Ben bozkırın çocuğuyum.
Rüzgâr bana ninni söyledi,
Toprak adımı ezberledi,
Gökyüzü ilk öğretmenim oldu.
Bir kartalın kanadında
Özgürlüğü gördüm.
Bir kurdun bakışında
Sadakati...
Ve sessizliğin içinde,
İnsanın en büyük savaşını.
Çünkü insan,
En çok kendisiyle dövüşür.
Çocukluğum,
Yarım kalmış türküler gibiydi.
Kimi zaman ekmek kokusunda,
Kimi zaman yağmurdan sonraki toprakta,
Kimi zaman da
Babamın suskun yüzünde buldum hayatı.
Babalar konuşmaz.
Onlar,
Ellerini konuştururlar.
Nasır,
Alın terinin alfabesidir.
Ben o alfabeyi okuyarak büyüdüm.
Sonra şehirler çıktı karşıma.
Yüksek binalar...
Parlak tabelalar...
Kalabalık caddeler...
Ama hiçbirinde
Bir bozkır akşamının huzuru yoktu.
İnsan çoğaldıkça
Yalnızlık büyüyordu.
Herkes birbirine yakındı.
Kimse kimseye değmiyordu.
Bana dediler ki:
"Başarmak istiyorsan
Kalabalığın istediği gibi yaşa."
Gülümsedim.
Çünkü kartallar,
Serçelerin alkışına göre uçmaz.
Çok insan tanıdım.
Parayla büyüyenleri...
Makamla yükselenleri...
Korkuyla susanları...
Ve yalnızca vicdanıyla ayakta kalan birkaç kişiyi...
Ömrüm bana şunu öğretti:
Bir insanın gerçek boyu,
Ayakta durduğu yerde değil,
Eğilmeyi reddettiği anda ölçülür.
Adalet...
Onu mahkeme duvarlarında arayanlar oldu.
Ben,
Yaşlı bir adamın titreyen duasında gördüm.
Bir annenin gözyaşında...
Bir çocuğun kırılan oyuncağında...
Adalet bazen
Kaybolan bir cüzdanı sahibine götüren
Adsız bir gençtir.
Bazen de
Kimsenin görmediği yerde
Yalan söylememektir.
Çünkü dünya,
Büyük kahramanlıklarla değil,
Küçük doğrularla ayakta durur.
Ben göğe inanırım.
Çünkü gök,
Kimseyi kayırmaz.
Zengine de aynı yağmuru yağdırır.
Fakire de...
İyiye de...
Kötüye de...
İnsan olmanın yükünü
Herkese eşit dağıtır.
İşte bu yüzden
Başımı her kaldırdığımda,
Bir mahkemenin değil,
Bir sonsuzluğun altında olduğumu hissederim.
Yol...
Bana en sadık dost oldu.
Ben yürüdükçe
Korkularım geride kaldı.
Yeni şehirler gördüm.
Yeni diller...
Yeni insanlar...
Ama anladım ki,
En uzun yol,
İnsanın kendi içine yaptığı yolculuktur.
Bir gün
Sınırların ötesine geçeceğim.
Belki başka bir ülkede
Sabah kahvemi içeceğim.
Kimse adımı doğru söyleyemeyecek.
Ama önemli değil.
Çünkü insanın adı değişebilir.
Vicdanı değişmez.
Memleket yalnızca doğduğun yer değildir.
İçinde doğrulabildiğin yerdir.
Bir ihtiyar gördüm.
Bankta oturuyordu.
Elinde eski bir baston...
Gözlerinde bütün mevsimler...
Bana dedi ki:
"Evlat...
Hayat,
Haklı çıkma yarışı değildir.
İyi kalabilme imtihanıdır."
İşte o gün
Yıllardır aradığım cümleyi buldum.
Bir ağacı seyrettim.
Ne kadar büyürse büyüsün,
Meyvesini
En aşağıdaki insana uzatıyordu.
İnsan da öyle olmalı.
Yükseldikçe
Eğilmeyi unutmamalı.
Ben kahraman olmadım.
Olmak da istemedim.
Kahramanların heykelleri dikilir.
Ben ise
Bir çocuğun duasında,
Bir dostun tebessümünde,
Bir yaşlının hatırladığı iyilikte
Yaşamak istedim.
Bir gün
Bütün yollar bitecek.
Ayak izlerimi yağmur silecek.
Adımı zaman yavaşça unutacak.
Belki bir mezar taşında
Birkaç harf kalacak geriye.
Ama biliyorum...
Eğer bir insan,
Benimle karşılaştıktan sonra
Bir haksızlığa sessiz kalmamayı öğrendiyse...
Bir ağacı kesmeden önce
Bir kez daha düşündüyse...
Bir yabancıya tebessüm ettiyse...
Ben kaybolmam.
İnsan,
Hatırlandığı kadar değil,
Bıraktığı iyilik kadar yaşar.
Ey Bozkır...
Ey göğün sonsuz kubbesi...
Ey rüzgâr...
Bir gün beni de çağıracaksınız.
O gün geldiğinde
Arkamda saraylar bırakmayacağım.
Servetler de...
Unvanlar da...
Sadece yürüdüğüm yolları,
Sevdiğim insanları,
Ve eğilmeyen bir vicdanı...
Çünkü sonunda anladım:
İnsan,
Topraktan gelir.
Göğe bakarak yaşar.
Ve ardında bıraktığı adımlarla
Sonsuzluğa karışır.
Ben de o gün,
Son kez başımı kaldırıp
Mavi göğe bakacağım.
Ve hiçbir pişmanlık taşımadan,
Şöyle diyeceğim:
"Ey sonsuz gök...
Bana verdiğin ömrü,
Korkuya değil;
Onura harcadım.
Şimdi rüzgâr nereye eserse,
Ben de oraya gidiyorum."
Sabit Süreyya Sirer
Kayıt Tarihi : 18.07.2026 13:01:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!