SYLVIA HK.
-
Enis Akın
Sylvia Plath'ın Uygarlığa İtirazı:
ALLAH'LA BİR DAHA HİÇ KONUŞMAYACAĞIM
İnsan oldum, tek başına doğan
Kadın oldum, sağlam malzemeden,
Yaşarım sıktığım suyla taştan,
Balla börekle beslenmeden (1)
Gel, cesaretin varsa, sen de benim
haklılığıma, cüretime ve ilham
kaynağıma sahip olabilirsin. (2)
Özet
Bu yazı dizisi Sylvia Plath hakkındadır, ama bir biyografik incelemeyi aşarak Sylvia Plath'ı, okuru baştan çıkarma sürecinde yakalamayı hedef alır. Niçin herkesin onun hakkında söylemek istediği bir fikri olduğu; okuyanların neden Sylvia Plath'ı okur okumaz yakınen tanıdığı hissine kapıldıkları; ellilerden gelen onunla doksanlardan giden bizlerin arasında ne gibi bir göbek bağı olduğu; ve ona dair ne kadar yazıp çizsek neden yine de hep açıklanamayan bir şeylerin kaldığı gibi sorulara verilebilecek çeşitli cevapları araştırmak yazının hedefleri arasındadır. (3)
Başlangıç İçin
Sylvia Plath herşeyden önce çok güzel bir kadınmış anladığım kadarıyla. Bir kadın dergisinin geçici editörlüğünü yaparken bir mayo reklamı çalışması için verdiği pozlar, güzel yüzü ve vücudunu yansıtıyor, özellikle de uzun bacaklarını. Sylvia Plath Alman - Avusturyalı bir aileden geliyor, 1932 ABD doğumlu, 2. Dünya savaşının dehşeti içinde büyüyen kuşaktan. 1953'te yirmi bir yaşındaki Sylvia Plath on üç yıldır babasızdı ve bir tür feminist ocak olan Smith Kolej'de başarı üstüne başarı elde ediyordu. Katılıp da kazanmadığı şiir ödülü neredeyse yoktu. Aynı yılda yalnızlık, depresyon ve yanlış psikiyatrik tedavinin sonucu ilk intihar girişimi. Bıraktığı mektuba 'bir yürüyüşe çıktım, yarın dönerim' yazdı, yürüyüşten değil ölümden döndü ve ardından akıl hastanesi dönemi geldi.
Smith Kolej'e geri dönüp, daha önce kendisinden başka kimseye verilmemiş özel bir başarı belgesiyle mezun oldu. Açmazı sanırım günün diğer genç Amerikan kadınlarına önerilenden farklı değildi, aile kadını olmak ya da kariyer sahibi kadın olmak. Ama, o şiir yazmayı da seviyordu, erkekleri de.
Kendisini kendisi yapan bu açmazı seviyor, kaybetmeyi ise hiç sevmiyordu. 1955'te bir burs alarak Cambridge Üniversitesinde okumak üzere İngiltere'yi fethe gitti, bir sene sonra Ted Hughes'la tanıştılar ve evlendiler.
Sadece, o yılların en önemli genç İngiliz şairi Ted Hughes gibi biriyle evlenmek, Sylvia Plath'ın açmazını devam ettirmesine imkan verebilirdi. Hem şair, hem kadın olmaya devam edebilecekti.
Şiir yazmaya devam etti, üç kere hamile kaldı -iki çocuğu oldu-. Kocasının kendisini başka bir kadınla aldattığını anlayana kadar açmazını gayet iyi ayakta tutuyor sayılırdı, fakat bu aldatma olayı Sylvia Plath'ın sürekli ötelemeye çalıştığı bir viraja hızla girmesine sebep oldu. Bu, kendini çoğul olarak düşünmeye alışmış kadının, tekilliğe hızla geçiş virajıydı. Kendine bir ev tuttu, son bir kaç ayında en güzel şiirlerini yazdı ve 1963 şubatında, otuz yaşında, hayatına son verdi. İntiharı yetiştirilişinin adeta doğal bir sonucuydu, arkadaşı Anne Sexton gibi, hayranı olduğu Virginia Woolf gibi.
Önce bir nasihat: 'Tehlikeli bir içdünyanın ürünü tehlikeli bir şiire sahipseniz, ateşle oynuyorsunuz demektir, dikkat edin eliniz yanabilir.' (4)
Kendi içinde Sylvia Plath, birbirini büyük bir şiddetle iten ve çeken karşıt güçleri yuvasında tutabilmenin mücadelesini verdi. Büyük bir enerjiyle yaşadı ve yazdı, tırmanışları da büyük oldu, düşüşleri de. Onun hayatını yaşamak ister miydiniz? Bazen aşık bir genç kız, bazen anne sevgisiyle dolu bir kadın, bazen öfke dolu bir tanrıça, bazen yılan dilli bir fahişe, bazen bir manik-depresif, bazen cezalandıran kraliçe arı, bazen kin kusan bir eş, bazen annesinin tatlı kız çocuğu, bazense kaderine boyun eğmiş bir hasta.
Yani insan! Aynı anda hepsi olan insan, sevgiyi de şiddeti de bilen insan, iyinin ve kötünün yaratıcısı olan, hem fahişe hem tanrıça olan, başka insanlara ihtiyaç duyan insan. Sylvia Plath üzerine öyle çok yazıldı ki, artık tanınmaz hale geldi. Herkesin onun hakkında bir yargısı vardı, ya çok iyi ya da çok kötü. İkinci kez öldü Sylvia Plath, ama bu sefer sebep intihar değil cinayet. Onun hakkında yazanların çoğu, prestijlerini, onda vücut bulan çelişkilerin tek birine yatıdılar. Ve, söylemeye gerek var mı, kaybettiler. Bu yazı, tersine, Sylvia Plath'ın çelişkilerini yeniden biraraya kavuşturup, onu karmaşık - herhangi- bir bütün olarak tekrar ayakları üzerine dikme çalışmasıdır. Bakalım Anka- Lazarus'ta hala dirilebilecek kuvvet kaldı mı?
Şairler de ölür, kimi zaman cinayet, kimi zaman durduk yerde, kimi zaman da yazamamaktan ölürler. İntihar aslında bir sanatçının ölümü değil, belki de doğumudur. Suskun çoğunluğun aldırışsızlığına atılmış bir tokat olarak sanatçının intiharı, okuru, sanatçının sesini, diğer sesler arasında herhangi bir ses olarak bırakmış olmaktan dolayı suçlar. Okur belki de bu sefer hakettiğinden fazla dikkat sarfederek bakar eserlerine. Kimi modası geçse de ölmez, yıllarca yaşar, ta ki klişelesinceye kadar, bir mozolenin içinde, bu belki de bir tersinden intihardır.
Sylvia Plath yaşıyor, bugünlerde, ölümünün otuz üçüncü yılında, otuz üç yaşına giriyor. En verimli çağında Sylvia Plath, şiiri, şimdi belki altmışlarda ifade ettiğinden çok daha fazla şey ifade ediyor bir çok kimseye. Bugün ne ifade ediyor Sylvia Plath'ın şiirleri? Bir soruyu yanıtlayabilmek için, her zaman olduğu gibi, başka sorular sormak gerekiyor. Bir tanesi şu: Ellilerde dünya toplumu nasıl bir yaratıktı?
Ellilerde Dünya
Evet, ellilerde toplum bir yaratıktı, hala da öyle, hem de daha fazla. Bugün çok daha öznelci, pragmatist, çok daha parçalanmış, çok daha akıldışı bir yaratık olsa da, bütün bu 'çok daha'ları başlatan ellili yıllar oldu.
İki dünya savaşından, artık sivillerin bilfiil savaşın içine girmesinden, toplama kampları, faşizm deneyimlerinden sonra, Batı Öğretisi, yani yıkımına aydınlanmayla başlanan nesnel akıl, bütün saygınlığını yitirerek, yerini günümüzde rahatça gözlenebilen öznel ve biçimsel akla bıraktı.
Bu yeni öznelci ve biçimci aklın, aydınlamadan anarşizme götüren mantıksal sonuclarının önü hem kapitalizm hem de sosyalizm tarafından kesilip, kendi doğal gelişmesi yönünde akmasına izin verilmeyince, her kalıba girer bir akla dönüştü ve kendini yitirdi. Öznelciliğiyle bir yandan pragmatizmin ve öte yandan biçimciliğiyle pozitivizmin dayanak noktası oldu.
Post-modern düşünürlerin teşhir ede ede bitiremediği bu 'öznel akıl', veya gittikçe daha çok yakışmaya başlayan nitelemeyle, aklın kaybı, görünüşe göre, kendisiyle beraber bütün 'evrensellik' ve 'nesnellik' fikirlerini de alıp götürüyor. (5)
Elimizde kalan, günümüz politikasına alternatif, iki ana eğilim var. Biri (bireyci) aklı tutarlılaştırmaya, mantıksal sonucuna çekmeye çalışan anarşizm, veya bugünlerde ABD'de ortaya çıkmaya başlayan şekliyle 'dürüst politika'cılar. Diğeri bireyden bağımsız (nesnel) hakikat, anlam gibi kavramlara dönüş yapmaya çalışan 'fundamentalizm'dir. Bunların ikisinin de köklerini Sylvia Plath'da görmek mümkün. Bugün neredeyse bütün saygınlığını yitiren 'nesnellik' fikri, ellilerde inişe geçmişti. Sylvia Plath kesinlikle bu dönemin karakteristik bir ürünü.
Soğuk savaş, silahlanma yarışı, kıtalar arası nükleer silahlanma, 1952'de hidrojen bombasının keşfi, 1961'de Berlin duvarının örülmesi, bütün bunlara 2. Dünya Savaşında yaşanan toplama kamplarını, bilim adamlarının işlettiği ölüm fabrikalarını, soğukkanlı ve planlanmış toplu imhaları, sivillerin üzerine atılan iki nükleer bombayı ekleyin, ellilerin umuda yer bırakmayan tablosunu belki canlandırabilirsiniz.
ABD 2. Dünya Savaşı sonrasında mevcut dünya sanayisinin yarısını elinde tutan dev bir ekonomi olarak kendini dünyayı yönetebilecek bir güç olma konumunda buldu, ve bunun üzerine, dünyanın nasıl olması gerektiğini, kelimenin tam anlamıyla, 'planladı'. Bunların belgeleri yavaş yavaş açıklanıyor (6) , Asya Pasifik'te Amerikan uşağı bir Japonya güdümünde bir dirlik öngördü ve Avrupa'yı Marşal Yardımı ve Truman Doktrini çerçevesinde kendine bağlamayı. Sovyetleri tek kötülük kaynağı olarak adım adım inşa etti. ABD jargonunda her türlü ulusal bağımsızlık mücadelesi komünist oldu, tabii ki bu da SSCB'nin bir oyunu olarak algılanmaktaydı. Zencilere karşı ırkçılık yeniden alevlenmiş, özellikle güney bölgelerde insan hakları savunucuları, zenciler öldürülüyor, Ku Klux Klan beyaz toplumun pek de fazla karşı çıkmadığı bir terörü örgütlüyordu.
ABD ve peşinde sürüklediği NATO 1950'de Kore Savaşına karıştı, ve buradaki kuvvetlerin komutanı Mac Arthur, hükümete kendilerine karşı savaşa katılan Komünist Çin kuvvetlerine atom bombası atmayı salık veriyordu. Senatör Mc Carthy'nin 1952-54 arasında başlattığı komünist avı, insanların kafalarından bugün bile silinmeyen bir korku dönemine imzasını attı.
Yazının başındaki 'Bugün ne ifade ediyor Sylvia Plath'ın şiirleri? ' sorusuna dönebiliriz. Bunun radikal cevabı şu: Bugün düşünülebilecek 'herhangi bir' toplumsal mücadelenin sınırlarının çizilmesinde Sylvia Plath'ın katkısı olabilir. Ilımlı cevabı ise şu: Bugün Sylvia Plath birilerine yalnız olmadığını hatırlatabilir.
Her toplumsal mücadelenin arkasında ağır destek topları gibi görev yapan şairler vardır. Türkiye toplumsal mücadele tarihinde Nazım Hikmet'in, Şili'ninkinde Pablo Neruda'nın, Rus devriminde Mayakovski'nin, İspanyol iç savaşında Lorca'nın yeri neyse, Sylvia Plath'ın yeri bugün o olabilir.
İddiam o ki, herhangi bir politik bağlanması olmadığı halde, Sylvia Plath'ın itirazları birden fazla noktada toplumsalla da örtüşür. Aile kurumuna karşı, insanı nesneleştiren toplumsal ilişkilere karşı, bürokrasiye, kadınların ezilmesine karşı, bireyi isyana çağıran uzlaşmaz bir şiir yazdı Sylvia Plath, doksanlı yılların Jeanne d'Arc'ı neden olamasın?
'Devrim'in tanım aralığını ileride doldurmak üzere biraz belirsiz bırakarak yazarsak, büyük devrim şairleri gibi Sylvia Plath da daha iyi bir hayata inanıyordu. Büyük umutsuzluğunu dayanak yaptığı büyük bir inancı vardı. Şiirlerindeki ölme isteği, nihilist bir kendini yoketme isteği gibi algılandı çoğu eleştirmen tarafından. Hayır! Bu sadece bir dönüşüm isteğiydi. Canlı gibi duran ama aslında ölü parçalardan, ölü fikirlerden oluşan, ideallere yer olmayan bu dünyadan ayrılıp, gerçek hayata başlama isteği. Kim bana bunun bir devrim isteğiyle aynı şey olmadığını söyleyebilir?
Anarşist Öğeler
Örneğin, evlilik kurumunu çizen Müracaatçı adlı şiiri bu açıdan incelenmeye değer. Bu şiirde, Sylvia Plath bir işe başvuran genç bir erkek ile kız istemeye gelen bir genç erkek arasında kurduğu analojiyi basamak yaparak, evlilik kurumu eleştirisini toplumdaki 'ticari insan ilişkileri'ne yaymaktadır:
Gel bakalım, her şeyden önce sen bizim istediğimiz gibi biri misin?
Takma göz, takma diş veya koltuk değneği
Kullanıyor musun?
Belinde korse veya kolunda bir kanca mı var? (müracaatçı)
Teknoloji budalası ABD'de daha sonradan göğüs kanserine yolaçtığı keşfedilen, ellilerin mucize ilacı DDT'yi, sebzelerin üzerine sıktıkları yetmiyormuş gibi, ne kadar zararsız olduğunu ispatlama yarışı içinde sokaklara, havuzlara hatta insanların üzerine sıkmaktadırlar. Yine elliler otomobillerin, TV'nin, beyaz ev eşyalarının yaygınlaştığı, hidrojen bombasının icad edilme yarışının sürdüğü yıllar.
Bütün bunların ortasında insanın ne kadarının hala insan, ne kadarının sentetik olduğunu sorgulamak hiç de anlamsız değil. Tüketim budalası bir toplumun ortasında, Sylvia Plath umudunu ve haklılığını teknolojiye bağlamadığı gibi, ona karşı soğuk bir irkilme de duymaktadır.
Bir tavuk boynu gibi çıplağım, beni seven kimse var mı (arı toplantısı)
Diye yazarken hissettikleri, dünyanın ortasında kalakalmışlık, korunmasızlık ve üşümedir. Milyonluk şehirlerdeki, alışveriş merkezlerindeki, dev toplu konutlardaki, bir yerlerde bir arabanın içinde trafikte sıkışıp kalmış, TV karşısındaki insanın üşümesidir söz konusu olan. (7)
Müracaatçı şiirinde evkızı tıpkı bir mal olarak pazarlanmaya çalışılır ve şiir boyunca, İngilizce'de hayvan ve eşya için kullanılan üçüncü tekil şahısla, 'it' ile anılır:
Kendi mamulümüz, tuzdan yapıyoruz biz bunları. (müracaatçı)
Takım elbise simgesi şiirde bir kaç kez tekrarlanır:
Görüyorum ki çırılçıplaksın.
Şu takım elbiseye ne dersin -
Siyah ve kolalı, ama üstünde fena durmadı
Bununla evlenir misin? (müracaatçı)
Bu bölüm üzerine 'erkek gibi kadının da bir bireyselliği yoktur,' diye yazar Pamela Annas, 'fakat erkek çalıştığı için, bürokratik toplumda kendine verilen rolü simgeleyen takım elbisesi erkeğe bir biçim sağlarken, kadına biçim sağlayan tek şey evlilik kurumudur. Ondan önce var değildir ve ondan sonra hiçliğe geri çözünür.' (8)
Bürokratik toplumda makosen ayakkabılar ayakların değil, ayaklar ayakkabıların bir uzantısıdır:
Eller kapıları açacak ve cilalanmak üzere
Hazırlayacak ertesi gün içine geniş ayak başparmakların
Sokulacağı, ayakkabıları (münih mankenleri)
Eller/ayaklar adeta insan bedeninin bir uzvu olmaktan çıkıp bir akla ihtiyaç duymadan değer üretebilen nesneler veya makineler olmuşlardır. İnsan bedeni parçalanmış, eller ve ayaklar, değer üreticisi olmaları nedeniyle, 'değer' değil akıl üreten beyne göre, daha değerli -hiyerarşide yüksek- organlar olmuşlardır.
Canlı bir oyuncak bebek, hep elinin altında.
Dikiş diker bu, yemek bilir. (müracaatçı)
Yukarıdaki alıntıda billurlaşmış halde bir çok önerme yatıyor. Kabaca sıralayacak olursak, ilki insanın nesne oluşuna ait, bir değeri olan insan değil, onun emeği; ikincisi, (bunun bir kız isteme olduğunu hatırlarsak) insan ilişkilerinin ticariliğine, bürokratikliğine iliskin; üçüncüsü toplumun, eşitlikten, özgürlükten, barıştan, ahlaktan, erdemden, güvenden, dürüstlükten, kısacası bütün ideallerden veya ideallerin (ideaların?) üstün ve istenir olduğu duygusundan arınmış olarak, hiçbir umuda yer bırakmayacak biçimde mekanik olarak işlemekte olduğuna ilişkin.
Çalışır vaziyette, hiçbir yerinde kusur yok.
Sen yaralıysan, bu melhem.
Senin gözün varsa, bunda endam.
Bak oğlum çölden önceki son kasaban bu senin.
Evlen bununla, evlen gitsin bununla, evlen gitsin. (müracaatçı)
Tek başına gençliğin sıkılma olgusu, veya bir makine gibi sadece çalışıp tüketen milyonlarca erişkinin içinde boğulduğu anlamsızlık sıkıntısı veya sokak çetelerine katılan gençlerin aidiyet açlığı hep aynı arayışın ürünleri değiller mi? Toplumsal değişim isteği! (9)
Sylvia Plath'ın dillendirdiği de başka bir şey değil. Ellilerde insanlar, dehşet içinde, belki de tarihte ilk kez, nesneleştiklerini farketmekle yüzyüze kaldılar. Psikiyatrinin, nükleer savaş aletlerinin, kalkınma söylevlerinin, milliyetçilik nutuklarının, televizyonun, trafiğin nesneleri. Savaş, ekonomiyle beraber, her türlü ideolojik-ahlaki sistemi de silip süpürmüştü. 1968 kapının eşiğindeydi, Sylvia Plath'sa erken öten horoz. Sylvia Plath düşük yaptığı için kaldırıldığı hastanede, bedenini doktorlara teslim ederken doktorların bedeni üzerindeki tartışmasız iktidarının farkındadır. Kendini sadece bir ameliyat nesnesi olarak teslim etmektedir.
Adımı, günlük giysilerimi hemşirelere bıraktım,
Geçmişimi anesteziste, bedenimi cerrahlara verdim. (laleler)
'Son bir kaç yıldır gelişmekte olan (otorite karşıtı -ea) bir dizi muhalefet odağının', diye yazdı Foucault, 'ortak yanlarından biri olduğu haliyle iktidar etkilerini hedeflemeleridir... Örneğin, tıp mesleği esas olarak kar güdüsüyle hareket eden bir alan olduğu için değil, insanların bedenleri, sağlıkları, yaşamları ve ölümleri üzerinde hiçbir şekilde denetlenemeyen bir iktidara sahip olduğu için eleştirilir.' Bu yeni eleştiri şeylerin olması gerektiği ('ideal') haline göre degil, oldukları biçimde görür ve eleştirir. (10)
Hayatında Foucault'un yazdıklarını hiç okumamış biri için, yukarıdaki alıntı çok güçlü bir gözlem gücünün göstergesi. Bununla da bitmiyor, örneğin hastaneye gönderilen çiçeklerin veya bir aile fotoğrafının altında yatan ideolojiyi, Sylvia Plath sanki çıplak gözle görür gibi kolaylıkla seçebiliyor (parantez içindekiler benim yorumlarım) :
Kocam ve çocuğum aile fotoğrafından dışarı gülümsüyorlar,
Gülümseyişleri etime takılıyor, küçük gülümseyen kancalar.
(Çocuğunu, kocanı sevmek zorundasın!)
Bir kere bu laleler fazla kırmızı, canımı acıtıyorlar.
(İyileşmek, sağlıklı ve mutlu olmak, görünmek zorundasın!)
Kırmızılıkları yaralarımla konuşuyor, onlara karşılık düşüyor.
İnceler: Suyun üstünde kayar gibi duruyorlar, beni suyun dibine çektikleri halde (laleler)
(Aileni ayakta tutmak zorundasın!)
Bunlar, modern topluma yöneltilmiş anarşist eleştirilerdir, ve doksanlardaki dünyamıza kesinlikle çok uygun düşmektedir. Sylvia Plath'ın modernizme ilk saldırısı anarşist cephedendir.
Başka ne ifade edebilir 'bugün' Sylvia Plath bize? Belki şunu: Neden öyle değil de böyle düşünüyor olmanın kaybolan değeri. Sylvia Plath, topluma ve insan ilişkilerine olan itirazını, yani içsel mitik dünyasından çıkarttığı eleştirisini intiharıyla imzalamış bir insan, bir kadın. Çağımızda hemen ahmaklık olarak yaftalanacak bir şey bu: Düşündüğünü yapmak!
Hakikilik İstenci
Neden mi? Çünkü artık 'söz' bir nesnedir insanoğlu için (ister istemez şiir de) . Belli durumlar karşısında sarf edilen, torbadan çıkartılan, söylenip ileride kullanılmak üzere yine torbasına kaldırılan bir 'araç'tır. Söz laf olmuştur. Davranışla söz arasında bir zamanlar doğal olan ilişki yoktur artık. Peynir gemisi lafla değil, ama sözle yürürdü çok eski zamanlarda, şimdi söz bitti, lafın egemenliği sürmekte.
Sylvia Plath'ın intiharı, bir tür noktaydı. Evet bir yandan belki intihar etmeseydi bu kadar çok tanınmazdı, ama öte yandan da bu intihar haklılık iddiasında bulunan şiirlerini, hakikilik mertebesine yükseltti; itirazını isyana dönüştürdü. '(Modern toplumda) anlamın yerini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır.' diyor Horkheimer. 'Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da baska pratik amaçlar için (..) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.' (11)
Ama Sylvia Plath'ın şiirlerinde yığınla mitolojik yaratık kol geziyor, ölüyorlar diriliyorlar, vb. Bu nasıl bir hakikat olabilir ki?
Herşeyin daha az kontrol edilebilir olduğu mitik dünyasının perdesine, bu dünyaya ait kuvvetlerin gölgelerini düşürür, onlarda hayatını baştan, ama bu sefer 'hakkaten', oynar. Hayatın kendisidir esas hakiki olmayan, yarım kesilen, sansürlenen, başlamadan biten ve bizi bütün cevaplanmamış beklentilerimizle ortada bırakan, esas hayattır sahteliklerle dolu olan, şiir hakikidir. Sylvia Plath, şiirine bir mitoloji gömmesine rağmen, sapına kadar hakiki bir şiir yazar.
Onun mitik dünyası, gündelik dünyada ifade edilemeyen bazı oluşları, ifade etmek için bir boşluk yaratır. Boşluk hem bir hareket imkanıdır, hem de aynı zamanda bir yükseklik korkusu.
Her mitoloji biraz evhamdır, Sylvia Plath, kendisine kartopu atan çocukların, kendi içindeki çürümüşlüğü gördükleri için ona saldıkları sonucuna varıyor. Evhamı yazıyor, mitolojisini anlatıyor, hakikati anlatmış oluyor. Ursula Le Guin'in 'gerçek hayalgücüyle ilgili bir meseledir' (12) önermesini duymuş olsaydı ne büyük bir hararetle katılırdı. Al Alvarez şöyle yazıyor Sylvia Plath hakkında: 'Tuhaf bir biçimde, sanırım kendini bir gerçekçi olarak görüyordu: 'Bayan Lazarus'un ölmeleri ve yeniden doğmalarının, 'Babacım'ın kabuslarının, ve bütün bunların onun hayatında bir karşılığı vardı.' (13) 'Öznel akıl tarafından tahrip edilen mitolojik, nesnel kökler yalnız büyük evrensel kavramlara özgü değildir; görünüşte kişisel, tümüyle psikolojik davranış ve eylemlerin de kaynaklarıdır bunlar. Ve bu nesnel içerikten, nesnel sayılan doğruyla bu ilişkiden yoksun kaldıkça bu davranışlar da, en temel duygulara kadar buharlaşıp gitmektedir' diyor Horkheimer. (14)
Gündelik hayatta mitolojinin yeri gittikçe azalırken, Sylvia Plath koca bir şiir geleneğini tekrar bu sahaya geri çekmeye çalıştı. Belki bunda başarılı olamadı, ama bunu ondan daha iyi başaran veya daha çok isteyen kimse de çıkmadı ondan sonra. Mitolojisinin öğeleri arasında, 'ben'i vardı en önemlisi. Şiirde ben kelimesini kullanmaktan hiç kaçınmadı, çünkü onu herkesten başka türlü kullanıyordu. Ben derken, Sylvia Plath, ortaçağdan hatta belki ilkel çağlardan kalma, belki biraz metafizik bütünlüğe işaret ediyordu, söyledikleriyle yaptıklarının, kadınla erkeğin, özneyle nesnenin, mitik olanla gerçek olanın, bireyle toplumun, cesurla korkağın, ölümle yasamın birbirinden ayrılmamış olduğu çağlardan kalma bir 'ben'di onunki. Parçalanmamış bir ben, biraz ilkel, ama anın doyumları ve doyumsuzluklarının içine hapsolmamış, kendi duyusal kimliğinin farkında bir ben.
Bu nedenle şiirlerinde başka nesnelerle içli dışlıydı, kendini sahildeki bir taşa benzetmesi, örneğin. Üzerinden akan suya boyun eğmesi, suyun sivriliklerini alıp götürmesine izin vermesi, veya parkta bir ağaç olması, onun adına 'köklerim, dallarım' diyebilmesi.. Doğanın sahip olmasına izin verilmeyen dili olmak istedi Sylvia Plath, doğadan koparılmış insan bedenini doğaya iade etti, yalnızca ölerek değil, aynı zamanda onu diğer özne-nesne kardeşlerinin arasında konumlayarak. Ölüm ise bu birliğin zirvesiydi elbette:
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek
vakti olacak çiçeklerin. (boyunayım)
Nesne, ya da daha doğrusu 'ben olmayan öteki' yabancı değildi Sylvia Plath'a, 'ben' dediğinde bu 'ben olmayan'ı da içeriyordu. Onun 'ben'i şiirleriyle bize ipuclarını ulaştırdığı mitik iç-dünyasının her kılığa giren baş kadın kahramanıydı, ayın kızı, toplama kampında bir yahudi, kraliçe arı, bir göl, yanan bir sigara, tikleyen bir saati.
Başka kimler, neler vardı mitolojisinde? Ölüp yeniden doğabilme yeteneğine sahip Anka Kuşu/Lazarus en bilineni, babası panzer adam, gamalı haç, Rodos'un Kolossus heykeli, annesi Medusa, başkaları Medusa'yı öldüren Perseus, Frigya kralı Midas, Morphia, Elektra, Apollo, Orion, Cassiopeia, kahinler, baykuşlar ve her yerde, olmazsa olmaz, ay! Gerçek üstücü ressamların tablolarına benzeyen tuhaf, boş, biraz vahşi, loş ve kel imgeler doludur Sylvia Plath'ın şiir dünyasında, büyüye inanılan zamanların esrarengiz gücü ay, tek ışık kaynağı olarak herşeyi donuk, duygusuz bir beyazlığa boyar.
O iç dünyada, soğan doğrarken parmağını kesmek gibi gündelik bir olay bile, bağlamından çıkar, büyür ve anlama kavuşur. Daha doğrusu, o küçük gerçeklik parçası, esasında ait olduğu bütünsel gerçekliğe, küçük bir parçada sembolize edilen evrensel anlama varır. Kesik şiirinin başından, ortasından ve sonundan yapılan aşağıdaki alıntılar, bu seyahati izleyebilmemize olanak veriyor:
Soğan yerine benim başparmak.
Ucu neredeyse uçtu
Menteşe gibi tutan bir parça hariç
...
Küçük sarıklı,
Kızılderililer senin kafaderini yüzdü
...
Burgaçla delinmiş muharip gaziler,
Kötü kız,
Başparmağımdan kesildim, köküm toprakta kaldı. (kesik)
Ted Hughes, Sylvia Plath'ın bu tür şiirleri hakkında şöyle diyor: 'Şiirine karşı tavrı artizancaydı: Elindeki malzemeden bir masa çıkartmayacaksa, bir iskemle hatta bir oyuncak yapmak da hoşuna giderdi. Ona göre ürün, başarılı bir şiir değil, dehasını geçici olarak tüketen bir şeydi.' (15) Çok iyi gözlem, ama kötü bir yorum.
Düşünceyle davranışın aynı şey sayıldığı çağda yapılmış, Antik Yunan filozoflarından birinin şu diyoloğunu hatırlıyorum. Mealen tarif edecek olursam, yere bir tutam un atmanın çıkartmadığı -nı sandığımız- sesle, bir kilo un atmanın çıkardığı sesi karşılaştırarak, küçük niceliklerdeki niteliğe dikkat çekiyor ve yokluğa eşitlediğimiz her küçük gerçekliğin, evren için olmazsa olmaz önemini vurguluyordu. Ted Hughes'un belki bir mühendis bakışıyla atladığı veya hor gördüğü nokta, hakikatin, küçük bir oyuncaksız da, bir masasız da aynı ölçüde eksik olacağıdır.
Sylvia Plath'daki hakikat duygusu aynı zamanda büyük bir güçtür, şiirinden fışkıran güç buralardan kaynaklanır. Doksanların kapalı cimnastik salonlarından çıkmayan, ilaç- doktor bağımlısı, çağımız insanının algılayamayacağı türden bir kuvvet; bütünselliğin, evrenle özdeşleşmenin yalın gücüdür. İşte onun şiiri tam da bu gücün ürünüdür, dişlilerin, hızarların, testerelerin, burgaçların, bıçakların, yani hakikat arama aletlerinin; insanı kesen aletlerin.
Bu nokta bizi ondaki ikinci tür eleştiriye getiriyor, modernizmin fundamentalist eleştirisine. Tam ters yönde olsa da en az anarşist eleştiri kadar haklılık iddiası vardır bunun da.
Fundamentalist Öğeler
Sylvia Plath bir gün okuldan döndüğünde, annesinden, bir zamandır hasta olan babasının ölmüş olduğunu öğrendi. Sekiz yaşındaki kızın tek cümlelik tekpisi şuydu: 'Allah'la bir daha hiç konuşmayacağım! '. Allah, yaptıkları anlaşmayı bozmuştur ve o an kızgınlıkla söylenmiş bu sözlerdeki yakınlık duygusu, daha sonra kimseye bahsetmediği bu ilişkinin normalden çok daha derin bir önemi olduğunu dışa vurmaktadır: Syvlia Plath'ın Allah'la gizli ve çok özel bir dostluğu vardır. Allah, hemen ulaşabileceği kadar yakındır ona, adeta omuzunda gezer.
Senin ya da başkası için çok safım ben.
Bedenin
Canımı yakıyor, dünya nasıl Allah'ın canını yakıyorsa (39.5 ateş)
İlham kaynakları arasında Robert Graves'ın 'The White Goddess' (Beyaz Tanrıça) adlı anıtsal eseri çok önemli bir yer tutar. Bu kitap, yüzyıllardır şairlerin ilham perisi sayılan Beyaz Tanrıça hakkındadır. Şöyle tarif edilir: '(Beyaz) Tanrıça kanca burunlu, öldürücü düz suratlı, kiraz gibi kırmızı dudaklı ve uzun düz saçlı, çok hoş, ufak tefek bir kadındır; kendini, anında, dişi bir domuza, bir kısrağa, fahişeye, kancığa, dişi eşeğe, samura, yılana, baykuşa, dişi kurda, dişi kaplana, deniz kızına veya iğrenç bir kocakarıya dönüştürebilir.' (16)
Sylvia Plath aşağıdakileri yazarken, sanki aynı yaratığı tarif eder gibidir:
Kel olabilir, gözleri de olmayabilir,
Ama teyzecim, korkunç güzel bir kız bu.
Pembe renkli, anasından ebe doğmuş,
Ölüleri getirebilir geri,
Titreyen parmaklarıyla ve cüz'i bir ücret karşılığında. (tur)
Ted Hughes onun hakkında: 'Onda, fanatik bir Allah sevgisi taşıyan müslümanları andıran bir şey vardı' diyor. Belki değil.
Sylvia Plath'ın şiirlerindeki dinsellik, elbette tanıyıp bildiğimiz anlamda, modern bir dine karşılık üşmez, daha çok daha önceki çağlara ait dinselliğe karşılık düşer. Genel bir ölçekte bu iki dinsellik de tür aynı duygulara seslenir, şiir de oyle. Sylvia Plath -büyük harfli- Şiirin kendisinin dinsel inançta yatan köklerinin farkındadır ve büyülü bir ayinde kendinden geçer gibi yazar şiirlerini.
Sıcaklığım seni şaşkınlığa mı düşürüyor. Ve saçtığım ışık.
Tek başıma ben kocaman bir kamelyayım
Parıldayan ve gelen ve giden, akıntıya rağmen
Sanırım yukarı gidiyorum
Sanırım yükselebilirim
Havada sıcak metal boncuklar uçuşuyor, ve ben sevgilim, ben
Saf asetilen
Bakire
Güller tarafından eşlik edilen,
Ve öpücükler tarafından, ve melekler
Ve şu pembe şeyler ne demekse onlar tarafından.
Ama sen değil, o da değil
O da değil, o da değil
(Kendilerim çözünüyor, eski fahişe kombinezonları) -
Cennete doğru. (39.5 ateş)
Sylvia Plath'ın şiirindeki ses tekrarları genellikle kuru-tok bir ritm oluştururlar, adeta bir tahta oymacısının sesleri gelir onun şiirlerinden, görmüş geçirmiş birinin sesi, özel bir aciliyet bildirir bu sesler. Onun şiirlerini yüksek sesle okumak isterseniz, bunların kuvvetle okunmaları gerektiğini farkedebilirsiniz. Ritm zorlar okuru buna.
Yüksek sesle okunduğunda, sanki bir Afrika yerlisinin tamtamından veya bir sufi ayinininden gelen sesler sarar insanı; insana saldırır ve teslim alır; sanki bundan başka bir şiir yazılmamıştır ve yazılmayacaktır. Robert Lowell'ın dediği gibi: 'Bugüne kadar yazılan bütün şiir sadece bir hazırlık çalışması gibi kalır.' (17)
Şiirlerindeki dinsellik, dinin, aydınlanma filozoflarına henüz yenilmediği, dünyayı düzenleyen tek bir akıl olduğu ve bunun da nesnenin kendisinde bulunduğu metafizik varsayımından vazgeçmediği parçalanmamış çağlara, hatta belki daha da öncesine, yeryüzüne büyünün egemen olduğu ve düşünceyle davranışın bir ve aynı sey sayıldığı büyü çağlarına aittir.
Sylvia Plath şiirinde şiddet, ciddiyetle işlenmiş bir görgü suçudur: Bu bir kabalık değil, tersine yapmacık İngiliz nezaketinin görmezden geldiği insanlık durumlarını ciddiyetle ele alabilme olnağı veren bir operasyondur. Naziklik gösterileri, batı ahlakı, hatta tüm bir batılılık ögretisi ve propagandası, günün gerçeklerine uymamaktadır; ciddiye alınamaz, bunlarda gülünmeyecek bir saygınlığa ve kelime oyunlarından başka bir şiire yer bırakmamıştır Dachau, Auschwitz.
Ariel kitabının tümü doğaüstü bir şiddet ve cesaret öyküsüdür; örneğin Bayan Lazarus'ta, sahip olduğu yeniden doğabilme gücüyle ölümün kendisinden de kuvvetli bir insanla karşı karşıya bırakılırız.
Sylvia Plath şiirinde yakalanabilecek bir toplumsal mücadelenin üçüncü boyutu da modern hayata feminist saldırıdır. Ama bugün bilip tanıdığımız anlamda, gündelik-politikanın içine çekilmiş, evcilleştirilmiş bir feminizm değil bu.
Feminist Öğeler
Kocasından duvardaki örümceği dışarı atmasını isteyen veya uzanamadığı raftan reçel kavanozunu indirmesini isteyen kadın tipine benzemez Sylvia Plath. İçinde bir 'öldür gücü' gezdirir, sadece çiçekler onun canını acıtabilirler; yaptığı işinde en az erkekler kadar ciddidir, çoğundan daha ciddiyetle ele alır yaptığı her işi:
Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde etimde olacak
Ve işte ben gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım. (bayan lazarus)
Yaşamı tıpkı bir erkek gibi duyumsayabilen kadın tipi, ellilerde yavaş yavaş tarihte yerini almak istiyor. Ama bunu frenleme çabası vardır. ABD'de, erkeklerin 2. dünya savaşına gönderilmesi nedeniyle boşalan çalışma hayatına çekilen kadınların, ev kadınlığına geri dönmesinin propagandası yapılıyordu o yıllarda. Manipülatif Amerikan Devleti kuru bir ses tonuyla tekrarlıyordu: 'Tamam, kadın görevini yerine getirdi, artık eve dönmesi lazım'. Sylvia Plath 1955'te İngiltereye gitti.
Aile kadını olmak sıkıcıydı. İki çocukla, bir aile arabasında, hafta içi alışveriş - hafta sonu piknikten ibaret bir hayat yaşamak üzere gelmemişti bu dünyaya. Robert Lowell, Sylvia Plath'a yazdığı şiirde onun ağzından 'Gerçekten kadın mıyım ben? ' (18) diye soruyor: Değildir.
Sylvia Plath 1960'da ne Amerikan ne İngiliz toplumsal yargılarına göre kadın değildir: Kadından çok erkeğe, erkekten çok kadına yakındır. Şöyle yazar:
Kendimi bir gölge gibi duyuyorum, ne bir erkek ne de bir kadın,
Ne de bir kadın, bir erkek gibi olmak isteyen, ne bir erkek
Bir eksiklik hissetmeyecek kadar küt ve düz.
Ben bir eksiklik hissediyorum. (üç kadın)
Bu, bugün bilip tanıdığımız bir feminist politika değil, kadının kadınsılığının ve erkeğin erkeksiliğinin reddi anlamında 'iyi insan' olma mücadelesidir. Hem erkek hem kadın olarak insandan söz edilir yukarıdaki parçada.
Feministlere göre Sylvia Plath'ın intiharının nedeni 'hayatındaki feminizm eksikliği'. Evet, Sylvia Plath'ın hiçbir zaman feministlik iddiası olmadı, ama bunun nedeni o yıllarda feminist mücadelenin olmaması değil, var! Daha onyıllar önce, örneğin, feminizm mücadelesine bağlanmış olduğu halde hayatını intiharla noktalamayı seçen Virginia Woolf var.
Bence, tersine, Sylvia Plath'la feministler arasındaki mesafe, bir seçimin ürünü. Bugün hatları iyice belirginleşen bu, düzen-içi feminizm erkek ile kadın arasına kalın çizgilerle bir çizgi çeker. Belki aydınlanmanın bütünsel akla karşı başlattığı saldırının son uğraklarından biri de erkeklerle kadınlar arasına, çağımızda gittikçe daha kuvvetle çekilen bu çizgidir. Ama Sylvia Plath erkek olmayı kötülerin safında yer almak olarak görmüyordu. Sylvia Plath her ayaklanmanın ancak kendine karşı başarılı olabileceğini farketmiş bir 'insan' olarak, örneğin, 'kadınsılıkta' da sorunlar görüyordu. Şiirlerinde en az erkeksiliği olduğu kadar kadar kadınsılığı da eleştirir:
..ellerim
Bu malzemenin üstüne güzel işlemeler yapar. Kocam
Bir kitabın sayfalarını çevirir de çevirir.
İşte şimdi evde birlikteyiz, akşam saatleri. (üç kadın)
Yukarıdaki adeta bir tablo gibi resmedilmiş pasajda, Leonard Cohen'in 'Is this what you wanted? ' (Bu mu istediğin?) adlı şarkısındakine benzer bir ev hali anlatılır: Erkekle kadının ruhları tarafından lanetlenmiş bir evde birlikte yaşamak!
Bir aile tablosu olarak, bu, gündelik politik propagandanın, manevi değerleri yücelten hristiyanlığın, haftalık kadın dedikodu dergilerinin propagandasını yaptığı 'mutlu aile' tablosunun tam karşıtıdır, mutsuzluğun resmidir adeta. Söz konusu toplumsal kurumlar, ideolojik yutturmacalar olunca Sylvia Plath'ın tepkisi çok sert, herhangi bir acıma duygusuna bile yer bırakmayacak denli katıdır.
Sylvia Plath geleneksel kadınsılığı hor gördü, kadının içine kapatıldığı erkek dünyasına tepkiyle yaklaştı. Kendisi ev işleri yaptığı, çocuk doğurduğu halde hiçbir zaman, yukarıda tarif edilen kadın olmadı. Tek bir örnek, Ted Hughes'un şiirlerini bir dergide görünce, hayran olduğu bu erkekle tanışmak için şehirler arası bir yolculuk yaptı ve evlenmeye varacak ilişkilerini başlattı. Belki teklifi de kendisi yapmıştır. (19)
Sylvia Plath'ın kadınsılığa karşı da mücadele eden bir feminizm önerisi vardır. Onun şiirlerinde, kadını köleleştiren bir kurum olarak ailenin acımasız bir eleştirisi yanında, kadının da boyun eğmişliğine karşı duyulan bir öfke var. Aşağıdakilerde de öyle:
Ben birinin karısıyım (üç kadın)
Bir erkeğinim ben (perde)
Onun belli belirsiz propagandasını yaptığı kadın bir ağaca benzer:
Dibi gördüm, dedi dişi. Ona dokundum, su taşıyan kalın kökümle:
Tam da korktuğunuz gibi gerçekten.
Ama ben korkmuyorum: Orada bulundum. (büyük ağaç)
İnsanın yüksekleri tecrübe edebilmek için derinleri de etmesi gerekiyor. Sylvia Plath meselini kadın erkek ayrımında değil, ve herhangi bir ayrımda değil, hayatın sınırlarında gezmede, hayatın bütünselliğinin tecrübesinde buluyor. Yağlı yemeklerden, kilo almaktan, hastalanmaktan kısacası geleceğimizi ve mitsel bedenimizi tehlikeye düşürebilecek her olasılıktan dehşetle korktuğumuz, bu, deyim yerindeyse, kendi-üstüne-kapanan-çağda, gittikçe daha az kimsenin hayatın sınırlarında dolaşmaya cesareti var. Sonsuza kadar koşmak zorunda kalmadan koşamam (arı buluşması) Diye yazarken, Sylvia Plath'ın sözünü ettiği hem bir özgürlük korkusu, hem de çağın vadettiği 'bilimle elde edilecek mutlak özgürlük' havalarından duyduğu endişedir. Bir ağaç bir kez köklerinden sökülünce nasıl oradan oraya savrulursa, öyle savrulduğunu duyumsamış olmalı. Topluma karşı iki çocuğuyla kaçacak yeri olmayan yalnız bir kadındır ve modern hayatta 'herşey değiştiği halde hiçbir şey kımıldamamaktadır'. (20)
Toplumsal Hayata Karşı
Dünya aşk şarkıları düzülecek veya ahlak söylevleri verilecek pembe bir dünya değildi. Dünya toplumu kimseyi öldürmedikleri halde, ajanlık suçlamasıyla, Ethel ve Julius Rosenberg'in elektrikli sandalyeye oturtuluşunu sakin sakin, adeta zevkle izlemekteydi (1953) . Sylvia Plath bunları yazdı:
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için
Ellerimi ayaklarımı çözmelerini -
Muhteşem bir striptiz.
Baylar, bayanlar
Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim. (bayan lazarus)
Sylvia Plath'a göre toplum ahmak değil, tersine sinsi ve saldırganlık boyutlarında ilgisizdi. Bunun için topluma ve kurumlarına karşı yönelttiği bütün eleştiriler kökten, acımasız ve şiddet doludur. Ondaki bu saldırganlık, sadece bir karşı-saldırıdır aslında. Babacım şiiri aşağıdaki mısralarla biter:
Köylüler seni zaten hiç sevmemişlerdi
Mezarına topuk vuruyorlar, üstünde dans ediyorlar şimdi.
Hep biliyorlardı zaten senin sebep olduğunu bütün kötülüklere.
Babacım, babacım, adi herif, bitirdin beni. (babacım)
Halk, harfiyen, belki sadece burada geçer Sylvia Plath' şiirlerinde: Babasının mezarı üstünde dans eden köylüler biçiminde. Tepkiyi neredeyse koklayabiliyorum.
Babaya da bir tepki sözkonusu elbette, bunun altında, önce büyük aşkına ölerek ihanet etmesi, kendini güvenecek birinden yoksun bırakmış olması, erkek olması, Alman kökenli olması gibi bir çok neden var. (21) Erkeklere karşı tepkisinin ve aslında bütün tepkisinin altında bir toplumsal sistem yatmaktadır.
Ellili yıllarda ABD toplumu erkeklerin egemen olduğu, kadınların moda dergilerinin ve evlerin içine, iş hayatının dışına hapsedildiği bir toplumdur. Sylvia Plath buna Bayan Lazarus'ta cevap verir:
Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim. (bayan lazarus)
Sylvia Plath'ın insandan umudu azaldıkca, yani özellikle son şiirlerinde, iyice belirginleşen tepkisi hep bir 'toplumun böyle oluşuna' karşı olmakta kesişti.
Sylvia Plath, evet, modern topluma tepki duydu, teşhir etti, uzaklaştı, yalnızlaştı. Özellikle son yıllarında çok yalnızdı, üstelik ne şairlerle beraber olabilecek kadar şairane, ne kadınlarla beraber olabilecek kadar kadınsıydı. Aşağıdaki alıntı ilk intihar girisiminin arkasından akıl hastanesi günlerini anlatıyor:
Üstüstüme kapaklandım
Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan solucanları (bayan lazarus)
Aynı şiirden yapılan yukarıdaki iki alıntı arasındaki farkı görmemek mümkün değil. Sylvia Plath'daki tepkinin kökenlerinde derin rahatsızlıklar var, büyük şiirinin altında büyük acılar. Burada belki Sylvia Plath'ın şiirlerinin biçimsel özelliklerinden biri hakkında bir kaç söz etmek gerekirse şunlar söylenebilir: Kimisi Sylvia Plath'ın şiirini 'bulmacalı' bulur, doğrudur. Bazı şiirlerinin dış yüzeyi bulmacalıdır, ama Sylvia Plath bunu kendini iletişime kapatmak için değil, veya bir kelime oyununa kapıldığı için hiç değil, tersine, okurla bir üst boyuta buluşabilmek icin yapar. Dış yüzeydeki bulmacalar, şiiri zorlaştırıp okuyanı bunaltıp tümden yitirmeyi de riske etmektedir elbette, ama bunu okuyanla daha kişisel bir ilişki kurabilme aşkına göze alır. (23) Eğer bir oyunsa bu, bulmacaların altındakı 'hakiki' bir hayatı yakalama, 'delirme' gibi derin acıları içeren yaşam tecrübelerini bulup çıkarma oyunudur.
Sylvia Plath şiiri de yer yer, anlatmadıklarıyla, dışarıda bıraktıklarıyla, yer yer de kişisel bulmacaların altında gizledikleriyle, bazıları belki de kendini hiçbir okurun eline teslim etmeyecek, kapalı imgelerle örülüdür. Bize bir vaadde bulunur giz. Eğer örtüyü kaldırdığımızda birşeyler bulabilmişsek, ne kadar zorlanmışsak o kadar değerli bir şeyler elde ederiz. Bu elbette ki sadece Sylvia Plath'ın eliyle oraya yerleştirdiği bir değer değil, öte yandan bizim arayış emeğimizle ortaya çıkarttığımız bir değer.
Dip Notları
(1) Elinor Wylie, Let No Charitable Hope, Collected Poems Of Elinor Wylie, New York, 1932. (Alıntılayan, Celeste Turner Wright, Women's Studies, Volume 7, Numbers 1/2, 1980, Gordon and Breach Science Pub., s:170)
(2) Robert Lowell, Ariel'e yazdığı önsözden, Harper & Row, New York, 1966. Robert Lowell sözlerini 'Ama çoğumuz korkakarak geri döneriz: Bu şiirler şarjörde altı kurşunla Rus Ruleti oynuyor.' diye sürdürüyor.
(3) David Smith'in çok güzel bir biçimde ortaya koyduğu gibi: 'Belki de Sylvia Plath'ı açıklayamazsak, kendimizin de açıklanamayacağını güvence altına aldığımıza inanıyoruz' (Dave Smith, Sylvia Plath, The Electric Horse, American Poetry Review, Ocak 1982) Bunun için, eğer bu yazı amaçladıklarına ulaşamazsa, insan olarak, bundan değil gocunmak, gizli bir gurur bile duyabiliriz.
(4) Alvarez'in iddiasına göre Sylvia Plath intihar ederken gerçekten ölmek istemedi. Alvarez iddiasını, Sylvia Plath'ın yazdığı notta doktorunun telefonunu bırakması ve o sabah eve yeni bakıcının gelmesini ayarlamış olmasına dayandırıyor. Kimbilir belki sevdiklerine bir uyarı atışı yapmak istemişti veya sadece ateşle oynuyordu.
(5) Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Çev: Orhan Koçak, Metis Yay, İstanbul, 1986.
(6) Noam Chomsky'nin Ocak 1995'te Melbourne Town Hall'da verdiği konuşmadan. 'Raporlara göre Amerika güdümlü hükümetleri işbaşına geçirmek için CIA 'altında çalışması gereken koşulların eşitsizliğinden' yakınıyordu, kendilerine karşı mücadele eden halk her zaman çoğunluktu ve fakirler her zaman zenginleri alaşağı etmek isterlerdi.
(7) Richard Sennett'in tanımladığı üç tür yalnızlığın üçüncüsü: 'Bir başına olmakla, yalnız olmak arasında fark vardır. Bu...başkalarının arasında, ötekilerin yaşamlarının yansımasından daha fazla bir şey olan bir iç yaşama sahip olmanın sezgisidir.' Michel Foucault, Dostluğa Övgü, Çev. Cemal Ener,Telos Yay., İstanbul, 1992, s:37.
(8) Pamela Annas, The Self In the World: The Social Context of Sylvia Plath's Late Poems, Women's Studies, Gordon and Breach Science Pub., Volume 7, Numbers 1/2, 1980, s:174
(9) ABD'de örgütlenmeye başlayan 'dürüst politika' savunucuları, ılımlı gözüken, fakat kapsamını düşündüğünüzde son derece radikal bir talebin peşine takılıp, halkın silahlanması ve gençliğin sokak çetelerinde örgütlenmesinden, tüketim çılgınlığı ve medya yarışından, insan toplumunun gittiği yer gibi varoluşsal sorunlara kadar politika üretmekteler. Örnek olarak bkz: Jim Wallis, The Soul of Politics, Fount Pub., New York, 1994.
(10) Michel Foucault, Özne ve İktidar, Çev.: Osman Akınhay, Edebiyat Eleştiri, Sayı 6/7, Yaz 1994, s: 112.
(11) Akıl Tutulması, s: 76.
(12) Ursula K. LeGuin, Karanlığın Sol Eli, Önsöz, Çev.: Ümit Altuğ, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1993, s: 14.
(13) Al Alvarez, The Savage God, A Study of Suicide, Weidenfield and Nicolson, Third Impression, London, 1972, s: 17.
(14) Akıl Tutulması, s: 86-87.
(15) Ted Hughes, Önsöz, Sylvia Plath, Collected Poems, Faber & Faber, London, 1989, s:13.
(16) Robert Graves, The White Goddess, Faber & Faber, London, 1961, s: 24.
(17) O yıllarda (Rus edebiyatında Dostoyevki'den beri varolan) ruhsal bunalımların İngiliz dili edebiyatına henüz girmediğini de yeri gelmişken belirtelim. Bu tür bir dil ve cesaret, İngiliz dili edebiyatına Robert Lowell'la geliyor; akıl hastanesi tecrübesini anlattığı 'Life Studies' (Hayat Çalışmaları) bu türün öncüsü. Lowell'ın şiir derslerine katıldıktan sonra Sylvia Plath'ın şiiri kabaran bir nehrin akacağı kanalını bulması gibi taşarak akıyor. Al Alvarez şöyle yazıyor: '(Sylvia Plath) ondan (Robert Lowell'dan) biçimini değil, bir özgürlük aldı... Lowell ona, o güne dek sadece şiirin dışında ilgisini çekmiş olan bir şeyin örneğini sundu ve üstüne boca etti: Cesaret.' (The Savage God, s: 20) Bu nedenle Sylvia Plath'ın şiirleri için konu seçimi gibi bir derdi yok, çünkü konu onun için dışsal bir nesne değil; içinde olduğu tek şey: Hayatı.
(18) Robert Lowell'ın Sylvia Plath'a yazdığı şiir şöyle: Sylvia Plath A miniature mad talent? Sylvia Plath, who'll wipe out the spit of your integrity, rising in the saddle to slash at Auschwitz, life tearing this or that, I am a woman? who'll lay the graduate girl in marriage, queen bee, naked, unqueenly, shaming her shame? Each English major saying, 'I am Sylvia, I hate marriage, I must hate babies.' Even men have a horror of giving birth, mother-sized babies spitting us half, sixty thousand American infants a year, U.I.D., Unexplained Infant Deaths, born physically whole and hearty, refuse to live, Sylvia... the expanding torrent of your attack. (Robert Lowell, History)
(19) Ted Hughes'u İngilterede tanıştığı, kadınlara karşı eşit davranabilecek derecede cesur tek erkek olarak tanımlıyor (The Silent Woman)
(20) Akıl Tutulması, s: 189-190.
(21) Şimdi şu yumurta-tavuk sorusu her zaman olacak elbette: 'Modern uygarlığa tepki duymak, bireyin psikiyatrik rahatsızlıklarını akıl dışı bir yer değiştirmeyle topluma yöneltmesi midir, yoksa birey bu psikiyatrik rahatsızlıkları, modern toplumun ona yönelttiği davranış silsilesinin bir sonucu olarak mı edinir? ' 'Her ikisi de' demek durumundayız, süreç şöyle gelişiyor Horkheimer'a göre: 'Çocukluktan gençliğe geçmekte olan bireyi koyu bir umutsuzluğa iten, akıl, benlik, tahakküm ve doğa arasındaki sıkı ilişkiyi, bunların neredeyse özdeş olduklarını belli belirsiz de olsa görmesi, sezmesidir. Ona öğretilen idealler ve bunların kendinde uyandırdığı özlemlerle boyun eğmek zorunda olduğu gerçeklik ilkesi arasındaki uzaklığı sezmektedir. Bunun sonucunda, tanrısallık, doğadan uzaklık ve sonsuz üstünlük havalarının ardında sadece daha güçlünün ya da daha kurnazın egemenliğinin yatmakta oluşuna karşı isyan etmektedir.... Bu genç insan tipi... kendisine öğretilenleri ciddiye alır.... Sürdürdüğü eleştiri de, hem teorik hem pratik olarak, çocukken taşıdığı pozitif inancın negatif bir tekrarıdır.' (Akıl Tutulması, s: 151-152) Sonuçta birey, toplum ideallerini ciddiye aldığı için kendini topluma karşı tek başına korunmasız bulur. Sylvia Plath'ın annesi ona yolladığı şiirlerinin şiddetinden korkar.
(22) Anlatmak istedikleriniz anlatma biçiminizi belirler. İşte bunun için Sylvia Plath'ın şiiri, sanki onunla kişisel bir ilişkiniz varmış, yakından tanıyormuşsunuz hissi uyandıyor. (Geçen gün televizyonun özel kanallarından birinde küçük kızının yüzünün yarısı bir köpek tarafından parçalanmış bir babayı kameraya konuşturuyorlar. Şu salakça soru: 'Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? '. Adam 'ben çok...' diyor kalıyor. Bir daha: 'çok....'. Herşeyin aşırı hızlı çekim geçtiği televizyonda adamın saniyelerce susuşu büyüyor. Cümlenin sonu gelmiyor. Gelemez de, adamın duyguları 'üzüntü' kelimesine sığmıyor ki 'üzgünüm' desin. Fakat, gene de bunu anlıyoruz, ama nasıl? Anlamlı susma sayesinde. Adam, susarak, dili iletişim aracı olarak reddediyor, o anki duygularını ifade etmekte kullanılacak bir araç olarak dili indirgemeci buluyor. Ama bunu yaparak yine de bir iletişimde bulunuyor. Duygularının kelimelerle iletilemeyecek kadar derin olduğunu hissettiriyor. Anlatmayarak anlatıyor bize.
(23) Sylvia Plath hayatını anlatıyor, genellikle aynı çizgide görülen Nilgün Marmara'dan aslında çok farklı: Nilgün Marmara hayatını anlatmadı, hayatı üstüne felsefe yaptı. Şu yanlış saptamayı yapıyor Sylvia Plath için: 'Sylvia Plath kendi varoluşunun ayrımının ne olduğunu bulmak ve onu dönüştürmek problemiyle ilgilidir.' (Nilgün Marmara, Bir Dişi Lazarus, Şiir Atı, Sayı: 4, Aralık 1987) Sylvia Plath daha önce, yanlış uygulanan bir elektro-şok tedavisi yüzünden denediği intihardan şans eseri kurtulmuş, akıl hastalığı teşhisiyle aylarca bir akıl hastanesinde yatmış bir insan; iki çocuk doğurmuş, kadınlığının farkında olan bir insan. Yaptığı saptama olsa olsa kendisi için geçerli. Sylvia Plath farklı olduğunun fazlasıyla farkında. Nilgün Marmara, Sylvia Plath'a bir ayna gibi bakmak, Sylvia Plath'ta kendini görmek istemiş.
© Araf
©1999, Esinti Dergisi - Tüm Hakları Saklıdır.
Hür türlü iletişim için: bilgiesintidergisi.8m.com
SYLVIA & TED HAKKINDA-1
-
2. ted hughes'ın edebi hayatı sylvia plath ile birlikte başlar. 26 yaşında üniversitede şiir dergisi çıkarırken fulbright bursu ile ingiltereye gelmiş olan plath ile tanışır, bir sene içinde evlenirler, onun ilk şiirlerini derleyip dergilere gönderen de plath'tır. çift amerikaya taşınır, plath yazmak için akademik kariyerinden vazgeçer. çift ingiltereye geri döner, plath çocuklarına bakmak için edebiyattan vaz geçer. evlendikten 7 sene sonra ayrılırlar. plath bir sene sonra intihar eder.
ted hughes çocuklarını yanına alır, bundan sonra uzun süre çocuk şiirleri ve öyküleri yazar, yetişkinler için yazı yazmaz. ilginç ve trajik bir durumdur ki hughes'un sevgilisi assia da bir yaşındaki kızları ile birlikte intihar eder. hughes bir çiftçinin kızıyla evlenir, iran'a gider döner, sonra kendisini yazıya ve çiftçiliğe verip ortadan kaybolur.
1984'te philip larkin'den poet laureate'liği devralır, bu sıfat altında kraliyetle ilgili şiirlerin yanında çevrecilik temalı şiirler yazar.
1998'de sylvia plath'la ilgili şiirleri birthday letters adı altında yayınlanır, hughes 35 senedir hakkındaki sessizliğini koruduğu ilk karısına şiirleriyle seslenmektedir. 68 yaşında kanserden ölür.
you were the jailer of your murderer -
which imprisoned you.
and since i was your nurse and your protector
your sentence was mine too...
*
birthday letters'da sylvia plath'a seslenmeyen iki şiirden biri olan 'the dogs are eating your mother' plath'ın çocuklarına ve plath fanatiklerine seslenmektedir:
who will remember your fingers?
their winged life? they flew
with the light in your look.
your son's eyes, which had unsettled us
with your slavic asiatic
epicanthic fold, but would become
so perfectly your eyes,
became wet jewels,
the hardest substance of the purest pain
as i fed him in his high white chair.
day by day his sister grew
paler with the wound
she could not see or touch or feel, as i dressed it
each day with her blue breton jacket.
the wolves lifted us in their long voices.
they wound us and enmeshed us
in their wailing for you, their mourning for us.
they wove us into their voices. we lay in your death.
in the fallen snow, under falling snow.
as my body sank into the folk-tale
where the wolves are singing in the forest
for two babes, who have turned, in their sleep,
into orphans
beside the corpse of their mother.
şiirin bu bölümünde hughes plath'ın mezartaşına her yeniden yapılışında saldırıda bulunup ismini hughes'ın yaptırdığı mezardan silen fanatiklere seslenmektedir:
i buried her where she fell.
you played around the grave. we arranged
sea-shells and big veined pebbles
carried from appledore
as if we were herself. but a kind of hyena came aching upwind.
they dug her out. now they batten
on the cornucopia
of her body. even
bite the face off her gravestone...
so leave her.
let her be their spoils...
think of her better
spread with holy care on a high grid
for vultures
to take back into the sun. imagine
these bone-crushing mouths the mouths
that labour for the beetle
who will roll her back into the sun.
(eowyn, 10.07.2001 12:13)
3. sylvia plath'ın intiharından sorumlu tutulan koca. gun ısıgına cıkan* mektupları pek cok seyi ele verecek.
SYLVIA & TED HAKKINDA-2
-
The Times'dan edebiyat dünyasına dair bir haber. Ünlü şair Ted Hughes demiş ki 'Ben olmasaydım Sylvia Plath (yani merhume karısı) kendi başına bir halt olamazdı'. Ted Hughes, sürekli olarak, şair karısı Sylvia Plath'ın intihar etmesinden sorumlu tutulur. Hughes, kayınvalidesine,1975'te yazdığı bir mektupta 'Ben olmasaydım Sylvia okulunu bile bitirmezdi' demiş. Hughes'un mektupları iki sene önce halka açılmıştı. Bu ifadeler de oradaki 2.5 ton ağırlığında yazının içinde yer alıyor.
-
Bu önde gelen İngiliz şairin dilimizde 'Seçilmiş Şiirler' (Adam Yayınları) ve birkaç gün önce yayımlanan 'Doğumgünü Mektupları' (Yapı Kredi Yayınları) adlı iki şiir kitabı bulunuyor. Esrar şimdi sonsuza kadar çözülmemiş olarak kalacak!
Sırlarıyla birlikte öldü
Ünlü İngiliz şair Ted Hughes 68 yaşında kanserden öldü. Hughes, karısı Amerikalı şair Sylvia Plath'in intiharından sorumlu tutularak yaşadığı yılları büyük bir suskunluk içinde geçirmişti
OSMAN ÇAKMAKÇI
İSTANBUL - Geçtiğimiz perşembe günü ajanslardan şöyle bir haber geçti: 'Kuşağının önde gelen yazarlarından İngiliz Kraliyet Şairi Ted Hughes çarşamba günü 68 yaşında kanserden öldü.' Ted Hughes herkesten gizlediği hastalığıyla 18 ay mücadele etmiş ama sonunda yenik düşmüştü. Bu ölümle biribiri peşisıra ölen büyük şairlere-Allen Ginsberg, Octavio
Paz- bir yenisi daha eklendi. Ted Hughes'un ölümü cümlenin sonuna konulan noktalardan biridir.
Ted Hughes 1930'da İngiltere'nin Mytholmroyd kasabasında doğdu. 1957'de yayımladığı ilk şiir kitabı 'Hawk in the Rain' (Yağmurda Atmaca) ile genç yaşına rağmen büyük bir başarı ve ün kazandı. O dönemde Sylvia Plath ile evliydi. Kendisi de şair olan Sylvia Plath ile birlikteliği, ayrılmalarından sonra Plath'in havagazıyla intihar etmesiyle birçok sert tartışmanın odağı oldu. Bu intihar onu feministlerin hedefi yaparken, Sylvia Plath feministlerin ikonu oluyordu. Ama trajedi Plath'in ölümüyle bitmedi:
Ted Hughes, uğruna karısını terk ettiği Asia Wevill'den de ayrıldı. Wevill de, tıpkı Plath gibi, ama bu kez Hughes'dan olan iki yaşındaki kızıyla birlikte havagazıyla intihar etti. Bu trajik olay Ted Hughes'un 'esrarengiz' kişiliğini daha da gölgeledi. Sylvia Plath vakfının yöneticiliğini yaparken Plath'in güncesinin bazı kısımlarını, özellikle ölümünden önceki son birkaç günde yazdıklarını 'düzeltmek' ve 'ortadan kaldırmak'la suçlandı. Şair, Sylvia Plath ile evliliği hakkında hiç konuşmadı. Ancak birkaç ay önce Sylvia Plath için yazdığı şiirleri 'Birthday Letters' (Doğumgünü Mektupları) altında yayımlayarak bu suskunluğunu bozdu. Kitap 100 bin satış rakamına ulaşarak tartışmaları yeniden alevlendirdi.
1984'te İngiliz Kraliyet şairi olan ve adı 20. yüzyılın büyük şairleri T. S. Eliot ve W. H. Auden ile birlikte anılan Ted Hughes İngiliz şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir şairdir. Ancak bu geleneği çok iyi özümseyerek günümüz yaşamına derin eleştiriler getirmiştir. Doğaya karşı tavrı duygusallıktan uzak bir nesnelliği barındırır. Özellikle 'Crow' (Karga, 1971) ve 'River' (Irmak, 1984) şairin şaheserleridir. Bu önde gelen İngiliz şairin dilimizde 'Seçilmiş Şiirler' (Adam Yayınları) ve birkaç gün önce yayımlanan 'Doğumgünü Mektupları' (Yapı Kredi Yayınları) adlı iki şiir kitabı bulunuyor. Esrar şimdi sonsuza kadar çözülmemiş olarak kalacak!
-
ŞİİRİN KANI
Feministlerin kahramanı olarak Plath
Katherine Viner
YAZILANLAR
Nisan 2002
Sylvia Plath, edebi yeteneğinin zirvesinde, kocası tarafından terk edilmiş, haftalar sonra boşanacak ve çocuğunu tek başına yetiştirecek bir kadın olarak 11 Şubat 1963'te intihar etmemiş olsaydı da, feministlerin kahramanı olurdu. Aşkı ve ölümü yazmıştı, tutkuyu ve bebekleri, plasentaları ve yaraları ve öfkeyi; kadınlık deneyimini dile getirdi ve daha sağlığında, önceden çok az kadının başarabildiği bir tarzda şöhreti yakaladı.
Fakat iki çocuğu uykudayken havagazını açarak intihar etti. Otuz yaşındaydı ve sanatı için öldü; gençti, darmadağın olmuştu, intiharından önce kaleme aldığı o yırtıcı şiirleri, yaşlılıkla ya da gönül rahatlığıyla pişmiş değildi. ('Edge'de şöyle yazıyordu: 'The woman is perfected./Her dead/Body wears the smile of accomplishment' - ölümünden altı gün önceydi bu.) O gün bugündür onun eserlerine baktı kadınlar ve kendilerini görüp tanıdılar; belki hepsinde aynı zihinsel istikrarı bulamadılar ama, aşırı uçlarına vardırılmış ihtiras ile ıstırabı anladılar, bunlardan korktular.
Ted Hughes'un kötü adam olarak görülmeye başlamasının sebebi, kendine zor bakabildiği bir zamanda Plath'ı iki çocukla birden bırakıp gitmiş olması değildir yalnızca. Plath'ın yazıya döktüğü zalimliği de değildir: 'The vampire whoÉ /Édrank my blood for a year/Seven years, if you want to know.' Hughes'un bir doğa şairiyken feministlerin düşmanı haline gelmesi, Plath'ın ölümünden sonra olanlardandır.
Boşanma işlemleri başlamış olsa da, Plath öldüğü sırada Hughes hâlâ onunla evliydi, dolayısıyla edebi mirasından o sorumlu oldu. Karısı öldüğü sırada başka bir kadınla -Assia Wevil'la- yaşıyor olmasına rağmen, Plath'ın şiir ve düzyazı bütün eserlerinin denetimi Hughes'a geçmişti. (Wevill da 1969'da, Hughes'dan olan çocuğunu da beraberinde ölüme götürerek intihar edecekti.) Hughes'un talimatı üzerine Plath'ın yazılarının bir bölümü, Massachusetts'taki Smith College'ın Nadide Kitaplar Salonu'nda 2013 yılına kadar kilit altında tutulacak; başka bir grup yazısı da Plath'ın annesiyle erkek kardeşinin ölümlerinden önce yayınlanamayacak. Son romanı Double Exposure'ın 130 sayfalık müsveddesi, Hughes'a göre '1970 dolaylarında bir tarihte kaybolmuş; ' Hughes, Plath'ın güncesinin Britanya'da yayınlanmasına da izin vermemiş, gerçi şimdi, önümüzdeki sene yayınlanacağını söylüyor; ayrıca Hughes'u eleştiren hiçbir biyografi yazarının, eserinde Plath'ın şiirlerinden alıntı yapmasına izin verilmiyor. (Bu, sözgelimi Linda Wagner-Martin'in 1987 tarihli kitabındaki gibi abes durumlara da yol açmıyor değil: Tek satır şiire yer vermeyen bir biyografi.)
Asla yayınlanamayacak olan iki defter, 1959'un sonlarında başlayıp Plath'ın ölümünden üç gün öncesine kadar geliyor; Hughes, bunlardan ikincisini yaktığını kendi ağzıyla itiraf etti. 'Defteri yok ettim, çünkü çocukların onu okumak durumunda kalmasını istemiyordum (o günlerde, unutmanın, hayatta kalmak için elzem olduğuna inanırdım) ,' demiş. 'Kaybolmuş' olan ikincisi ise 1962'nin sonbaharında, Plath'ın her sabah 5'te kalkıp hayatının en güzel şiirlerini yazdığı dönemi kapsıyor - bunlar arasında 'Daddy,' 'Lady Lazarus,' 'Medusa' ve 'Tulips' var. 'The blood jet is poetry/There's no stopping it,' diye yazmış o günlerde.
Plath'ın sevenleri, o kanın fışkırmaya devam etmesine izin vermediği için asla affetmeyecekler Hughes'u. Fakat bu yeni derlemeyi görünce, Hughes'un ona gerçekten değer verdiğine ikna olup olmayacaklarını merak etmemek de elde değil. Doğumgünü Mektupları öyle çok şefkat içeriyor ki: 'While I held you and kissed you and tried to keep you/From flying about the room' - Hughes'un, o günden geçmişe baktığında, eski karısına duyduğu tutkunun açık bir işareti bu. Şiirlerin serbest ve coşkulu bir üslubu var ki bu da, kuşları ve saray doğumlarını anlatarak geçen onca yıldan sonra gerçekten heyecan verici. Ama Hughes'un 35 yıl süren sessizliğini açıklamıyor bu dizeler; Plath'ın mirasını suiistimal etmesini açıklamıyor ve tabii bir de, son sözü Ted Hughes'un söylediği anlamına geliyor. Ölmüş karısı konuşamaz ki.
SYLVIA & TED HAKKINDA-3
Sylvia Plath, Ted Hughes'tan olan iki çocuğu ile...
Sylvia Plath’ın intiharına ilişkin yeni ipuçları
Ünlü Amerikalı yazarın intiharında “kullandığı anti depresan ilacın ters etkisinin rol oynamış olabileceği” iddia edildi.
AA
6 Ağustos— Ölümünün üzerinden 38 yıl geçmesine rağmen intiharı hala tartışılan Plath’a ilişkin yeni ipuçlarına, eşi Ted Hughes’un mektupları vasıtasıyla ulaşıldı. Uzun yıllar, Plath’ın ölümünden Ted Hughes suçlanmıştı.
İngiliz “Sunday Telegraph” gazetesi, Plath’ın yine şair olan eşi Ted Hughes’un İngiliz Kütüphanesi tarafından ele geçirilen 143 mektubundan birinde, Plath’ın ölümüne ilişkin ayrıntılar hakkında bilgi verdiğini aktardı. Hughes tarafından Keith Sagar’a yazılan mektupta, Plath’ın intiharındaki ana faktörün, aldığı yanlış ilaç olduğu belirtiliyor. Plath’ın daha önce de anti depresanlara ters tepki verdiğini anlatan Hughes, bu ilaçları karısına, nasıl etkileyeceğini bilemeyen bir doktorun salık verdiğini belirtti.
Mektubunda Plath’ın kullandığı ilacın adını açıklamayan Hughes, bu ilacın İngiltere’de farklı bir adla satıldığını, Plath’ın ilacı daha önce ABD’de kullandığını ve ters tepki verdiğini yazdı. Hughes, ilacın etkisinin 3 saat sürdüğünü ve Plath’ın bunu bildiğini de açıkladı. Ted Hughes’un bir mektubunda da, intiharından önce araları bozuk olan Plath’la yeniden barışma arzusunda olduğu ifadesi yer alıyor. 1963 yılında 30 yaşında intihar eden Sylvia Plath’ın Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında intiharı konu alan “Sırça Fanus’ adlı romanının yanı sıra “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı”, “Sylvia Plath’ın Günceleri” ve “Ariel” gibi kitapları bulunuyor. Hughes’un ise son olarak Plath için yazdığı “Doğumgünü Mektupları” adlı şiir kitabı Türkçe’ye kazandırılmıştı.
Kayıt Tarihi : 26.5.2004 03:52:00





- Savaş
- Para
- Peygamber
- Politika
- Özgürlük
- Dolunay
- Doğum Günü
- Doğa
- Deniz
- Sevinç
- Araba
- Anne
- Bayram
- Aile
- Allah
- Yağmur
- Hüzün
- İslam
- İhanet
- Hayvan
- Şiir
- Tanrı
- Ayrılık
- Barış
- Dost
- Eğitim
- Atatürk
- Gurur
- Güzellik
- Evlilik
- Kedi
- Köpek
- Kin
- Mutluluk
- Müzik
- Türkiye
- Tarih
- Umut
- Şehir
- Günaydın
- Çocuk
- Okul
- Ölüm
- Çevre
- Çanakkale
- İstanbul
- Kadın
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!