Suskunluğumu yaz şair, gözlerimden akıp giden bir hayatın tam ortasından yaz;
bir sabahın kapısında unutulmuş çocukluğumu, avuçlarına sığmayan o eski günleri,
kimsenin fark etmediği eksilmeleri yaz; öyle bir yerden dokun ki kelimelere,
okuyan önce beni değil, kendi evinde yıllardır açılmayan bir çekmeceyi hatırlasın.
Benim hikâyem yüksek sesle başlamadı, bir evin içinde ağır ağır yer değiştiren eşyalarla büyüdü;
önce bir sandalye eksildi sofradan, sonra duvardaki takvim inceldi,
ardından annemin yüzünde kimsenin adını koymadığı çizgiler çoğaldı.
Ben o yıllarda hiçbir şey sormadım şair;
çocukların bazı cevapları duymamak için sustuğunu sonradan öğrendim.
Bir kış akşamıydı, camın buğusuna parmağımla bir ev çizmiştim; bacası tüten, kapısında kimsenin beklemediği bir ev.
İçine kendimi koymuştum, annemi koymuştum, masaya iki tabak bırakmıştım;
çocuk aklı işte, insan kendi çizdiği yerde her şeyi tamam sanıyor.
Sonra parmağımın izi silindi camdan, çizdiğim ev dağıldı, dışarıda kar başladı.
Ben o gece ilk defa anladım; bazı şeyleri insan kaybettiği için değil,
hiç sahip olamadığı için özlermiş.
Yıllar geçti, o pencerenin önünden kaç defa hayat geçti sayamadım;
ama camdaki o evin silindiği yerde hâlâ parmağımın soğuğunu taşıyorum.
Annemin ellerini de yaz şair, fakat eller kelimesini kullanmadan yaz;
çamaşır suyunun açtığı çatlakları, sobanın başında kızaran parmak uçlarını,
herkes uyuduktan sonra mutfakta tek başına otururken başını bir anlığına duvara yaslayışını yaz.
Ben onun yorgunluğunu çocukken görmedim;
çocuklar annelerinin yorulabileceğine inanmaz, anneleri hep aynı yerde duracak sanır.
Bir sabah saçlarında ilk beyazı gördüğümde içimde bir şey yerinden oynadı,
o güne kadar yaşlandığını düşünmediğim kadın, bir gecede benden yıllar kadar uzaklaştı.
Elini tuttum, hiçbir şey söylemedim;
o da bana bakıp gülümsedi, ikimiz de birbirimizin neyi sakladığını anlamıştık.
Sonra şehir büyüdü, ben küçüldüm şair;
kalabalıkların içinde adımı taşıyan bir yüz oldum, kendi sesimi tanımakta zorlandım.
Bir işe girdim, çıktım, başka kapılara dayandım, bazı geceler eve dönerken
cebimde yalnızca anahtarlar vardı ve o anahtarların açtığı yerde beni bekleyen kimse yoktu.
Bir zamanlar eve dönmek bütün yorgunlukların sonuydu,
sonraları eve dönmek, günün bitmediğini anlamanın başka bir yolu oldu.
İnsanların “nasılsın?” diye sorduğu yerde gülümsemeyi öğrendim;
ne kadar iyi olduğumu anlatmayı değil, ne kadar eksildiğimi saklamayı öğrendim.
Bir gün aynanın karşısında uzun süre kaldım;
yüzüm bendim, fakat gözlerimin içinde yıllardır görmediğim o çocuk bana küsmüştü.
Birini sevdim şair; adını yazma, yüzünü de tarif etme.
Yalnızca giderken odada bıraktığı şeyi yaz:
masanın üzerinde yarım kalmış bir fincan, koltuğun kenarında unutulmuş bir saç teli,
perdenin arasından içeri giren öğleden sonra ışığı ve cevaplanmamış üç soru…
Ben o gün ağlamadım; ağlasaydım belki daha kolay geçecekti.
Onun yerine fincanı kaldırdım, masayı sildim, perdeyi çektim,
odanın içindeki her şeyi eski yerine koydum.
Bir insanın yokluğunu düzeltmeye çalışmakmış meğer en uzun gece.
Sabaha karşı mutfakta otururken elimde tuttuğum kaşığa baktım;
o küçücük metal parçasında koca bir ayrılığın ağırlığını ilk kez bu kadar açık gördüm.
Yıllar sonra eski eve yeniden gittim şair;
kapının boyası dökülmüş, avludaki taşların arası otlarla dolmuş, pencerenin biri çatlamıştı.
İçeri girdim, odaları tek tek dolaştım; hiçbir eşya beni çağırmadı,
ama duvarların üzerinde çocukluğumun dolaştığını hissettim.
Bir köşede küçük bir tahta kutu buldum, kapağını açınca yıllardır aramadığım şeyler çıktı karşıma:
iki düğme, paslanmış bir anahtar, kenarı kıvrılmış bir fotoğraf ve küçücük bir kâğıt parçası.
Kâğıtta çocuk el yazımla tek cümle vardı:
“Büyüyünce annemi hiç üzmeyeceğim.”
Şair, insanın kendi çocukluğuna verebileceği en ağır cevap
o cümleyi okuduktan sonra hiçbir şey söyleyememekmiş.
Suskunluğumu yaz şair, şimdi tam buradan yaz;
ne beni akla, ne annemi bir kahramana çevir, ne de geçmişin üzerine güzel sözler serp.
Bırak her şey olduğu yerde dursun:
mutfakta soğumuş bir çorba, pencerenin önünde bekleyen eski bir sandalye,
çekmecede unutulmuş çocukluk, cebimde yıllardır taşımaktan yorulduğum o paslı anahtar…
Ben bugün hâlâ o kapının önünden geçiyorum; kapıyı açmak için değil,
içeride bıraktığım çocuğun hâlâ beni bekleyip beklemediğini anlamak için.
Eğer bir gün onu bulursan şair, sakın bana getirme;
ona yalnızca şunu söyle:
“Sen sözünü tutamadın diye kimse seni suçlamıyor;
annen hâlâ o eski sandalyede oturuyor sanıyorsun,
oysa sen yıllardır eve dönmekte gecikiyorsun.”
Ve şiiri burada bitir şair.
Devamını yazma.
Bazı sonların mürekkebi yetmez;
insan, kendi çocukluğunun kapısında
annesinin adını söyleyemeden
ömrünün geri kalanına susar.
Kayıt Tarihi : 29.08.2026 18:12:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!