Aslında okurların pek çoğunda genellikle bir "konuyu okumaya hazır oluş yoktur". Sanki gündelik aşinalığın içinde bir duygu seli okur gibi her yazıyı okumaya yöneliyorlar. Bu kez de açık yaz. Anlaşılır yaz. Halkın seviyesine göre yaz deniyor.
Bir okurun aşina olmadığı yazı tipine ve anlatım tipine yönelim yapması yanlış mı? Kesinlikle hayır. Yeter ki okur karşılaştığı eksikliğini anlaşılır yaz demek yerine eksikliğini ölçüştüğü noktayı ikameye hazır olsun. Üstelik te düşünce fikir yazıları ise fikir yazıları öyle duygusal yazılar okunur rahatlığında ve tatlılığında değildirler.
Başta sıkıcı eziyet vericidir. Yazı satır satır kim, kez düşüne düşüne tekrarlarla okunduğunda tadına doyum olmaz. Fikir yazısı tıpkı bir duygu yazısın keyfiyetine dönüşerek yeni bir keyfiyet ortaya koyar. Düşünce yazılarının konularına hazır olmayış okurdaki çok büyük eksikliktir. Hemen hiç tereddüt etmeden ön yargılarıyla konuya karşı koyarlar. Konuya karşı oluş yanlış değildi. Yanlış olan bilgi sahibi olmadan ön yargılı fikir sahibi olunmasının yanlışlığıydı.
Bu tür okurlar anlayamamayı bir anlama eleştirisi gibi ortaya koyarlar. O zamanda siz belli bir düzey olgunlaşmalarını beklemekten başka cevap verme gereği bile duymazsınız. Gelelim ana konumuza.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...



