İnsan bu,
anın esiri ve geleceğin firarisi…
Hızlı adımlarının mesafesinde akıp giderken zaman,
bir ayak boyu zoruyla kat edilen yollara dönüşmesi,
gözün ve kulağın koca dünyayı hapsettiği enerjiden
bir tıkırtıyı bekler durumların hayatlara girmesi…
Kayboluyordu nefes nefes
mekandaki tüm nesnelerin rengi ve görüntüleri.
Yoktu narçiçeği elbiseli,
uzak yoldan gelen o gençlik misafiri.
Perdeler kapalı
her yer daha karanlıktı.
Üşüyordu,
özellikle ayakları.
Gözlerine hükmedemiyor,
kilitli kapıların ağırlığındaymış gibi açılmıyor
ya da çabalamıyordu.
Radyo susmuş,
takvim yaprakları bir başka rüzgara umut bağlamıştı;
kapılar bir iki cümle konuşmanın cezasını çekiyordu adeta.
*
Biraz sonra
omzuna dokunan bir elin sarsıntısı ile
gözlerini yavaşça araladı
ve sıcak bir tebessüm yüzünü aydınlattı.
Oydu!
Narçiçeği dantelalı yakalarının omuzlarına döküldüğü,
renklerin kendinden emin,
kumaşların halinden memnun olduğu zamanlardan
çıkıp gelmişti.
Yüzü aydınlık,
gözleri umut yüklü
ve tebessümü henüz incinmemiş…
Hiç konuşmuyordu.
*
Elini uzattı.
Onu seyrettikçe sonsuz bir huzur hissediyor,
kalması için sımsıkı sarılmak istiyordu.
Titreyen bacaklarına hakim olma gayreti ile
yerinden kalktı
ve cama doğru yürüdüler.
Perdeyi sıyırıp camı aralayınca
ılık bir esinti odadaki her köşeye heyecanla nüfuz etti.
Beyaz tül perde,
rüzgarı hissetmenin coşkusu ile
odaya doğru uçuştu
ve tüm eşyaya zarif salınımlarla selam verdi.
Bu esintiden eşyalar soluk aldı;
masa, etajer gibi mobilyaların üzerindeki tozcuklar,
heyecandan odadaki harekete eşlik etti.
Kapılar kıpırdadı ardından;
pas tutmuş menteşeler
acıklı seslerle bir şeyler anlattı odaya.
*
Duvarda asılı takvim yaprakları,
yaşanmamış günlerin yükünü sırtından atmak istercesine
arka arkaya sayfalarını uçuşturdu boşluğa…
Onu seyrederken,
sepet örgülü saçlarının ensesinde toplandığı modeli
ne kadar da özlediğini,
dantellerin ve ipek kumaşların narinliğini,
ayağındaki yüksek ökçeli pabuçların
ve formalarının
nasıl da kendine uzak düştüklerini fark etti.
Dokunmak istedi yarım asır evveline
fakat cesaret edemedi.
Kaldırdığı eline baktı.
Kahverengi lekelerin sıkış tepiş yerleştiği,
yıllarca vücudunun hayat sıvısını taşıyan damarlarının
süzülmüş teninden fırlayıp çıkacak kadar kendini gösterdiği,
ürkmüş, korkmuş bir yüreği andıran
titremesinin hiç durmadığı
bu elleri ona değdirmeye imtina etti.
Yaşadığı ıstırapların,
bitmeyen yalnızlıkların
ve gelmeyeceği beklemenin
ne çizgileri vardı onda,
ne de hüznü
ve dahi bunların olacağına dair bir endişesi.
*
Telefonun sesini duydu derinden.
“Kısa çaldı” diye düşündü.
Oysa telefon
arka arkaya çalmaya ısrarla devam ediyordu.
Bir hafta sonra eşyalar toplanırken,
serçenin bir kutuda güvenceye alınmış hayatına;
beklenenin ve gözlenenin uğramamasından,
sonsuz bir vazgeçmişlikle noktalandığını
kimse anlayamamıştı.
redfer
İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 4.1.2026 00:50:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!