Akşamın en kırılgan saatleriydi.
Gün, turuncu bir hüzünle gökyüzünden çekilirken şehir yavaşça susuyordu. İnsan kalabalığının içinden geçen o tanıdık yalnızlık, omzuma usulca dokundu. İşte tam o anda anladım — özlemek, birinin yokluğu değilmiş sadece; bazen insanın içinde büyüyen görünmez bir varlıkmış.
Seni ilk ne zaman özledim, bilmiyorum. Belki sesin bir gün beklediğim kadar erken gelmediğinde, belki de adını içimden geçirirken kalbimin gereğinden fazla dikkat kesildiğini fark ettiğimde… Çünkü özlemek, çoğu zaman fark edildiği anda başlamaz; tıpkı toprağın altında sessizce ilerleyen kökler gibi, derinlerde büyür önce.
Bir sabah fırının önünden geçtim. Taze ekmek kokusu sokağa yayılmıştı. İnsan o kokuyu alınca çocukluğunu hatırlar ya — ben seni hatırladım. Meğer özlemek biraz da böyleymiş: Herkes için sıradan olan bir şeyin, senin kalbinde tek bir insana açılması.
Aramızda dağlar, denizler, şehirler var… Ama kalplerimizde tek bir aşk, her şeyi aşan. Zaman ve mesafe, aşka ket vurmak isterken, biz her gün yeniden doğuyoruz özlemle, umutla.
Her sabah uyandığımda, senin varlığınla başlıyor günüm. Uzaklarda bir yerlerde, belki sen de aynı gökyüzüne bakıyorsun. Aynı rüzgar değiyor yüzüne, belki de benim nefesim gibi. Dokunamasam da, bilirim ki o an seni hissederim.
Mektuplar yazıyorum sana, kalemim her bir harfe hasret dokuyor. Sanki kelimeler yetmez seni anlatmaya; ama yine de her satırda seni yaşıyorum. Satır aralarında gülüşün saklı, cümlelerin sonunda gözlerin parlıyor. Oysa biliyorum, kağıt da mürekkep de seni getiremez yanıma. Ama aşk bu; bazen yalnızca bir hayal bile yeterli, seni yeniden yaşamaya.
Ay ışığı, gecenin koynunda usulca gezinirken, bir kadeh viskiyi dudaklarıma götürdüm. Kendi içimde yitirdiğim zamanları hatırlatıyordu bu amber rengi sıvı—tıpkı tarih öncesinden fısıldayan bir taş gibi. Tıpkı, Neolitik çağda bir avcının kamp ateşi başında anlatılan eski mitleri dinlerken, uzaklara dalıp gitmesi gibi…
Sen de bir izdin, Paleolitik duvar resimlerinde kaybolmuş bir av sahnesi gibi. Ellerimizin birbirine değdiği günler, ilk insanın mağara duvarına kazıdığı figürler kadar kalıcı ve bir o kadar hüzünlüydü. Parmak izlerimizi taşlara bırakmıştık, ama hangi rüzgâr savurdu seni, hangi çağın selleri aldı götürdü?
Viski, bozkırda unutulmuş bir medeniyet gibi içimi yakıyordu. Senin kokun, bereketli hilalin taş ocaklarında yankılanan çekiç sesleri kadar kadimdi. Göbeklitepe’nin taşları gibi suskundun, ama varlığın hala oradaydı; gölgesiz bir güneş gibi içimde asılı.
Bir kadın düşünün, dört bir yanı yasaklarla çevrili bir coğrafyada doğmuş. Düşünceleri baskılanmış, hayalleri zincire vurulmuş, istediği gibi bir hayatı yaşayamamış. Ancak içindeki ateş hiç sönmemiş.
Bu kadın bir gün karar verir. Kendi kaderini yazmaya, yasaklara karşı durmaya, sessizliği yırtıp sesini duyurmaya. Kalemiyle, sözleriyle, adımlarıyla… Kendi yolunu açmaya.
Etrafındaki engelleri aşarken yorgun düşse de, pes etmez. Çünkü bilir ki bir kadının özgürlüğü, sadece kendisinin değil, kendisinden sonra gelenlerin de yolunu aydınlatacaktır.
Soğuk ve şehirlerarası
otobüslerde unuttum çocukluğumu,
avucumda eski bir bilet,
camda geçmişin buğusu…
Ve yan koltukta,
hiç tanışmayacağım insanların
"Ey ruhumun diğer yarısı, ey gurbetimin başkenti...
Bu mektup, vuslatın haram kılındığı bir iklimden, ebediyetin serinliğine yazılmış bir davetiyedir. Bil ki; aramızdaki surlar taştan değil, kaderin o aşılmaz ve dilsiz iradesindendir. Seni sevmek, bir dengbejin en tiz perdede nefesinin kesilmesi ve o sükutta saklı olan o muazzam feryadı duymaktır.
Şimdi üzerimize zifiri bir gece gibi çöken bu firak, aslında ruhlarımızın birleşmesi için kurulan o mukaddes çarmıhtır. Ben senin adını anarken, bir imparatorluğun yıkılışındaki o mağrur sessizliği kuşanıyorum. Bedenim bu zindanda çürürken, kalbim senin hayalinle yedi iklim, dört köşeyi tavaf eden bir derviş hırkasıdır.
Zamanın nasır tutmuş parmakları arasında bir tespih tanesi gibi çekilen o eski mevsimde, ruhun sarayları henüz hıyanetle tanışmamıştı. Biri; şafağın en bakir ışığından süzülmüş bir asalet, diğeri ise karanlığın bağrında bir kandil gibi yanmaya ant içmiş bir sadakatti. Onlar, aynı kalbin iki ayrı yarısında mahpus, birbirine akamayan iki ırmak gibi hırçındılar.
Gecenin tenine sinmiş o yanık dengbej çığlıkları yükselirdi Botan’ın sinesinden. Bir klamın en içli yerinde, gırtlağın o mahir titreyişinde saklıydı onların sızısı. Dengbejin sesi, sadece bir ezgi değil; bin yıllık bir gurbetin, toprağa düşen ilk cemrenin ve kavuşamayan parmakların feryadıydı. O ses ki; "Lo" dediğinde sarsılan dağlar, "Lê" dediğinde diz çöken ovalar şahitti bu yangına.
"Aşk, bir klamın en tiz perdesinde nefesin kesilmesidir; zira söz biterse ruh konuşur, ruh konuşursa dünya susar."
Ey bâd-ı sabâ, hâtırımı yârana ilet,
Gam yüküyle dolmuşum, bir hâlime nazar et.
Seher vakti açılmış gül yüzlü dilberimin,
Lâlezâr-ı aşkında bir âh ile perişanım.
Câm-ı aşkı sunarken mestâne nazar eyle,
Hasret, sevdanın en derin yarasıdır. Bir kez düştü mü kalbe, zamanla büyür, kök salar. Öyle bir sevda ki bu, her anı özlemle, her nefesi hasretle dolu… O ve ben, ayrı diyarların iki yalnız yolcusuyuz, ama kalplerimiz hep aynı ritimde atar.
Onu her düşündüğümde, içimde bir sızı uyanır. Gözlerimi kapattığımda yüzü belirir, bir zamanlar bana gülümseyen o parlak bakışlar... Ama şimdi, o gülümsemenin ardında kilometreler, belki de hiç aşamayacağımız yollar var. Her gün yeniden doğan bir özlem, geceleri içime işleyen bir sessizlik…
Mektuplar yazıyorum ona, her satırında özlemle dolu cümleler. Ellerim titreyerek kağıda dokunuyor, sanki ona dokunurmuşçasına. Her harfi özenle seçiyorum, çünkü kelimeler yetmiyor bazen bu hasreti anlatmaya. Kağıda dökülmeyen onca şey var, ama bilirim, o da kalbinde hisseder her kelimenin ardındaki duyguyu.
Bir akşamüstüydü seni ilk içime alışım,
gökyüzü turuncudan sabra dönüyordu.
Kuşlar yeryüzüne değil, kalbime konuyordu sanki;
çünkü insan bazen
birini görmez —
ona doğru açılır.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!