Yıl 1999,aylardan Ağustos,bu gece izinimin üçüncü,canlı canlı yaşadığımız depremin ise ikinci gecesi.. ! İşim dolayısı ile dört yıl gibi hayli uzun bir aradan sonra izin için geldiğim Adapazarı’nda, şehir stadının arkasındaki evimizin hemen ilerisinde,biraderimle beraber çimenler üzerine iğreti olarak alel acele kurduğumuz barakanın yanıbaşında arbanın içerisindeyiz..
Ve biz an itibarıyla tek iletişim aracımız olan arabanın radyosundan deprem sonrası gelişmeleri pür dikkat ve korkuyla dinliyoruz..!
Bizler yaşıyor olmakla, ölmüş olmak arasında karar vermekte bocalayan,genelde beyinleri dumura uğramış,şoklar içindeki cadde sakinleriyiz.Allah’a şükürler olsunki,kısacık şirin sokağımızda yıkılan bir ev yok,tüm cadde sakinleri blokların önünde ki boşluklara kimi çadır kurmuş,kimi bizim yaptığımız gibi baraka yapmış,uykusuz, korku ve telaş içinde öylece bekleşiyoruz..!
Depremin olduğu neredeyse 24 saat oluyor,artcılar 4.5-5 şiddetinde aralıksız devam ediyor,hepimiz beşiklerdeki çocuklar gibi sallanıyoruz.Bastığımız toprak sanki ayağımızın altından devamlı kayıyor,boş gözlerle bir birimize bakıp,beynimiz ise; karamsarlık içinde uçsuz bucaksız bir boşluğun derinliklerinde öylece başı boş dolaşıyor..!
Binlerce yıkıntının olduğu,molozlar arasından iniltilerin, yardım isteyen feryadların yükseldiği böyle bir Cehennem ortamında hala yaşıyor olsak ta,yine de buradan sağ salim çıkabileceğimize hiç birimiz inanamıyoruz.Arşiv filmlerini seyrettiğim 2’nci dünya harbinde bile böylesine harap olmuş yıkıntılar içinde bir şehir ortamı görmemiştim..!
Haber aralarında anonslar yapılıyor,insanlar sakin ve soğuk kanlı olmaya davet ediliyor..Kimsenin kulaktan dolma rivayetlere kulak asmamasını,gerçek bilgilerin yetkili ağızlardan radyo ve Tv. aracılığıyla verileceği ısrarla sık sık tekrarlanıyor.. Haberden biraz önce çarşıdan gelen yan komşu,şehir merkezinde insanların çok büyük telaş içinde hareket halinde olduğunu,herkes karanlığa,yolların kapalı,köprülerin yıkık olduğuna aldırmadan tarla yollarından şehir dışına,yüksek yerlere doğru kaçtıklarını,sebep olarakta "Yuvacık" barajının duvarlarının çatladığını,yıkılmak üzere olduğunu,Sakarya nehrinin de sularının 1,5 metre yüksekliğe ulaştığını,böyle giderse şehir sular altında kalacağını herkesin boğlacağını söyledi..! Arka koltkta oturan biraderim,"Abi,senin bana çok hakkın geçti,hakkını helal et,biz nasıl olsa buradan sağ çıkamıyacağız" demesi,ister istemez benimde moralimi sıfıra indirdi..
Ben ailenin büyüğü olarak; bu çıkmazdan nasıl kurtuluruz’un hesaplarını yaparken,barakanın kapısında duran annemin sesini duydum..Koşup yanına gittiğimde "oğlum,
bana yardım ette şu çalılıkların arkasına gidelim ihtiyacım var "dedi.Zor yürüdüğü için koluna girip dediği yere kadar götürdükten sonra, "telaştan unuttum, barakanın girişinde kenarda şişelerde su var kapta birini getiriver" dedi.dediğini yapıp,gözüme çarpan ilk şişeyi alıp götürüp verdim.. Biraz uzaklaşıp beklemeye koyuldum.Aradan fazla bir zaman geçmemiştiki annemin canhıraş bir şekilde sinirli sinirli konuşmasını duydum.Biraz yaklaşıp telaşla "n’oldu anne birşeymi oldu" diye sorduğumda"Hay senin canın çıkmasın emi oğlum, su diye bana zeytin yağı şişesi vermişsin,battı battı her yanım..!"diye feryat etmesiyle,ben gülme krızine tutulup,çalılıkların içine yattım.Annem hem temizlenmeye uğraşıyor,hem gülüyor,hem de bana saydırıyor..
Bu beklenmedik komik olay yüzünden istemiyerek biz gülme kırızine tutulurken,yüz metre ötemizdeki bir çadırda ağıtlar,ağlamalar gecenin sessizliğini yırtıyordu adeta..Onbinlerce cenaze soğutuculu tır dorselerinde bekletilirken,Allah’ın lutfuyla birkaç dakikalık ta olsa gülebilmiştik ..
Bunun adı herhalde "Cehennem de gülebilmek"yada "ağlarken gülebilmek" olmalıydı..!
Aradan dört uykusuz gün ve gece geçmiştiki yıkıntılar arasında henüz kaldırılmayan cenazeler yüzünden,en hafif esintide bile dayanılmaz ağır bir koku sarıyordu her yanı.Beşinci günde komşularımızla vedalaştıktan sonra,bizde tarla yollarından,çeşitli zorluklar atlataraktan karadeniz sahil yoluna çıkıp Akçakoca üzerinden,baba memleketimize, Ankara’ya gittik...(Ben Berlin’e döndükten bir hafta sonra,4.5 şiddetinde orda da deprem olmuş..!)
Aslında Cehennem’de yaşadığımız o beş gün, ömrümüzden enaz on yılımızı alıp götürmüştü bile..!
Mahmut Mücahit ÖzdemirKayıt Tarihi : 16.5.2017 23:07:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Çok büyük acılar yaşandı. Çok canlar yitirildi. Asla unutulmayacak, unutulmamalı da... En büyük görev de şehir planlayıcılarına düşüyor. Deprem öldürmez, ihmaller öldürür çünkü.
Duygulandım yazınızı okurken, günlerce tvlere kilitlenip arama-kurtarma çalışmalarını izlediğimiz anlar geldi aklıma. Sonrasında aylarca yaraların sarılması için yapılan çalışmalar geldi aklıma. Ne kadar aciz olduğumuzu bir kez daha düşündüm.
Yüreğinize, kaleminize sağlık Mahmut Mücahit Bey. Bu üzücü anıların, gelecekte tekrar yaşanmaması için örnek teşkil etmesini diliyorum.
Selam ve saygılarımla.
Tebrikler.
TÜM YORUMLAR (2)