Öylesine yapışmış ki yakama çocukluğum,ne yapsam ne etsem bırakmıyor beni.Yeşil Camisinin yanından Meydancıka inen caddelerde koşuşturan küçük bir kız çocuğu...
Bahçe Çıkmazına güneş doğduğunda alelacele edilen kahvaltının ardından sokaklara dökülüş...Seksek,yakan top,aç kapıyı bezirgân başı,güzellik mi-çirkinlik mi? .. Adları ve tatları unutulan daha nice çocuk oyunları...
Biter bitmesine oyunlar ya gün battığında; akşamın alacasında kapılardan,pencerelerden bağıran kadınlar:Haydi artık çocuklar,yemek vaktiiiii!
Nazlanarak,mızmızlanarak istemeden sofraya oturuluşlar.Nolurdu biraz daha oynasaydık sanki?
Ergenliğe geçiş döneminde yaşadığımız zaman diliminde kızlarla hafta sonları Marmara Sinemasına (Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun altında bulunan Eğitim Araçları Salonu) gidişlerimiz....
Ortaokul yılarında Setbaşı-İpekçilik yokuşunda Çelebi Mehmet Okuluna ulaşabilmek için,dağa tırmanır gibi heyecanlı adımlarla yolu tırmanışımız...
Zaman ne çabuk ilerliyor hızla.Rüya Sinemasındaki filmlerle büyürken bedenimiz,gerçekten de yaşadıklarımız rüya mıydı ne?
Mahallemize Selda Alkor gelmiş.Üzerinde ispanyol elbisesi...Bizler çocuğuz; o ise,genç bir kadın.Henüz yeni yeni ünleniyor.Sokağımızın sayılı zenginlerinden Kıvanış ablamızın eski eltisiymiş meğer.Onlar kapının önünde hasret giderirken bizler hayran hayran seyrediyoruz ilk kez yakından bir artist görmenin heyecanıyla....Ve,onun filmlerinden aklımızda kalan kocaman bir Elveda!
Elveda! filmin adı,ancak bizler o dönemlerde çocukluğumuza veda etmişiz zaten...
Annemin, kuzine sobanın fırınına patates atması ile kurulan yer sofrasına sokağın bütün çocukları davetli....
Televizyon ile tanışmamız orta son sınıfta olsa gerek.Altı üstü kapkara bir kutu bütün bildiğimiz.Sadece akşamları açılıyor.Siyah-beyaz...Ama bir de bizim dünyamızı bilseniz o kadar renkli ki...İlk kez Kıvanış ablaların evine giriyor ve bizler de onlara gidip,uslu uslu oturup,saatlerce izliyoruz ikide bir sesi kesilen komedi filmini...Turist Ömer Almanyada.
Arkadaşımın taşbebeği var.Adı, Bella...Hem ağlıyor hem gülüyor.Babam boynum bükük kalmasın diye bana da bir oyuncak plastik bebek alıyor.Ağlaması,gülmesi yok...Adı da Bella değil,Ayşe..Ama o kadar güzel bir bebek ki...
Çocukluğumun Emines bu bebeği çok seviyor,elinden hiç bırakmıyor ancak bir gün,yaşça kendisinden oldukça küçük olan komşu çocuğu hastalanınca ona hediye ediyor.Oysa Bella hiç kimseye hediye edilmiyor.
Çocukluğumun Eminesi paylaşmayı seviyor.
Yazmayı,anlatmayı,okumayı seviyor.Bir gecede bitirdiğiİnce Memedin etkisini yıllar geçse de üzerinden atamıyor.Yazdıkları değerlendiriliyor; ödüller geliyor ardı ardına...
Atatürk Lisesi yollarını aşındırdığımız yıllarda Yeşilden Hisar Caddesine taşınılıyor.Kale üstünde bir ev; bütün Postane ayağının altında.Heykel-Postane yürüyüşlerinin zevki,işte o zaman diliminde başlıyor.Genç kızlar ve delikanlılar (işleri olsun yada olmasın) Heykel-Postane turlarına çıkıyorlar.İlk bakışlar,ilk göz göze gelmeler,ilk platonik aşklar bu turlarla başlıyor.
Aşk kavramı şimdiki gibi değil.Henüz bozulmamış,laçkalaşmamış...Öylesine saf,öylesine temiz...Elele tutuşmak bile büyük bir olay. Mektuplaşmalar,buluşmalar...İlk heyecan,ilk dokunuş...İlhan İremin,Nilüferin şarkılarıyla büyümek...
Seven Pastanesinde yapılan kaçamaklar,Şardağda ilk buluşmalar,Yeşil Çay Bahçesinde koyu bir çay kıvamında demlenmeler...Lise yıllarının son zamanlarında bir yandan üniversite hazırlıkları bir yandan da duygusal coşkular,çöküntüler...(O dönemde dersane-özel ders olayı henüz yaygın değil...Sayılı kişiler bu olanaktan yararlanmakta...)
Bu kez de genç kızlığım yakama yapışmış,bırakmıyor beni.Edebiyat derslerinin güzelliği,duyguların paylaşımı onca ağırlığı ve monotonluğu oratadan kaldırıp bize dersi sevdiren sevgili öğretmenimiz Işıl Hanım...
Altıparmaktan Kültürparka yürüyüşlerimiz..Özgende Yamanlarda çay söyleşileri...Kahkahalarımız,gülüşlerimiz...
Nostaljinin tozlu sayfalarından kopup da geliverecekmiş gibi soluğunu yanıbaşımızda hissettiğimiz gençliğimiz...Zaman mı acımasız yoksa acımasız olan bizler miyiz bilmiyorum; bildiğim tek şey,yılların su gibi akıp gittiği...
Üniversite yıllarında eğitim mahallesinde -nihayet kiradan kurtulup kendi evimizin olması gururunu taşıyan anacığımın buğulu/yeşil gözleriyle gülümseyişi-oldukça zor geçen dilimler...Gün geçmiyor ki biri ölmesin...Çatışmalar,kurşunların gölgesinde okunan üniversite yılları..Aşkkavramı ise ikinci planda kalıyor.
Emine büyüyür,büyümesine ya Emine ile birlikte sorunlar da büyüyor.
İlk görev yeri doğunun ücra bir köşesi.Yıllarca Bursadan,anadan,yuvadan uzak kalış.Ordan oraya bir yaprak gibi sürükleniş.Ne doğusu kalıyor gidilmedik ne de güneydoğusu...Gün geliyor karadenizinin yağmurlarıyla ıslanıyor; gün geliyor Filyos ırmağının öfkelendiği zamanki o korkunç taşkınlığını izliyor.Nereye giderse gitsin,Bursa gözünde tütüyor.
Oysa,çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Bursa öylesine değişiyor ki...Bursada insanlar değişiyor,mekanlar değişiyor,anlayışlar değişiyor...
Yıllarca özlemini çektiği Bursa,ondan çok şeyler alıp götürüyor.Doğduğu kent yabancılaşıyor kendisine...
Sevdalısı gidiyor..Aşk darbe alıyor her bir yanından,yaralanıyor,hırpalanıyor ve yürek ölüyor.Onca yaşadıkalrına karşın o,Bursayı, yine de seviyor.
Mudanyanın sahilinde yürümeyi,her sabah çayını denize karşı içmeyi seviyor.
Her şeyi bırakıp gitmek istiyor ama yapamıyor.Yapamıyor çünkü bu kez de yaşlılığı yakasına yapışmış onu bırakmıyor...
E.Serap Konuk
(14.08.2011-Bursa)
Serap TepedelenKayıt Tarihi : 15.8.2011 11:34:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Şiir,yaşantımdan gerçek kesitlerle bezenmiştir.:.

son dönemlerde okuduğum en hoş 'kendimle söyleşi'ydi..akıcılığı,tasvirleri,konu bütünlüğü,duygusallığıyla ....
tebrik ediyorum..
+10 puan + ant..
AKÇAY SIZE EL SALLIYOR
TÜM YORUMLAR (7)