar verdiği için evrensel kültüre yapacağı katkısından vazgeçmiştir.” diyor Amin Malouf - Ölümcül Kimlikler’de devam ediyor:
“Ne çok insan kurban rolüne sığınmaya istek duymuştur.-Amerika’nın kurbanı, Bati'nin kurbanı, yeni teknolojilerin kurbanı, medyanın kurbanı...- Bu insanların kendilerini gerçekten de haksızlığa uğramış hissettiklerini ve bu yüzden acı çektiklerini hiç kimse inkâr edemez; bana talihsiz gelen onların tepkileri. Saldırıya uğramışlık zihniyeti içine kapanıp kalmak, kurban için saldırının kendisinden de yıkıcıdır. Üstelik bu bireyler için olduğu kadar toplumlar için de geçerlidir. İçine kapanır, aramaktan vazgeçer, gelecekten, şimdiki zamandan ve ötekilerden korkar”

4-ATEŞ KOMŞULARININ HAZİN SONU –AYDININ SÖNMEYEN ATEŞİ

ARTIK HER ŞEYİN “EN” İNİ KENDİSİ İÇİN İSTEYEN BENCİLLİKLERİN DOYURULMASI İMKÂNSIZDI. AŞK DİYE, VAHŞİ HAYVANLAR GİBİ İNSAN ETİ YENİLİYORDU.
EN İYİ
EN GÜZEL DEDİĞİ ŞEYİN DOYURMADIĞI İNSAN YENİDEN AVLANMAYA ÇIKIYORDU.
BÜTÜN BUNLARA BAKIP DA İNSANCA OLANI ARAYAN İSE BOŞLUKLARA DÜŞE DÜŞE YÜRÜYEN BİR DERVİŞTİ

“Başkalarıyla bir olmak, birlikte olmak, birlikte çözmek, birlikte yürümek” gibi kavramlar bir dönem bireyin özgür davranmasını engelleme gerekçesiyle kaldırılıp atıldı, dedim. İnsanlar birbirinden kopartıldı. Depresyon icat oldu. Feodalitesi kapitalist kirlenmeye uğramamış zamanlarda, köylerde, evlerin bir duvarı ortaktı. Zorunluluktan, yoksulluktan doğan bir ortaklık, birbirine yaslanmadan ayakta durmak zordu. İnsanlar “Ateş Komşusu” derlerdi birbirine. Duvarlara oyulmuş toprak ocaklarda yanan ateşten bir kürek kor verilirdi, kibritsiz çakmaksız yoksulluklarda. Feodal koşullardaki insan ilişkileri kapitalist-emperyalist çağdan daha insancaydı. En yoksul damlarda emperyalizmin bayrakları gibi çanak antenler dikili şimdi ve ne yapıp edip araya duvarlar çekilmiş evlerin. (hala ülkemizin bir yerlerinde,bir duvarı ortak yan yana kerpiç evler,kağnılar,karda ayakkabısız gezen çocuklar,ipten köprüler var; ancak farklı olarak çanak antensiz ev yok.) Gayri ne geceleri ayışığında türküler söylenir hep bir ağızdan,ne de komşu kızına aşık olunur,dizi filmlerdeki kızların hayalini kurmaktan.Yoksulluk hâlâ yoksulluk ama aynı insanlar değil onu yaşayanlar.Birbirinden uzak,imeceyi ve acıyı bölüşmeyi unutmuş, birbirine düşmanca gözlerle bakan darmadağın olmuş bütünün zıtlaşmış parçaları.Büyük kentlerde devasa kalabalıklar yalnızlıktan kırılıyor.Komşusu ölenin umurunda değil yan tarafta ağlandığı.Biraz daha açıyor televizyonunun sesini.Bize gösterilen sahte mutluluklara aşklara ulaşmak için sayısız nedenle parçalanıyoruz. Millet, ırklara, ırklar,boy ve aşiretlere bölünüyor.Din, mezheplere hoşgörüsüzlükle bölünüyor; mezhepler,birbirine düşman tarikatlara.Renkler birbirine giriyor.Siyah beyaza düşman sarı maviye.Daha iyi sömürmek adına,dünya halklarını insanlıktan çıkartıp,birbirine kırdıran cellatlar kendileri çoktan insanlıktan çıkmıştı.Dini,milliyeti,rengi ne olursa olsun her çağda vardı ezen ve ezilen,asıl çelişki buydu.Ateş komşuluğunu öldürdüler.Kapitalizm ve onun aşamaları,çürümeye dayalı egemenliğin aşamaları çürümenin ayyuka çıktığı dönemlerdi.Çürüme bataklığın yaşam biçimidir.İnsan düşünen hayvansa,Yalçın Küçük’ün benzetmesiyle “Aydın yalnızlığa dayanıklı olan hayvandır”. Okaliptüstür aydın, bataklığın can düşmanıdır.
Bize mutluluğun ulaşılınca sürekli yaşanan bir büyü olduğunu gösteriyorlar. Olmayan cennetler gösteriyorlar bize.Hasan Sabbah’ın şeytanlıkları hiç kalır, bu oyunu oynayanların şeytanlıklarının yanında.O halde iki türlüdür mutluluk, aşk, dostluk, dayanışma, vicdan her ne varsa insani olan iki türlüdür.Birincisi bizi yozlaştıran,uyutan,kendimizden çıkartan,kargaya kekliği taklit ettireceğim diye kendi yürüyüşünü unutturan; bir de insan doğasına ve gerçeğine uygun olan mutluluk,aşk,dostluk,özgürlük vb. Mutluluk sürekli değildir bir kere,anlıktır; ve özgür olmayan kitleler mutlu olamaz.Özgür olamayan bireylerin akılları da ilişkileri de zincirlidir.Çağımızda tüm çocuklar zincirleriyle doğuyor.Aydın kendini sağaltabilmek için iç dünyasında barınaklar,sığınaklar kuruyor.İnziva kimi zaman büyüme oluyor.Demir parmaklıkların arkasında hapishane bahçesinde güneşe karşı oturan Nazım tam da bu noktada, 938’de Ankara Merkez Komutanlığı Cezaevi’nde,

“Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...”
diyebiliyor. (Dört Hapisaneden) Çünkü o

“Zincirin zulmün kar etmediği,
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül! ”
dür(Enver gökçe,Dost Dost İlle Kavga)
Oysa aynı konuyu Schopenhauer şöyle açıklıyor

'... Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.'

diyor. Pek çok insanın okuyup beğenerek altını çizdiği bu saptamalarda,tüm benzeri burjuva yazarları,düşünürleri,şairleri gibi sözcüklerle kandırmaca yapıyor.Hayat bize tutmadığı bir söz vermemiştir.Onun ‘hayat ‘ dediği şeye Kapitalizm veya Sömürü Düzeni demek gerekiyor.Kapitalizm kitlelere söz verir ve asla tutmaz.Cümleyi düzeltiyoruz:” Verdiği sözü tutmuyor KAPİTALİST SİSTEM; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu.” niçin böyle yaptığına dair getirdiği gerekçeye de katılmıyoruz bu arada.Paragrafı tekrar okursak:” Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi..Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. “ Sorumlu olan sistem yerine konulunca bu cümle doğru oluyor” Demek ki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.'
'... Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.' (Aşkın Metafiziği,Schopenhauer)
bu son cümle ile
“Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...”
dizeleri arasında hiç bir benzerlik yok.

Aydın tarih boyunca hapishanelere tutundu, sürgünlere, müebbetlere,yağlı urganlara; tecrit edildi ama her koşulda umuda tutundu.Üzerine kaya konulmuş bitkiler gibi direndi umudunda.Aydın aşka tutundu.İçinin derinlerinde sakladı umudunu,ateşi,direnme duygusunu.Yakıldı ama çelik oldu yana yana demiri.Tutunamayan pas bağladı,çürüdü.

Namuslu olmak, onurlu olmak da tıpkı mutlu olmak, aşık olmak gibi zordu vampirler imparatorluğunda.Namuslu olanlar,onurunu dimdik tutanlar,yüreğini satmayanlar dışlandı.İmparatorluk yasaları kesindi bu konularda; doğru:onun tanımladığı ve gösterdiğiydi yalnızca,tıpkı güzellik,aşk,dostluk gibi namusun da onurun da doğrusu,onun söylediğiydi.Buna uymayanlar,yalnız kalacak,dışlanacaktı.Yazılmamış kurallar çoğu zaman yazılanlardan daha kesindi.Sistemin dışladıkları,cezalandırdıkları Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı değildir.


5-“HER DEM YENİLENİRİZ;
BİZDEN KİM USANASI? ”

BOŞLUKTAN YAPILMIŞ DUVARLARA ÇARPIYORUM YİNE..YİNE KAPATTIM KAPILARIMI..NE GİDECEĞİM YERLER BENİ TESELLİ EDER,NE DE KONUŞACAĞIM İNSANLAR AZALTIR YALNIZLIĞIMI..İÇİNİN YAYLALARINDA DEĞİL Mİ EN GÜZEL ÇİÇEKLER..İÇİNİN DENİZLERİNİN DALGALARI SÖYLEMİYOR MU EN GÜZEL ŞARKILARI..İÇİMİN,BÜTÜN TRENLERİ KAÇMIŞ SON İSTASYONUNDA BİR RÜZGAR ESMEKTE..HAZAN YAPRAKLARI ARASINDA UÇUŞAN KAĞITLAR DOLUSU ŞİİRLERİM..ONLARI SANA VEREMEDİM..YOKTUN..BOŞLUKTAN YAPILMIŞ DUVARLARA DOĞRU YÜRÜMELERDİ YAŞAMAK..YOKTUN..HİÇ YOKTUN..HEP YOKTUN..OLMAYANDIN..OLMAYACAK OLANDIN..RÜZGAR ŞİİRLERİMİ GÖTÜRDÜ YOKOLUŞA..

Olmayacak olanı, olanda yaratmaktı doğru çözüm.Bu bataklıkta yaşayanlar olarak,birbirimizi arındırmalıyız.Birlikte okaliptüs olmalıyız bataklığı kurutmak için.Umutsuzluk ne beter şey,sesine ses olmayan yerde.Anlaşılamamak ne berbat,sevgisizlik ne kötü.Akıl Felci getirenlerin dünyasında,herkes kendisini sevecek olanı aramaya başlıyor,kendisini anlayacak olanı arıyor.Bizi KENDİmize tutsak kıldılar.Canımızda sancı varken,yalnızca kendimizin derdine düşmüşüz.Biri bizi anlasın,bunca zaman aşk,mutluluk diye yaşadığımız hayal kırıklıklarımızın açtığı hasarı onarsın birisi.İşte o birisi yok.O birisi de biz gibi ve o da aynı beklentilerin uçurumlarında darmadağın ola ola yaşıyor.O da sevecek birini,sağaltacak,arındıracak birini arıyor.Hadi birer kova su dökelim birbirimize.Olmayana şiirler yazmaktan bıktık.Olanı var edelim birbirimizin hamurunda.
İnsan değişmez olandan bıkıyor. Robot değişip gelişmez.Her gün aynı kalmayan göğün altında,her gün aynı kalan insandan bıkılmaz mı.Bize at gözlüğü takılmışsa onu çıkartmalıyız önce.Güdümsüz yaşayamayan insan, kafes kuşuna dönüyor; özgür bırakınca yaşayamıyor.Emekli olanlara diyorlar ki; ”Yahu nasıl vakit geçireceksin,eli boş yaşanır mı? ” Adam çöpçüydü oysa, 25 yıldır çöp toplardı.Emekli olduktan kısa zaman sonra da önce ruhsal olarak çöktü; hastalık hastası oldu,evinde geçimsizlikler yarattı; sonra da öldü. Akmayan sular kirleniyor.

'Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.'

Mevlana bir gün sonraki insanın bir gün öncekine göre daha ileri bir yerde olması gerektiğinin altını çizmiyor mu bu dizelerde.Yeni şeyler söylemek, mevcut söylemleri sorgulamaktan geçer. Gelişmesi durmayandan bıkılır mı.Yunus ne diyor:

“Her dem yenileniriz;
bizden kim usanası? ”

Birbirini arındırmaktır aşk. Başkalarını arındırandır aydın. Dünyayı ezilen,sömürülen kalabalıkların lehine aydınlatma mücadelesi veren aydın en büyük aşıktır.

Birbirini yeniden var etme ve sağaltmadır aşk; emek ister. Akıl Felcine uğramış sömürge halkları,kendi değerlerini yitirdikleri,kendi acılarında bencilleştirildikleri için olmalı,Hasan Sabbah’ın müritlerinin tevekkülüyle uçurumlardan atlaya atlaya sahte cennetleri aramaya devam ediyorlar.Hasan Sabah,Alamut Kalesi denilen,yere 90 derece dik,yüzlerce metre yüksekliğindeki kayalıkların üzerine kurmuştu sahte cennetini ve cehennemini.Başına topladığı insanlara “Muhammet size cennetini göstermedi; ama ben gösteriyorum “ deyip,önce haşhaş karıştırılmış bir içki sunuyor ve uyutuyordu.Sonra da,uyutulan kişiyi,cennetine taşıttırıyordu. Uyandırdığında, Hasan Sabah’ın dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen cennet bahçesindeydi.Hurilik görevi yapan güzel kadınlar ona hizmet için yarışıyor,içkiler seller gibi akıtılıyor,çalgılar çalınıyordu. Bir süre sonra aynı yöntemle uyutulan kişi, ilk uyutulduğu yere bırakılıyordu.Yeniden uyandığında,dünyanın en gerçek rüyasını görmüş olan bu insan,sürekli o cennetteki yaşama kavuşmak için,Hasan Sabbah’ın ölümüne kulu oluyordu.Alamut Kalesi’nin bir atlının gireceği kadar dar,aşağısı uçurum tek girişi vardı.Orduların yenemediği Haşhaşilik adıyla bilinen bu mezhebin kurucusu Hasan Sabah,zaman zaman müritlerine “uçurumdan atlamalarını “ buyuruyor,onlar da gözlerini kırpmadan atlıyorlardı,tadı damaklarında kalan cennette yaşamak için.İnsanlığa sahte mutluluklar,aşklar vadedenler,asıl mutluluğu,aşkı,diğer tüm insani yanlarımızla birlikte içimizden kopartıyorlar. İnsanların bildiği ve kendi toplumlarının tarihsel olarak geliştirip,gelenekselleştirdiği her tür değer’in değersizlik olduğunu topluma şırınga ediyorlar.”Senin ‘Güzel’ dediğin güzel değil,’güzel’ işte budur” diyorlar.”senin ‘iyi’,’doğru’ dediklerin ‘yanlış’ ve ‘kötüdür’,ama bizimkisi daha ‘iyi ve doğrudur’,al onu kullan” diyorlar.”Senin dilin bilim dili,sanat dili,hukuk dili,eğitim dili olamayacak kadar işlevsizdir,yetersizdir; sen al bizim dilimiz daha güzel,onu kullan “ diyorlar.Bunları söyleyen emperyalistlerin yerli uşakları büyük bir coşkuyla her noktada onların söylemini savunuyor.Lise düzeyi İngilizce ders saatinin,Türkçe Ders saatinden iki üç kat bazen dört kat fazla olması bir rastlantı mıdır? Üniversitede öğretim görevlilerinin Türkçe makalelerinin puanının 1, İngilizce yazarlarsa aynı makalenin puanının 15 olması bir rastlantı mıdır? Her alanda Türkçe yerine İngilizce konuşmanın teşvik edilmesi bir rastlantı mıdır? Kamu Görevlileri, örneğin öğretmenler derslerinde hiç İngilizce konuşmayacak olsalar bile,
İngilizce seviye sınavına girip yeterli düzeyde İngilizce bildiklerini kanıtlarlarsa onlara fazladan dil tazminatı verilmesi bir rastlantı mıdır? Oysa Türkiye Cumhuriyeti okullarında ana dilde eğitim yapılmaktadır ve aslında o tazminatın, Türkçeyi iyi konuşanlara verilmesi gerekmez mi? Sokaklarda İngilizce kelimeler tabelalardan günlük dile kadar sürüler halinde dolaşırken Türk Dil Kurumu Başkanı’nın MORGIÇ’ a YAPSAT diye Türkçe karşılık bulmak gibi basit işlerle uğraşması, abes değil midir? RTÜK’ün dil konusunda en büyük yozlaştırma aracı olan Tv’ lere bu konuda ses etmemesi bir rastlantı mıdır? Peki, şu haber bir rastlantı mıdır?

“Hani bir söz vardır ' Tasımız yok su içmeğe '
Prof. Dr. Erbuğ Keskin, AB’nin Türk kimliğini
yabancılaştırma projesini kundağa taşıdı.
Bebekler İngilizce ninni dinleyecek.

Kültür emperyalizmi
Çukurova Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Erbuğ’un geliştirdiği “Ninni ile Dil Eğitimi Projesi” ne AB, 320 bin euro verdi. Projeye göre Türk bebekler, uykuya yabancı dildeki ninnilerle dalacak. Rumlar destekliyor Prof. Erbuğ, Türk kimliğini erozyona uğratacak projeye Rumların ortak olduğunu da açıkladı.

Not: (Bu haberin tümünü yazının sonunda ek olarak sunuyorum.)

Kültürler de yerli işbirlikçiler, satılmış yazarlar, seçmece hainler olmadan emperyalizmin işgaline uğrayamıyor. Değerlerini yitirenlere yanlış değerleri yüklemek kolay oluyor çünkü.Beyin yıkama dedikleri bu olmalı. İllüzyonu gerçek gibi sunup insanlara hayal kırıklıkları yaşatıyorlar.
Ama insanların aşka ve mutluluğa; herkesin hakkı olan tüm insani şeylere olan açlığını yok edemiyorlar. Bu nedenle,sürekli yenilenen imajların,’karizma’ modellerinin,putların,cilalı değerlerin peşinde,mutsuz,düşe kalka,ağzı burnu kırıla kırıla,açlığını susuzluğunu gidermek için aramaya devam ediyor beyni yıkanmış bireyler.

Her düzen kendi kendine özgü katiller, deliler, kurbanlar ve cellâtlar büyütüyor. Her düzen kendi şeytanını,meleğini,yardakçısını,politikacısını ve sanatçısını büyütüyor. Ormanın ve dağın ve suyun kendi bitkisini büyütmesi gibi büyütüyor. Çamurun ve pisliğin kendi bünyesine uygun canlılar yetiştirmesi gibi çoğaltıyor. Leş kurtçuklar üretiyor,kurtçuklar önce leşi,sonra birbirini yiyor.Fazla üretilince bir kısmı diğerlerine yediriliyor.Düzenin günümüzdeki sanatçı modeli muhalif maskesini takıp kendini pazarlıyor.Pazarlama ve tüketim bataklık sisteminin ana ilkesi çünkü.Oysa yazdıkları,çizdikleri ya anlaşılamaz oluyor ya da var olan hayvanca sömürüye karşı tek söz etmiyorlar.Oğuz Atay’ın söz ettiği Tutunamayan tiplemesini oynayıp,yaşadıkları günübirlik,haftalık aşklardan çıkarttıkları sonuçları aşk diye sunuyorlar insanlara.Onların aşk dedikleri aşkın karşıtıdır,onların umut dedikleri ise karanlığın tellallığı.Bir kere söz cambazlıklarının arkasına sığınıp sözcük oyunlarını şiir diye yutturmaya kalkarak,tıpkı düzenin bireylerin ruhunda yaptığı yağma ve yozlaştırma hareketini,ülkelerin sanatına yaparlar. Tutunamayan azınlığın, daha doğrusu kendisinin aşkıdır anlattığı Egemen sınıfların “çağdaşlık”,”uygarlık adı altında Emperyalist efendilerinden aldıkları değeri topluma kabul ettirmek için,sanat bir araçtır.Halkından yana gibi görünüp,halkını kirleten holding sanatçıları ise,olsa olsa halk düşmanı olur.

.


6-EN BÜYÜK SEFALET:İNSANIN SEFALETİ

ÖNCE KENDİ ÇEVREMİZDEKİLER SEYRİMİZE ÇIKTI BİZİM.
HAYAT BİZİ DÜŞÜP DÜŞÜP TIRMANDIĞIMIZ,
TIRNAKLARIMIZ SÖKÜLÜP DİZLERİMİZ YARALANARAK TIRMANDIĞIMIZ,
CANIMIIZ DİŞİMİZE TAKARAK TIRMANDIĞIMIZ,
AMA HER DEFASINDA YENİDEN TIRMANDIĞIMIZ UÇURUMLARIN EN DİBİNE ATTIKÇA,
VERDİĞİMİZ BU MÜCADELEYİ İZLEDİ ÇEVREMİZDEKİLER. YOKSULLUKLARLA, SİYASİ SIKIŞTIRMALARLA, KÖTÜLERLE, İMKÂNSIZLIKLARLA, HASTALIKLARLA, YALNIZLIKLARLA YAPTIĞIMIZ SAVAŞTA DOSTLARIMIZ, SEVGİLİLERİMİZ BİZİ TAKDİRLE KARŞILAYARAK ALKIŞLARLA İZLEDİ. AMA BİRİ DE TUTMADI KOLUMUZDAN. HER DİBE DÜŞTÜĞÜMDE İZLEDİKLERİ LOCADAN KALKIP GİTTİLER, KÜSTÜLER YENİLGİLERİMDE, EN ZOR ANLARIMIZDA; TEKRAR TURMANMAYA BAŞLADIĞIMIZDA YENİDEN AŞKIŞLADILAR. İşte bu nedenle HER ŞEYİ BU KADAR BERBAT HALE GETİRENLERE DAHA ÇOK DÜŞMAN OLDUK. BU YÜZDEN AŞKLARIN DOSTLUKLARIN YENİDEN İNSANCA YAŞANMASI İÇİN MÜCADELE ETMEK YAZGIMIZ OLDU..

BİZ O SONU GELMEZ DÜŞMELERİMİZDE, DİPLERDE YAZDIK ZİRVELERİN ŞİİRİNİ
DÜŞERKEN YAKALADIK TÜRKÜLERİN UCUNDAN, SARILDIK ONLARA
TIRNAKLARIMIZ KATALIKLARDA SÖKÜLÜNCE YARAMIZI PAYLAŞTIK,
DOST VE YAR OLDUK BU YANGINLAR İÇİNDE…

Oysa kalabalıklardan çok azı varabiliyordu önlerine konulan hayallere. O yoksulluklar ki onurluydu. O tarihsel yoksullukların bahçesinde türküler, sevdalar yeşermiş orman olmuştu. O bir duvarı ortak evlerde yaşayanlar,acıyı katık etmeyi bilmişti ekmeğine.
“Yoksulluk ayıp değil, bu bir gerçek, hem içkiye düşkünlüğün de bir erdem olmadığını bilirim ben, hem de daha iyi bilirim bunu. Ama sefalet, sayın bayım sefalet ayıp. Yoksullukta yaradılışımızdaki soylu duygularınızı koruyabilirsiniz ama, sefalette hiç kimse, hiçbir zaman koruyamaz bunu. Sefalete düşmüş bir kimseyi sopayla bile kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler toplumun içinden. Bunu da sırf onu daha çok alçaltmak için yaparlar. Bunda haklılar da, çünkü sefalete düşerken ilk kez ben kendimi aşağılarım.” (Dostoyevski, Suç ve Ceza) “

İnsanın Sefaleti; “ Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri
nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca
birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek
yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri “
“Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir”

Değerleri işgal edilip yok edilen kitleler yaşar insanın sefaletini. Türkülerini bırakıp başkalarının verdiği saçmalıkları söyleyen, dilini unutup tuhaf bir dil konuşan,sınıf atlamak için yakınlarını sömüren,bireysel özgürlük diye şirketsel evlilikler kuran,görünümünü kılığını televizyonlardaki tiplerden alan benliğini kaybetmiş uluslardır.Para en büyük puttur ve sürekli ona tapılır.

Yalçın Küçük’ün söylediği şu manzara, İnsanın Sefaleti: “- Roma'da aşk yoktu, kıskançlık yoktu, sadakat hiç yoktu; cinsel oburluk vardı. Roma'nın milattan sonraki birinci yüzyılını, şimdi milenyumun ilk yüzyılı olarak İstanbul'da yaşıyoruz. Kadın ve özellikle genç kız olmanın 'ayartma' kapasitesiyle ölçüldüğünü görüyoruz. Genç diziciler, dizi yapmadıkları zamanlarda göbekli zenginlerin yataklarına girmek için birbiriyle yarışıyor. Bu imkân bolluğunda, 'azgın teke sendromu' ortaya çıkıyor.”(Sabah Gazetesinden röportaj)

Cemil Meriç diyor ki:” İntelijansiyayı teşkil eden insanlar, hareketin dışında boşlukta bırakılmışlardır. Böyle olunca da burjuvazinin yozlaşmış birer üyesi olmaları mukadderdir. Onlardan istenen aydınlatmaları değil,ayna olmalarıdır...” Bu nedenle mi Mehmet Akif:
“Sizde erbabı tefekkürle avamın arası
pek açıktır; budur bence vücudun yarası”
diyerek,ezeli yaraya parmak basıyor. Halkından kopmuş aydın; tutunamayandır.

Oysa bizi birileri aydınlatmalıydı, sefalete düşmüş onurumuzu ayaklar altından almak için.Bunu yapmaya çalışanlar bizim içimizden çıktı ve bütün zamanlarda onları taşladık,yakaladık astık,zındanlara attık.Birileri düğmelerimize basınca,istediklerini çılgın bir iştahla yapıyorduk.Bize hedef göstermeleri yetiyordu.Hayvanlarda asla olmayan vahşetlerle,insanları yakabiliyorduk.Bizden sonra gelen kuşaklar bizi lanetleyip,katlettiklerimizin heykellerini dikse de,onlar da aynı davranışı göstererek kendi çağdaşları olan aydınları,şairleri boğmaya devam ediyordu.Yalçın Küçük’e göre ise; ” “Aydın, yalnız kimsedir. Yalnızlıktan korkan fakat yalnızlığa katlanabilen kimsedir. Aydın için yalnızlıktan kurtulmak amaç; yalnızlıktan kaçmak ise ölümdür. Yalnızlığa dayanmak aydının yaşam sınavı, daha uygun bir deyimle, Darwinist geçididir. Darwinist sınavdan başarıyla geçemeyen aydın, ölüme mahkûmdur. Ölü aydın mücadele edemez; toplumuna ve insanlığa hizmet veremez”.”(Yalçın Küçük, Bilim Ve Edebiyat) Topluma ve insanlığa hizmet ve mücadele aydının tutunma yolu oluyor bu durumda. Egemen ideoloji tüm tanımları değiştiriyor. Değiştirmek zorunda. Değişen ve yozlaşan değerlerle birlikte tanımlar ve inançlar da değişiyor. Yalçın Küçük diyor ki:” “…aydınımızda eksik olan bilimdir ve bilimden daha çok ise, ‘kurgu’ eksikliği duyuyoruz; ikisi birden ‘kurgu-bilim’ oluyor, çok eksiktir ve bizim iklimimizde yoktur. Belki de doldurmaya çalışıyorum. Ütopyası ve kurgusu olmayan bir aydınımız var. Reddi ise hiç bilmedi; peki öyleyse nasıl aydın diyebiliriz, asıl sorun buradadır. Belki tarifler üzerinde daha çok çalışmak zorundayız. Tariflere karşı, postmodernist ve aynı anlama gelmek üzere, en cahil, ilaveten en hoyrat savaşların düzenlendiği bir zamanda, tariflerimizi bileği taşına vurmak ve yeniden-kurmak durumundayız. Aydın, herhalde, tariflerinde, tutucu olandır. Tarifi olmayana aydın değil ‘sürü’ diyoruz. Eskileri tartmak ve taşa vurmak bir yana, yeni tarifler peşinde koşuyoruz” Yalçın Küçük, İsyan (1) ,)

Ama diğer yandan Yakup Kadri’nin Yaban Romanındaki saptamasıyla; “Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark bir Londralı İngiliz’le bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.” Yalçın Küçük’e göre ise Aydının hastalığı evrensel üne kavuşmaktır. Yalçın Küçük,“Teorik geleneği olamayan aydın bukalemun özelliği gösterir.”diyor.Aynı kitabın bir başka yerinde, “Türkiye entelektüelinin en büyük tatmin objesi, ün’dür. ‘Ünlü’ olmak, bilemediğim bir yolla, her aydın adayına, ilkokul yıllarından itibaren içeriliyor, bu nedenle, enternasyonal toplantıları çok seviyor ve enternasyonal kimselerle buluşmaya çok yüksek bir değer biçiyor. Bu artık, Türkiye entelijansiyası için bir ‘toplumsal içgüdü’ durumundadır.”(Küçük, Yalçın; Bilim Ve Edebiyat.)

Buradan çıkan sonuç, Bu ülkede kültürü, dili yağmalanırken, aydını da yağmalanmıştır; yok denecek kadar azdır artık, kırılmıştır. Aydın olanı kırıyor sistem; tutunamayana dokunmuyor. Düzen tam bir tutunamayanlar cenneti. Ancak can korkusu olursa içlerinde virüs saydığı aydını ve aydınlık düşünceyi yok etmek için, kitleleri toplu kırıyor.

Ve…

'Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer kendi dokumaz, bir ekmek ver kendi hasat etmez Ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz.'Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar.
Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.'Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, kendi yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanmışken ayaklanmaktan geri duracaktır.'Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.
'Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticisini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılamak için, yuhalarla uğurlar.
'Ne yazık o ulusa ki bilgeleri yıllardır dilsizdir Ve güçlüleri beşiktedir henüz.
'Ne yazık ki o ulusa parçalara bölünmüştür, her parçası kendini bir ulus sanır.'
Halil Cibran

7- BİR AĞLAMAK VAR; KENDİNE ACIMAK
BİR AĞLAMAK VAR; ARINMAK

OLMAYAN BİR ŞEYİ ARAYANA DELİ DEMEZLER Mİ? AMA O TÜRKÜDE “ÖLÜRÜM VAZ GEÇMEM SEVDİĞİM SENDEN” DİYEN KİŞİ YÜREĞİNİ KOMAMIŞ MIYDI NÂMELERİN ARASINA “AŞAN BİLİR KARLI DAĞIN ARDINI “DİYEN DAĞ AŞMAMIŞ MIYDI? “BEN HERKESTE SENİ ARAYACAĞIM” DERKEN HERKESLEŞMEK İSTEMİYORDUM. KALABALIKLARDAN KOPTUM AMA DÖRT YANIM BATAKLIKTI. SEN DE BU BATAKLIKTAYDIN. “DOSTLUKLAR BİTTİ”,“AŞK YOK” DİYORLARDI.”SEVİ GEÇER YALAN OLUR /SONRA KÖR BİR YILAN OLUR.” DİYORLARDI. BATAKLIKTA TEK BAŞINA ÇIRPINDIKÇA BATILMAZ MIYDI? HER KOPUŞ KENDİNE BİRAZ DAHA VARMAKTI; HER KENDİNE VARMAK,TAŞININ ALTINDAN DIŞARIYA DALLAR SÜRMEKTİ AMA AĞIR ÖDENİYORDU BEDELİ. RİCHART BACH’IN MARTI JONATAN’I YALNIZLIKLA ÖDESE DE İSTEDİĞİNE ULAŞMAYI BAŞARAN MARJİNAL BİR AMERİKALIYDI; AMA BEHRENGİ’NİN KÜÇÜK KARA BALIK’I İRAN’DA EVRENİ TANIMAYI KAFAYA KOYDUĞU İÇİN BEHRENGİ’NİN KELLESİNİ KOPARTMIŞLARDI. OSMANLI ŞEYHİ’NİN MİSKİN HAR’ININ KUYRUĞUNU KULAĞINI KESİYORDU. PİR SULTAN’I, BEDREDDİN’İ ASTILAR. AMA KALABALIKLAR İÇİNDE KOPTUKÇA AĞLARDI YÜREK. KENDİNE ACIMANIN BİR İFADESİ AĞLAMAKTAN FARKLI OLARAK,İNSAN OLMANIN BİR BAŞKA HALİYDİ AĞLAMAK, ÖFKEYLE, HINÇLA. AĞLAMAK ARINMAKTI.

8- “İNSAN KÖPEKLER GİBİ YALAMALI YÂRİNİN HER YARASINI”

GERÇEĞİ ARAYAN İNSAN
SENİ YENİDEN İNSANLIĞINA KAVUŞTURACAK OLAN DOSTLUKLARI, ARKADAŞLIKLARI, PAYLAŞMALARI, AŞKI ARAYAN İNSAN, ARADIKLARINI, BAŞKALARIYLA BÜTÜNLEŞTİKÇE BULACAKSIN. BAŞKALARIYLA BAĞLAR KURDUKÇA, BİR TAŞI BİRLİKTE YERİNDEN KALDIRIRKEN BULACAKSIN AŞKI, SENİNLE AYNI SAFTA YÜRÜYENDE. BİRBİRİNİN YARASINI YALAYAN KÖPEKLERİ GÖRDÜN MÜ? İNSAN KÖPEKLER GİBİ YALAMALI YÂRİNİN, DOSTUNUN YARASINI. AĞAÇLAR TAŞLARA TOPRAKLARA TUTUNARAK NASIL BÜYÜYOR. AĞAÇSIZ TOPRAĞIN DERİNLERİNDE SU DA YİTİYOR. ORMANLAR PINARLARI DA BARINDIRIYOR. BÜYÜK VE YILLARDIR ORADA DURAN TAŞLARIN ALTINDA DA BİR YAŞAM VAR. ORADAN ÇIKMAYA ÇALIŞAN, GÜNEŞSİZ, NEFESSİZ; AMA DİRİ. BÜYÜK TAŞLAR ÇOĞU ZAMAN ALTINDA HAŞERELERİN ÇOĞALACAĞI BİR DÜNYA YARATIYOR; AMA MUTLAKA IŞIĞI ARAYAN VE BULMAK İÇİN, TAŞI PARÇALAMAK DA DÂHİL HER YOLA BAŞVURAN BİTKİLERİ DE BARINDIRIYOR. KIRLARDA YÜRÜRKEN BAKIN, TAŞLARIN KIYISINDAN KABARAN OTLARA

9- “FERHAD DEDİĞİNİN DAĞLARI BİTMEZ.”

BU DAĞI AŞACAKSIN; AMA BURADA DA DİKENLER VAR AYAKLARINI KOLLAYAN. LAKİN GÜLLER DE OLACAK, İLK KEZ SENİN GÖRECEĞİN. BU DAĞI AŞACAKSIN, GECELERİ ÇAKALLAR ULUYACAK, TEMKİNLİ OLMALISIN. YATTIĞIN ÇALI DİBİNDE YILANLAR, AKREPLER DE OLACAK; FAKAT YUKARIDA YILDIZ BAHÇESİ GÖK, YAR YANAĞI GİBİ AY, BELKİ FIRTINALAR DA ÇIKAR YOLUNA, AMA SENİN İŞİN DAĞ AŞMAK. BAŞKA DAĞLAR DA OLACAK HAYATINDA BAŞKA GÜZELLİKLERİ VE ZORLUKLARIYLA. FERHAD DEDİĞİNİN DAĞLARI BİTMEZ.

10-HEP BERABER

“HEP BİR AGİZDAN TURKU SOYLEYİP
HEP BERABER SULARDAN CEKMEK AGİ,
DEMİRİ OYA GİBİ İSLEYİP HEP BERABER,
HEP BERABER SUREBİLMEK TOPRAGİ,
BALLİ İNCİRLERİ HEP BERABER YİYEBİLMEK,
YARİN YANAGİNDAN GAYRİ HER SEYDE
HER YERDE
HEP BERABER!
DİYEBİLMEK…”

NAZIM HİKMET

11- SAYIN SEYİRCİLER
ÖRÜMCEKLERİN KENDİ KEMENTLERİNİ KENDİLERİ ÜRETTİĞİ SÜRECE
BU YAZI BİTMEZ

KAYNAKLAR:

1-Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları 11. Baskı 1997
2-Prof.Moissej Kagan,Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat,Çev:Aziz Çalışlar,Altın Kitaplar,İst,1986,
3-Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları,ist,2000
4-Nâzım Hikmet Toplu Yapıtları (26 Kitap, Adam Yayınları, 1988-1992)
5-Enver Gökçe, Bütün Şiirleri Dost Dost İlle Kavga / Panzerler Üstümüze Kalkar, Evrensel Basım Yayın, Ekim 2001
6-Arthur Schopenhauer,Aşkın Metafiziği Schopenhauer'in Felsefesi, Çeviren: Selahattin Hilav, Sosyal Yayınlar,ist, 1997
7-Bugünün Diliyle Mevlana,A.Kadir, Say Yayınları,ist,2002
8-'Yunus Emre', S. Eyuboglu, Cem Yayinevi,Istanbul, 1980
9-Vladimir Bartol,Fedaîlerin Kalesi Alamut, Çeviren Atilla Dirim,,Yurt yay,ank, 1984'
10- Dostoyevski,Suç ve Ceza,çev.Engin Altay,iletişim yay,ist,2006
11-Cemil Meriç,Mağaradakiler, İletişim yay,13.Baskı, İst.,2006
12-Emin Erişirgil, İslamcı Bir Şairin Romanı Türkiye İş Bankası Yay. Ankara,1986
13- Yalçın Küçük, Bilim Ve Edebiyat, İthaki Yayınları, İstanbul, 2004. 527
14- Yalçın Küçük, İsyan (1) , İthaki Yayınları, İstanbul, 2005,
15-Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, 8. Baskı, İstanbul: Remzi, 1968
16-Halil CİBRAN, Ermişin Bahçesi (The Garden of the P. ophet) , çev. R.Tanju SİRMEN,Anahtar Kitaplar Yayınevi, İst.1998
17- Karl Marks, 1844 El Yazmaları, Çev: M. Belge, Birikim Yay, Haziran-1969
18- Homeros,İlyada,Türkçesi:Azra ERHAT -A.KADİR,Sander Yay.,İstanbul 1975
19- (http://www.sabah.com.tr/cp/rop105-20070401-102.html)
20-(http://www.aktueldergi.org/modules.php? name=News&file=article&sid=243)

EKLER:
EK-1
BURJUVA TOPLUMUNDA PARANIN GÜCÜ

Karl Marks

İnsanın duyguları, tutkuları, vb., yalnızca dar anlamda antropolojik tanımlamalar olarak kalmayıp da, aynı zamanda insan yaradılışının gerçekten varlıkbilimsel (ontolojik) olumlamalarıysa ve yalnızca nesneyi duyularıyla algıladıkları için olumlanıyorlarsa, demek ki:

(1) Olumlama tarzları hiçbir zaman aynı ve eşit olamaz; tersine, olumlamanın farklı tarzı varoluşlarının, hayatlarının ayrı özelliğini meydana getirir; nesnenin onlar için varolduğu tarz, doyumlarının karakteristik tarzıdır.

(2) Duyusal olumlama, bağımsız şekliyle nesnenin (yeme, içme, bir nesne üzerine çalışma, vb.) dolaysız olarak yok edilmesi olduğunda, bu, nesnenin olumlanmasıdır.

(3) İnsan ve duyguları, vb. insani olduğu sürece, nesnenin başkası tarafından olumlanması da aynı şekilde onun kendi doyumudur.

(4) Endüstri gelişinceye kadar, yani özel mülkiyet ortaya çıkıncaya kadar, insan tutkularının varlıkbilimsel özelliği ne insanlığını ne de bütünlüğünü gerçekleştirebilir; böylece insanın bilimi de insanın pratik etkinliğiyle kendini kurmasının ürünüdür.

(5) Yabancılaşmadan bağımsız olarak özel mülkiyet duygusu, gerek tad alınacak nesne, gerekse etkinliğin nesnesi olarak, insan için özsel nesnelerin varoluşudur.

Dolayısıyla para, her şeyi satın alabilme özelliğine, bütün nesneleri kendine mal edinme özelliğine sahip olduğu için, en yüksek mülklenme nesnesidir. Özelliğinin evrenselliği, varlığının her şeye kadir olmasıdır; dolayısıyla her şeyden güçlü bir varlık olarak görünür. Para, gereksemeyle nesne, insanın hayatıyla besini arasındaki aracıdır. Ama benim hayatımın bana sağladıklarını, başka insanların varoluşları da sağlar bana. Benim için öteki insandır.

' Vay canına! Eller de, ayaklar da, gerçekten
Baş da ayrıca, eril güçler de, hepsi senin.
Ama yeni yeni almaya başladığım zevkler,
Daha mı az benim oluyor bu yüzden?
Diyelim ki altı yörük at var ahırımda,
Benim olmuyor mu güçleri bu atların?
Gidiyorum dörtnala, en eksiksizi insanların,
Sanki yirmi dört bacağım varmışçasına.'
(Goethe: Faust-Mephistopheles. (1)

Shakespeare Atina'lı Timon'da şöyle yazıyor:

'Altın! Sarı, pırıl pırıl, halis altın! Yok tanrılar...
Şu kadarı yeter bunun çevirmeye karayı aka; eğriyi doğruya,
Kötüyü iyiye; soysuzu soyluya; kocamışı gence; yüreksizi yiğide.
......İşte, bu
Rahiplerinizi, kölelerinizi çeker alır elinizden;
Koca adamların yastıklarını alır başlarının altından;
Bu sarı köle
Bağlar, çözer dinleri; günahkarı kutsar;
Cüzzamlıya bile taptırır insanı; alır hırsızı,
Ünvan verir, nişan verir, şan verir,
Oturtur senatörle yan yana: budur
Kocamış dulu yeniden gelin eden;
Hastanenin, çıbanlarını görse kusacağı kadını
Allar pullar da bu, ilk yazına kavuşturur.
Çekil karşımdan, kahrolası çamur,
İnsanlığın orta malı orospu, sen,
Ulusları birbirine düşüren.'(2)

Ve daha ilerde:

'Sen ey kral katili, ve ayıran
Piçinden babayı! Sen kirlettin parlaklığınla
Hymen'in tertemiz yatağını! Sen Cesur Mars!
Sen her dem taze, sevimli, zarif zampara,
Yanağının pembeliğiyle eritirsin sen
Diana'nın kucağındaki kutsal karıları!
Olmayacakları birbirine yaklaştırıp
Öpüştüren onları! Her dilde konuşup
Her anlamda laf eden, sen göze görünür tanrı!
Sen, yürek yakan, düşün,
Kölen insan baş kaldırıyor; kullan gücünü,
Birbirine ver onları, öyle ki hayvanlar
Yeryüzünde imparatorluk kursun.'(3)

Ne güzel anlatıyor Shakespeare paranın özünü. Bunu anlamak için, Goethe'den alınan bölümü çözümleyerek işe başlamalıyız.

Para yoluyla elde edebileceğim şey, satın alabildiğim, yani paranın bana satın alabildiği şey, paranın sahibi olarak, ben kendimim. Gücüm, paranın gücü kadar büyük. Paranın nitelikleri para sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşısında yok oluyor. Ben-bireysel yaradılışıma göre-topalım: ama para bana yirmi dört bacak veriyor; öyleyse topal değilim. Ben kötü, namussuz, her türlü alçaklığı yapabilecek, kafasız bir adamım, ama saygı gösterilir paraya-dolayısıyla sahibine de. En iyi şey paradır, dolayısıyla sahibi de iyidir: para benim dürüstlükten uzaklaşma zahmetine girmemi önlüyor, onun için dürüst sayılıyorum. Kafasızın biriyim ben, ama madem para her şeyin gerçek ruhu, para sahibi hiç ruhsuz olabilir mi? Üstelik para sahibi en akıllı kişileri de satın alabilir; insan, akıllılardan daha güçlü olunca onlardan daha akıllı olması da gerekmez mi? Ben ki, para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabilirim, bütün insan erdemlerine sahip değil miyim? Bu durumda para benim bütün yeteneksizliklerimi karşıtlarına dönüştürmüyor mu?

Beni insan hayatına bağlayan, beni topluma, doğaya, insana bağlayan şey para olduğuna göre, bütün bağların bağı değil mi para? Böylelikle aynı zaman da ayrılmanın da evrensel aracı değil mi? Bir araya getirmenin gerçek aracı olduğu kadar, asıl ayrılma akımı da odur, toplumun galvano-kimyasal gücüdür.

Shakespeare paranın iki özelliğini öncelikle vurguluyor:

(1) Bütün insani ve doğal nitelikleri karşıtına çevirebilen göze görünür tanrı, nesnelerin evrensel dönüştürücüsü ve değiştiricisidir; 'olmayacakları birbirine yaklaştırır.'

(2) Evrensel orospu, insanların ve ulusların pezevengidir.

Bütün insani ve doğal nitelikleri dönüştürmek ve değiştirmek, olanaksızlıkları birleştirmek-paranın tanrısal gücü, insan türünün yabancılaşmış, yalıtılmış (tecrit edilmiş) , dışlaştırılmış özelliği oluşunda yatar. Para, insanlığın yabancılaşmış yeteneğidir.

Bir insan olarak yapamadığımı, yani, bütün bireysel yetilerimin başaramadığı şeyi, para sayesinde yapabilirim. Onun için para bu yetilerimin her birini aslında olmadığı bir şey yapar, yani onu karşıtına dönüştürür.

Acıkmış, yemek istiyorsam ya da yürümeye gücüm yetmediği için arabaya binmek istiyorsam, para yemeği de sağlar bana arabayı da, yani, isteklerimi imgelem (muhayyile) dünyasından dönüştürür, onları düşünülmüş, imgelenmiş, istenmiş varoluşlarından gerçek duyusal varoluşlarına çevirir, imgelemden hayata, imgelenen varlık durumundan gerçek varlık durumuna aktarır. Bunun gerçekleştirilmesinde para gerçek yaratıcı güçtür.

Parası olmayanlarda da vardır istek, ama onların isteği benim, bir üçüncü kişinin üzerinde hiçbir etkisi olmayan bir imgelem ürünüdür; bu isteğin varoluşu yoktur, bu yüzden gerçekdışı, hedefsizdir benim için. Paraya dayanan etkili istekle benim gereksemelerime, tutkularıma, dileklerime dayanan etkisiz istek arasındaki ayrım, varlık ile düşünme'nin, yalnız benim içimde varolan düşüncelerle, benim dışımda benim için varolan gerçek nesne biçimindeki düşüncelerin arasındaki ayrımdır.

Geziye çıkacak param yoksa bir gereksemem de, yani, maddeleşmiş gerçek bir geziye çıkma gereksemem de yoktur. Bilimsel çalışmaya yatkın bir yeteneğim varsa, ama yeterli param yoksa, o zaman hiç çalışma yeteneğim, yani gerçek ve etkili bir yeteneğim yok demektir. Öte yandan, gerçekten hiç bilimsel çalışma yeteneğim yoksa, ama gerekli istek ve param varsa, demek ki etkili benim yeteneğim. İnsan olarak insandan ve insan toplumu olarak toplumdan doğmayan, evrensel bir dışsal araç ve yeti olarak para, imgelemi gerçekliğe, gerçekliği de boş bir imgelem ürününe çevirebilme gücüne sahiptir; aynı şekilde, gerçek kusurları ve fantezileri, yani yalnızca bireyin imgeleminde varolan gerçekten güçsüz yetileri, gerçek yeti ve yeteneklere dönüştürebildiği gibi, gerçek insani ve doğal yetileri de katıksızca soyut fikirlere, dolayısıyla kusurlara, acı veren fantezilere dönüştürebilir.

Böylece, bu karakteristiğiyle, genel olarak bireysellikleri dönüştüren, onları kendi karşıtları yapan, kendi özellikleri yerine çelişik özelliklerle donatan şey paradır.

Bu dönüştürücü güç olarak, bireye karşı, toplumsal bağlara ve öz olma iddiasında bulunan başka bağlara karşı gösterir kendini. Sadakatı sadakatsızlığa, sevgiyi nefrete, nefreti sevgiye, iyiliği kötülüğe, kötülüğü iyiliğe, serfi lorda, lordu serfe, saçmayı akla, aklı saçmaya çevirir.

Etkin ve varolan değer kavramı olarak para her şeyi değiştirdiğine ve dönüştürdüğüne göre, her şeyin evrensel değiştiricisi ve dönüştürücüsü, dolayısıyla dönüştürülmüş dünya, bütün insani ve doğal niteliklerin dönüştürücüsü ve değiştiricisidir.

Cesareti satın alabilen kişi, korkak da olsa, cesurdur. Para, para sahibinin görüş açısından, belirli bir nitelik, belirli bir şey, ya da insani yetilerle değil de bütün insani ve doğal nesneler dünyası ile takas edildiğine göre, bazı özelliklerin yerine, aralarında çelişik özellikler ve nesneler de bulunan, başka özellikler koyar; olanaksızlıkların birleşmesini temsil eder, çelişik ögeleri kucaklaşmaya zorlar.

İnsanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle, vb., değiştirebilirsiniz. Sanatın tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış biri olmalısınız; başkalarını etkilemek istiyorsanız, başkalarını gerçekten canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız. İnsanla -ve doğayla- ilişkilerinizin her biri, gerçek bireysel hayatınızın belirli bir şekilde kendini göstermesi olmalı, isteminizin nesnesine uymalıdır. Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılığında sevgi yaratmıyorsa, seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir.

NOTLAR
(1) Goethe, Faust, Bölüm 1.-Ed.
(2) Shakespeare, Atinalı Timon, Perde 4, Sahne 3. (Marks'ın alıntısı Schlegel-Tieck çevirisinden.) -Ed.
(3) Aynı yerde.

1844 El Yazmaları, Haziran-1969, Çev: M. Belge


EK-2
“Hani bir söz vardır ' Tasımız yok su içmeğe '
Prof. Dr. Erbuğ Keskin, AB’nin Türk kimliğini
yabancılaştırma projesini kundağa taşıdı.
Bebekler İngilizce ninni dinleyecek.

Kültür emperyalizmi
Çukurova Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Erbuğ’un geliştirdiği “Ninni ile Dil Eğitimi Projesi” ne AB, 320 bin euro verdi. Projeye göre Türk bebekler, uykuya yabancı dildeki ninnilerle dalacak. Rumlar destekliyor Prof. Erbuğ, Türk kimliğini erozyona uğratacak projeye Rumların ortak olduğunu da açıkladı.

Sağduyulu uzmanlar, AB eliyle sürdürülen kültür emperyalizminin
önlenmesini istedi.

Beyin yıkama beşiğe kadar indi...
AB parasıyla Türk çocuklarını kültürüne yabancılaştırma projesi geliştiren Prof. Dr. Keskin, bebeklere Türkçe yerine yabancı dilde İngiliz ninnisi dinletecek Çukurova Üniversitesi Dış İlişkiler Birimi Başkanı Prof. Dr. Erbuğ Keskin’in geliştirdiği “Ninni ile Dil Eğitimi Projesi” ne Avrupa Birliği de para verdi.

Projeye göre bebekler uykuları gelince ninnileri CD’lerden başka bir dilde dinleyerek önce yabancı dil öğrenecekler. Amaçlarının yabancı dil kavramını beşikte geliştirmek olduğunu söyleyen Prof. Erbuğ’un projesine Kıbrıs Rum kesimi de ortak oldu. Sağduyulu uzmanlar AB desteği ile gerçekleştirilen kültür emperyalizminin engellenmesi gerektiğini söyledi.

AB destekledi...

Türkiye’nin altını oymaya çalışan, kültürümüzü, geleneklerimizi yozlaştırmaya çalışan her projeye bolca kaynak aktaran Avrupa Birliği, Çukurova Üniversitesince (ÇÜ) , hazırlanan “Ninni ile Dil Eğitimi Projesi” nden de desteğini esirgemedi! İhanet projesine birlik fonlarından 320 bin avro destek sağlandığı bildirildi. Yabancı dil eğitimine başlama konusunda çok sayıda bilim adamı önce ana dili, sonra yabancı dil eğitimini savunurken, ÇÜ’nün hazırladığı projenin, çocukların yabancı kültürle beyinlerinin yıkanmasını amaçladığına dikkat çekildi.
İhaneti savundu...

ÇÜ Dış İlişkiler Birimi Başkanı Prof. Dr. Erbuğ Keskin, yaptığı açıklamada, Türkiye’nin AB fonlarına diğer ülkeler gibi parasal katkı sağlamasına rağmen havuzda biriken fonlardan proje yetersizliği nedeniyle yeterince yararlanılmadığını, birim bünyesinde yapılan çalışmalarla bu sorunu aşmaya çalıştıklarını söyledi. Keskin, birimlerinin önderliği, ÇÜ Yabancı Diller Merkezi (YADİM) koordinatörlüğünde gerçekleşecek projedeki amacın, yabancı dili öğretmekten ziyade bu kavramı beşikten itibaren geliştirmek olduğunu, bu nedenle çalışmanın olumlu sonuçlar vereceğine inandığını bildirdi.
Rum ortaklığında...

Proje koordinatörü YADİM öğretim elemanı Dr. Figen Yılmaz ise AB’nin, “Lingua” (dil öğrenimi ve öğretimi) programı kapsamında hazırladıkları projedeki amaçlarının, ninniler sayesinde bebekler ve küçük çocukların yabancı dillerle tanıştırılması olduğunu söyledi. Yılmaz, AB komisyonuna sunulan 139 proje arasında ilk etapta “tam teklif” hakkını kazanan 30 proje arasında yer alan ve ardından “en iyi ilk 8” arasına giren çalışmaya, İngiltere, Danimarka, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’nın ortak olduğunu ifade etti.
İngiliz ninnisi dinletilecek...

Proje kapsamında, çalışmalara ortak ülkelerin ninnilerinin derleneceğini ve veri tabanı oluşturulacağını ifade eden Yılmaz, “Bunun yanı sıra bir de web sayfası hazırlayacağız. Bu proje, çocuklarda yabancı dil kavramının erken başlamasını sağlayacağı gibi yetişkinleri de dil öğrenmeye teşvik edecek” dedi.” (http://www.aktueldergi.org/modules.php? name=News&file=article&sid=243)

Adnan Durmaz
20.04.2007

Adnan Durmaz
Kayıt Tarihi : 18.10.2014 02:51:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Adnan Durmaz