Aşk Nedir? Şiiri - Salim Diyap

Salim Diyap
308

ŞİİR


20

TAKİPÇİ

Aşk Nedir?


AŞKIN ONTOLOJİSİ VE MÜLKİYET ELEŞTİRİSİ: RASYONALİTEYİ AŞAN BİR VAROLUŞ HALİ

Aşkın Ontolojik Temelleri Ve Mülkiyetle Çatışması

1. Aşkın Ontolojik Temeli: Sevgi Birikiminin Nitelik Kazanması

Aşk nedir sorusuna verilecek yanıt, onun sevgiyle olan karmaşık ilişkisini çözümlemekten geçer. Aşk, sevgiden bağımsız, ani bir vurgun ya da kontrol edilemez bir tutku değildir. Tam aksine, aşk, bireyin yaşamı boyunca çeşitli nesnelere, varlıklara ve deneyimlere yönelttiği sevgilerin tarihsel bir birikiminin sonucunda ortaya çıkan yoğunlaşmış bir duygulanım halidir. İnsan, âşık olduğu kişiye yönelttiği sevgide, aslında kendi duygusal tarihini, içsel birikimlerini ve varoluşsal sorumluluğunu da ona sunar. Âşık, maşukta yalnızca bir bireyi değil, sevdiği kuşu, çocukluğu boyunca bağlandığı denizi, huzur bulduğu toprağı, gölgesinde oturduğu ağacı ve kalbinde yer eden tüm güzellikleri görür. Bu perspektiften bakıldığında, insanın çocukluğunda sevdiği bir kuş, bir deniz manzarası, bir ağacın gölgesi ya da bir kitap, ileride âşık olacağı kişinin şahsında yeniden vücut bulur. Âşık, maşukta yalnızca o anki bireyi değil, kendi duygusal tarihinin izlerini, özlemlerini ve bağlanma biçimlerini görür (Fromm, 1995). Bu anlamda aşk, bir yansıtma ve simgeleştirme sürecidir. Dolayısıyla aşk, bu sevgilerin konsantre biçimde tek bir varlıkta yoğunlaşmasıdır.

Bu yaklaşım, aşkı pasif bir duygu olmaktan çıkarıp aktif bir üretim sürecine dönüştürür. Sevgi, bu üretimin ham maddesidir. İnsan, sevgi üreterek, emek vererek, paylaşarak ve anlam yükleyerek duygusal bir sermaye biriktirir. Aşk ise bu birikimin belirli bir kişide yoğunlaşarak niteliksel bir sıçrama yapmasıdır. Bu bağlamda aşk, bir duygudan ziyade, sevgiyi var eden emeğin, birikimin ve değer dünyasının toplamıdır. Sevgide biriken nicelik, aşkın nitelik kazanmasını sağlar. Bu nedenle aşk, üretimsel bir eylemdir; pasif değil, emek isteyen bir süreçtir. Bir insanın aşkını sürdürmesi, bu sevgisel birikimi her defasında yeniden üretmesiyle mümkündür. Aşk, kendiliğinden akan bir nehir değil, sürekli beslenmesi gereken bir kaynaktır.

Aşk, bireyin yaşam boyu edindiği sevgi repertuarının bir yansımasıdır. Bu nedenle, bir insan için aşk varsa; o aşk yalnızca bir kişiyi değil, aynı zamanda tüm sevdiklerini temsil eder. Aşkta ulaşılamayan şeyler — bir çocukluk anısı, bir manzara, bir özlem — maşuk üzerinden yeniden inşa edilir. Âşık, her vakit ulaşamadığı sevdiklerine aşk aracılığıyla temas eder, aşkının şahsında yaşar, paylaşır ve onları hisseder. Bu yönüyle aşk, geçmiş ile şimdiyi, özlem ile arzuyu aynı düzlemde buluşturur. Böylece aşk, mekânsal ve zamansal sınırları aşarak çok boyutlu bir duygu hâline gelir. Birey, sevdiği her şeyle birlikte olamasa da, aşkın içinde bu birlikteliği ruhsal düzeyde kurar.

Belki de bu yüzden, insanoğlu ömür boyunca biriktirdiği sevgileri gözden uzak bir adada bütün kirliliklerden uzakta gömme ihtiyacı duyar. Bu nedenle aşkıyla sevişirken, sadece bedensel bir yakınlık kurmaz; aynı zamanda sevgisini, geçmişten gelen tüm duygusal yükleriyle birlikte, sevdiğinin bedenine, varlığına "tohumlar." Böylece aşk, salt biyolojik bir dürtü olmaktan çıkar; bir anlam taşıyıcısına, bir gelecek inşasına dönüşür.

İşte tam da bu noktada, aşk bireyin cinselliğini de dönüştürür. Bu üretim sürecinin en önemli boyutlarından biri de cinselliğin dönüşümüdür. Aşk olmaksızın cinsellik, büyük ölçüde biyolojik bir dürtüye indirgenebilir. Ancak aşkın varlığında cinsellik, anlam taşıyıcısı bir eyleme dönüşür. Birey, cinsel eylem aracılığıyla yalnızca tensel bir haz deneyimlemez; aynı zamanda biriktirdiği tüm sevgileri, duygusal yükleri ve varoluşsal anlam arayışını sevdiğinin varlığına "tohumlar". Bu dönüşüm, cinselliği hayvani bir dürtü olmaktan çıkarıp, insani bir paylaşıma dönüştüren şeydir. Aşk sayesinde cinsellik, sadece tensel değil; duygusal, vicdani ve kültürel bir eyleme evrilir. Böylece cinsellik, hayvani dürtü olmaktan çıkar; duygusal, vicdani ve kültürel bir paylaşıma, bir anlam inşasına evrilir (Sartre, 2019). Aşkın dönüştürücü gücü tam da burada, yani biyolojik olanı insani olana çevirme kapasitesinde yatar. Bu yönüyle aşk, insanı yalnızca başka bir insana değil, insanlığa, doğaya ve varoluşun tüm güzelliklerine bağlayan bir köprüye dönüşür. Bu yönüyle aşk, insanı diğer canlılardan ayıran en temel insani niteliklerden birine dönüşür: Anlamlı sevgi üretimi ve paylaşımı.

2. Aşk ve Mülkiyet Çatışması

Aşkın bu ontolojik yapısı, onu modern toplumun temel kurumu olan mülkiyetle kaçınılmaz bir çatışmaya sokar. Aşk, insan ilişkilerinin en saf ve en insani biçimidir. Aşka dair ilişkilerde insanlar, toplumsal rolleri, ekonomik statüleri ve sahip oldukları mülkiyetlerle değil; salt insan oluşlarıyla ilişkiye geçerler. Yani bu ilişkilerde bireyler birbirlerini zengin-fakir, alıcı-satıcı, borçlu-alacaklı gibi kategoriler içinde değil; birer öznellik taşıyan, duygusal, düşünen ve hisseden varlıklar olarak algılar ve öylece temas ederler. Bu, aşkın sahicilik ve samimiyet zeminidir.

Modern toplumların üretim ve tüketim temelli ilişkileri, bireyleri kimliksizleştirerek onları rollerin arkasında gizlenmiş sahte kişiliklere dönüştürür. Bu sahte kimliklerin en önemli dayanağı ise mülkiyettir. Mülkiyet, sahip olma, biriktirme ve başkalarını dışlama üzerine kurulu bir iktidar biçimidir (Marx, 2011). Oysa aşkın doğası gereği kolektif, paylaşımcı ve özverilidir. Ancak aşk, bu sahte kimliklerin dışında; daha samimi, daha sahici ve mülkiyetten arınmış bir insan ilişkisi biçimidir. Aşk ilişkisinde birey, gerçek benliğiyle var olur; yalnızca kendisi olarak sevilmek ve sevmek ister. Bu nedenle aşk, mülkiyetin hâkim olduğu toplumsal ilişkilerden kopuk bir varoluş alanı sunar.

Mülkiyetin kutsandığı bir dünyada, insanın kendisi hiçbir zaman asli bir değer taşımaz; onun değeri, sahip olduklarıyla ölçülür. Oysa aşk, tam tersine, insanın doğrudan kendisine, özüne odaklanır. Sevgiye harcanan emeğin bir piyasa değeri yoktur, çünkü bu emek, karşılığı maddi olarak ölçülemeyecek bir niteliğe sahiptir. Bu yüzden aşk, ekonomik rasyonaliteyle tanımlanamaz. O, ekonomik rasyonaliteyle tanımlanamayacak bir varoluş alanıdır. Mülkiyet paylaşımı azalttıkça değeri azalırken; aşk ve sevgi, paylaşıldıkça çoğalan ve derinleşen varoluşsal haller olarak karşımıza çıkar.

Aşk, mülkiyet ilişkilerinin dışında ve ötesinde konumlanır çünkü aşkın doğası kolektiftir: paylaşım, özveri, karşılıksızlık ve birlikte büyüme üzerine kuruludur. Oysa mülkiyet, sahip olma, yığma, biriktirme ve başkalarını dışlama üzerinden işlemektedir. Bu nedenle mülkiyet sahibi olan bireyler, çoğu zaman bu insani zenginlikten (yani sevgi ve paylaşımın sağladığı o derin hazzı yaşamaktan) yoksundurlar.

Mülkiyetin kutsandığı bir toplumda, gerçek yoksulluk, maddi varlıktan yoksun olmak değil; sevgiyi, duyguyu, zamanı ve anlamı paylaşamamaktır. Ne yazık ki, çağdaş toplumlarda zenginlik mülkiyetle, yoksulluk ise onun yokluğuyla ölçülmektedir. Ancak meseleye etik ve insani bir perspektiften yaklaştığımızda, gerçek yoksulluğun; başkalarıyla sevgiyi, duyguyu, zamanı ve anlamı paylaşamamak olduğunu görürüz. Sahip olduklarıyla övünen ama kimseyle hiçbir şeyini paylaşamayan bireyler, görünürdeki zenginliklerine rağmen derin bir yoksulluk içinde yaşarlar. Bu bağlamda, kimseyle hiçbir şeyini paylaşamayan bireyler, sahip oldukları mülkiyete rağmen gerçek anlamda yoksuldurlar. Bu durum, modern insanın içine hapsolduğu bencil varoluş biçiminin ürettiği görünmez bir yoksulluktur.

Aşk, işte bu görünmez yoksulluğa karşı bir direniş biçimidir. Çünkü aşk, bireyin kendisini ötekinde bulması, kendini bir başkasına açması ve onunla birlikte çoğalmasıdır. Bu çoğalma, paylaştıkça artan, tükenmek bilmeyen bir insani zenginlik üretir. Aşkı insanoğlu için bir ihtiyaç hâline getiren şey, tam da bu paylaşımlara bağlı olarak ortaya çıkan ve yalnızca insani bir temasla hissedilebilecek olan o özgün hazdır. Oysa mülkiyet, paylaştıkça azalan ve bu nedenle kıskançlıkla korunan bir değerdir. Bu karşıtlık, aşkın mülkiyeti neden sevmediğini açıklar: Aşk paylaşmakla büyür, mülkiyet ise paylaşmamakla. Aşkın taşıdığı bu insani zenginlik, maddi zenginliğin çok ötesinde, vicdani ve ahlaki bir derinliğe sahiptir. O yüzden aşk, mülkiyeti sevmez; çünkü aşk, paylaşmakla büyür, mülkiyet ise paylaşmamakla azalır küçülür.

3. Mülkiyetin Esiri Olan İnsanlık, Aşka Yabancıdır

Mülkiyetin en yüce değer olarak kabul gördüğü ve hâkim olduğu toplumlarda, insan için asıl ilgi odağı, çoğu zaman arkasına saklandığı maddi mülkiyettir. Bu durum, insanın kendi emeğiyle yarattığı insani değerlerin önüne geçerek, bireylerin birbirini mülkiyet sahibi olarak temsil etmesine yol açar. Bu sahte tablo içinde insan, maddi ilişkilerin tuzağına düşer ve aşk ile mülkiyetin değerlerini birbirine karıştırır.

Mülkiyetin hâkim olduğu dünyada, insanlar ekonomik rollerinin bir parçası gibi var olur; birbirleriyle ilişki kurarken gerçek benliklerinden uzaklaşırlar. Mülkiyetçi toplumsal yapılar, bireyleri gerçek benliklerinden uzaklaştırarak onları sahte kimliklere büründürür. Bu sahte kimliklerin arkasına saklanan insanlar, aşkın gerektirdiği yalınlık ve sahicilikle bir araya gelemezler. Oysa aşk, saf insani halleriyle buluşmayı gerektirir. İnsanlar, onları insanlıklarından yabancılaştıran mülkiyet ilişkilerinden uzaklaştıkça aşklarını daha yoğun ve samimi biçimde yaşarlar.

Özellikle evlilik kurumu gibi toplumsal pratiklerde, eş seçiminde maddi durumun, ailevi statünün ve mirasın belirleyici olması, insan ilişkilerini bir mülkiyet değişim sürecine indirger. Evlilik gibi toplumsal kurumlarda eşlerin parasal durumlarını göz önünde bulundurarak yapılan tercihler, insan ilişkilerini mülkiyete dayalı bir değişim sürecine indirger. Böylece, mülkiyet karşılığında bedenini sunan fahişelerle aynı mantık işletilmiş olur. Bu mantık, en uç noktada, bedenini para karşılığı sunan fahişelikle aynı düzleme oturur. Fahişeliği belirleyen, birden çok kişiyle ilişki değil; bu ilişkinin aşk değil, para veya mülkiyet karşılığı gerçekleşmesidir (de Beauvoir, 1993). Fahişeliği belirleyen, cinsel eylemin kendisi değil, bu eylemin duygusal bir bağdan yoksun, maddi bir değiş tokuşa dönüşmüş olmasıdır. Aynı yaklaşım, jigololuk için de geçerlidir.

Erkek egemen toplumlarda mülkiyet tasarrufunun ağırlıklı olarak erkeğe verilmesi, kadını da bir mülkiyet biçimi olarak konumlandırır. Aynı şekilde, geleneksel toplumlarda bekâretin bir "değer" olarak görülmesi ve evlilik öncesi kaybedilmesinin "değersizleşme" olarak algılanması da, kadın bedenini kullanılmamış bir mala (sıfır kilometre) benzeten mülkiyetçi bir zihniyetin ürünüdür. Bu anlayışın bir yansıması olarak bekâretin değer görmesi, kullanılmamış "sıfır kilometre" bir mal olarak algılanmasına benzetilebilir. Çünkü mülkiyet, kullanıldıkça değer yitiren bir nesnedir; bu nedenle bekâretini kaybetmiş kadın da, bu mülkiyet mantığı içerisinde değersizleşir. Mülkiyetin nesnesi haline gelen insan, aşkın öznesi olma şansını yitirir.

Mülkiyet ilişkilerinin hâkim olduğu toplumlarda, bireyler artık saf insan değil; metalar olarak değerlendirilir. İnsanlara değer biçilirken, insani özellikleri değil; sahip oldukları mülkiyetin miktarı ve niteliği esas alınır. Çünkü mülkiyeti hayatın merkezine koyan birey, başka insanları ancak mülkiyet sınırları çerçevesinde algılar. Bu durum, insanın ufkunu daraltır, insani güzellikleri ve erdemleri görememesine neden olur. Böylece mülkiyetin körelttiği, tadını bilmediği o "zengin tat cümbüşü" yani aşk ve sevgi, bireyin dünyasında yok olur.

Mülkiyet edinme çabasının yaşamın en ince ayrıntılarına kadar her şeyi metalaştırdığı bir ortamda; insanı insana düşman eden, birbirine ezdiren bu sistemde, aşk arayanların durumu "cehennemde mümin arayan bedbahtlar" gibidir: ne kadar ararlarsa arasınlar, bulamazlar.

İnsan, özgürce gözlemlediği ve özgürce değerlendirdiği oranda insandır. Özel mülkiyet denen illet, insanın elinden özgür gözlemi alır. Özgür gözlemi engellenmiş bireyin, aşkını yalın biçimiyle seçmesi ya da yaşaması mümkün değildir. Özel mülkiyet varsa insanlık yoktur, özel mülkiyet varsa duygu yoktur, özel mülkiyet varsa güzellik de yoktur.

Parasal düzlemler üzerinden hesaplanan nesnel dünyanın ruhsuzluğunda, insanlık da aşk da kaybolur. İnsanların mülkleri üzerinden tartılıp değer biçildiği bir dünyada, sevginin aşk üretimi de kaybolur.

Ayrıca, mülkiyet bir iktidar biçimidir. Bu iktidar, insana paylaşım değerlerini unutturur. Mülkiyeti elinde bulunduran ve bu ayrıcalığını diğerleri üzerinde kullanan birey, kendisini kendi yeteneğinden ziyade mülkiyetinden kaynaklı haklara sahip olarak görmeye başlar. Bu algı, paylaşım ilişkilerini tüketir. Paylaşımın olmadığı her alanda tahakküm vardır ve tahakkümü üreten her ilişki aşkı küstürür, uzaklaştırır.

4. Sahiplenme Varsa Aşk Yoktur

Aşkın mülkiyetle girdiği bu ontolojik çatışmanın en somut tezahürü, sahiplenme dürtüsüdür. Aşk, en yalın ve en saf biçimiyle, mülkiyetin karşısında kırılgan bir duygu olarak ortaya çıkar. Çünkü aşkı büyüten ve var eden sevgi, paylaşıldıkça çoğalan bir olgudur; oysa mülkiyet, paylaşıldıkça azalan, sınırları daralan ve kişisel birikim haline gelen bir kavramdır. Dolayısıyla aşk, mülkiyetin azalmasıyla kendini var ederken; mülkiyet, başkalarından alınarak büyüyen ve kazanılan bir iktidar biçimidir.

Bir insanı, sahip olduğunuz arabanızı sevdiğiniz gibi sevmek mümkün değildir; çünkü sevgi sadece emek, üretim ve paylaşım değildir, aynı zamanda özgürlüktür. Bir kişiyi "benimdir" ve "benim tasarrufumdadır" diyerek mülkiyet ilişkisiyle tanımladığınız anda, sevgi ve aşkı hayatınızdan dışlamış olursunuz. Bir insanı, sahip olduğunuz bir eşya gibi sevmeye kalkıştığınız an, aşk ilişkisi metalaşmaya ve ruhunu kaybetmeye başlar. Sahiplenme, özgürlüğün karşısında konumlanan bir iktidar arzusudur. Aşk ise ancak özgürlük zemininde yeşerebilir. Birini sahiplenmek, onun özerk bir özne olma hakkını gasp etmek, onu arzuları, duyguları ve seçimleri olan bir birey olarak değil, kendi varlığının bir uzantısı olarak görmektir.

İnsanın sevgi ve aşkı, sahiplenme dürtüsüne indirgediği o an, ilişkisini metalaştırmış ve ruhunu tüketmiştir. Böyle bir ilişkide, "aşkım" dediğiniz kişi, sizin mülkünüzdür; onunla kurduğunuz bağ ise tüketime, yani yok etmeye yöneliktir. Bu durumda "aşkım" denen kişi, duygusuz, donuk ve ruhsuz bir mülkiyet nesnesine dönüşür. İlişki, ezen ve ezilenin kısır döngüsünde tekrarlanıp duran, hazdan yoksun bir iktidar mücadelesine indirgenir. Bu durumun kaçınılmaz sonucu, aşkın sizden uzaklaşmasıdır. Çünkü metalaşmış ve sahiplendiğiniz "aşkınız", aslında duygusuz, donuk, ruhsuz bir mülkiyet ilişkisine dönüşmüştür; ezilen ve ezenin karşılıklı olarak kendini tekrar ettiği bir kısır döngüdür.

Sonuçta size kalan, aşk değil; mülkiyetin donukluğu ve hazsızlığıdır; yaşamınız ise, gerçek bir sevgi paylaşımı olmadan, sadece o mülkiyetin kullanım hakkıyla oyalanmaktan ibarettir. Geriye kalan, aşkın sıcaklığı değil, mülkiyetin soğuk ve hazsız donukluğudur.

5. Aşkın Ölümü ve Yeniden Doğuşu

Sevgiden beslenen, yoğun yaşanan bir duygunun sona ermesi, herkes için sarsıcı ve umutsuzluk verici bir deneyimdir. Ancak aşk, canlı bir varlık gibidir; doğar, büyür ve her canlı gibi bir gün ölür.

Lakin bu ölüm, aşkın sonu değildir; çünkü aşkın "yeniden doğuşu" olarak adlandırılabilecek, kendini sevgi üzerinden yeniden üretebilme özelliği vardır. Aşkın ölümü, biyolojik bir canlının ölümü gibi kesin ve geri döndürülemez değildir. Aşk, canlı bir varlık gibi doğar, büyür, hastalanır ve ölür; ama onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, yeniden üretilebilme kapasitesidir. Aşkın ölümü, aslında belirli bir ilişki biçiminin, belirli bir maşukta yoğunlaşan sevgi birikiminin sona ermesidir. Ancak bireydeki sevgi üretme kapasitesi, duygusal birikim ve anlam arayışı devam ettiği sürece, aşk yeni bir insanın şahsında yeniden doğabilir. Bu bağlamda aşk, umutla doğrudan ilişkilidir. Aşk her zaman yeniden yaşanabilir, çoğaltılabilir ve tekrar biriktirilebilir sevgilerin içinden yükselen bir umuttur.

Bu yüzden aşk ve umut, insan varoluşunun en derin dinamiklerinde yan yana yürürler. Aşkın umutsuz, umudun da aşksız olması mümkün değildir. Aşkın yeniden doğuşu, bireyin umudunun, yaşama ve sevme arzusunun tükenmediğinin en güçlü kanıtıdır. Ölümler, ayrılıklar ve kopuşlar karşısında bile, aşk yeni bir insanın şahsında yeniden doğabilir; bu da aşkın varoluşsal gücünü, sürekliliğini ve direncini gösterir.

6. Aşk ve Acı: Mülkiyetin Kirlettiği Duygu

Eğer aşk, sevgi birikiminin yoğunlaşmış hali ve bir mutluluk üreticisi ise, bu kadar yoğun bir duygunun neden bu kadar derin acılara yol açabildiği sorusu akla gelir. Aşk, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanın yaşamı boyunca biriktirdiği sevgilerin özetidir. Bu sevgileri var eden temel unsur, bireyler arası özgürlük, paylaşım ve duygusal emektir. Aşk, bu nitelikler sayesinde yalnızca bir bağ değil, aynı zamanda bir mutluluk üreticisidir. Ancak bu üretim sürecine dışsal unsurlar müdahale ettiğinde, yani aşkın doğasına aykırı olan öğeler sürece sızdığında, aşk artık acı üretmeye başlar.

Ve bilin ki… Aşkı acıya dönüştüren şey, aşkın kendisi değildir. Acıyı yaratan, mülkiyetin aşkın dokusuna sızmasıdır. Bu sorunun yanıtı, yine mülkiyetle aşk arasındaki çatışmada gizlidir. Acıyı yaratan, aşkın kendisi değildir. Acı, aşkın özgür, eşitlikçi ve paylaşımcı doğasına, mülkiyetin tahakkümcü, kıskanç ve sahiplenmeci yapısının sızmasıyla ortaya çıkar.

Bir başka deyişle, mülkiyetin hâkim olduğu değer yargıları, sevginin ve aşkın doğasına baskın gelmeye başladığında; aşk, kendi öz varlığını sürdüremez hâle gelir. Başka bir deyişle, mülkiyetçi değer yargıları, ahlaki normlar, töresel baskılar, sınıfsal kaygılar ve sahiplenme güdüsü, aşkın doğal akışına müdahale ettiğinde, aşk acı üretmeye başlar. Bu baskın unsurlar şunlardır:

· Ahlâkın aşkı sınırlandıran normatif biçimi,
· Töresel baskının bireysel duygular üzerindeki tahakkümü,
· Yaşam tarzının mülkiyet edinmeye uygun biçimlenmesi,
· Aşkı bir mülk gibi kendi tasarrufunda görme eğilimi,
· Sınıfsal pozisyonun ilişki dinamiklerini belirlemesi,
· Sahiplenme güdüsünün özgürlük duygusunun önüne geçmesi.

Bu unsurlar, aşkın özgür doğasına karşıt bir zemin inşa eder. O zemin ise aşkın yaşam alanını daraltır, soluksuz bırakır ve nihayetinde aşkın geri çekilmesine yol açar. Böyle bir durumda aşk ortadan kalkmaz; sadece sizden uzaklaşır. Kalan ise mülkiyetin soğuk ve hazsız kalıntısıdır.

Eğer acı çekiyorsanız, bunun sorumlusu aşk değil, aşkı kendi doğasına aykırı bir yapıya hapsetme çabasıdır. Acının kaynağı, aşkın insani, eşitlikçi, özgürlükçü ve paylaşımcı doğasıyla; mülkiyetin tahakkümcü, hiyerarşik, kıskanç ve sahiplenmeci yapısı arasındaki uzlaşmaz çelişkidir. Bu acının temelinde, aşkın doğasıyla mülkiyetin doğası arasındaki uzlaşmaz çelişki yatar. Birey, bu çelişkide bilinçli ya da bilinçsiz olarak mülkiyetin safında yer aldığında (örneğin, kıskançlık duyarak, karşısındakine bir mal gibi davranarak, onun özgürlüğünü kısıtlayarak), aşk kendini korumak adına geri çekilir. Geriye kalan ise, mülkiyetin soğuk, hazsız kalıntısı ve onun yarattığı derin bir acıdır. Bu çelişki, bireyin bilinçli ya da bilinçsiz olarak mülkiyetin safında yer alması ile daha da derinleşir. Bu acı, kaybedilen bir nesnenin değil, yaşanamayan bir aşkın, ulaşılamayan bir özgürlüğün, kurulamayan bir paylaşımın acısıdır.

Bu nedenle aşkı gerçekten yaşamak isteyen herkes, onu mülkiyetten ayrı tutmayı bilmelidir. Aksi takdirde aşk, kendisini korumak adına, o ilişkiden geri çekilecektir.

İşte bu nedenledir ki aşk, insanlık tarihindeki en temiz kalabilmiş hasletlerden biridir. Çünkü o, mülkiyeti kabul etmemiş; onun diliyle konuşmayı reddetmiştir. Bu noktada aşk, mülkiyetin boğuculuğundan kaçışın bir simgesi olarak tarih boyunca varlığını sürdürmüştür. Sınıflı ve mülkiyetçi toplumlarda aşk, bireylerin içsel bir sığınak bulduğu, kargaşadan bir an olsun nefes aldığı bir teneffüs alanı işlevi görmüştür. Tarih boyunca, insanlar aşk aracılığıyla kendi özlerine dönebilmiş, kargaşa içinde nefes alabilmiş, içsel bir sığınak bulabilmişlerdir. Sınıflı ve mülkiyetçi toplumlarda aşk, mülkiyetin boğuculuğundan bir süreliğine de olsa kaçış alanı, bir tür teneffüs anı olarak varlığını sürdürmüştür.

Aşk; mülkiyetten arınmadır. Aşk; paylaşımı, eşitliği ve özgürlüğü boğan toplumsal düzen karşısında bireyin içsel direnişidir. Aşk; insanı yaşama bağlayan, en karanlık anlarda bile umut ışığı olarak belirendir. Aşk; geçmişten geleceğe, insanlık tarihinde sürekli genişleyerek var olan, büyüyen, kapsayan bir duygudur. Aşk; özgürlüğün, sevginin ve eşitliğin insanlığa sunduğu en büyük armağanlardan biridir.

7. Sevginin Seçiciliği: Herkes Sevilmez, Her Sevgi Diriltmez

Sevgi ve aşk üzerine yürütülen tartışmalarda sıklıkla karşılaşılan "herkesi sevmek" ideali, görünürdeki evrensellik iddiasına rağmen, sevginin ontolojik doğasıyla çelişen bir yaklaşımdır. "Ben herkesi seviyorum" ifadesi, çoğu zaman derinliksiz bir iyi niyet gösterisinden ibaret kalır ve gerçekte kimseye yönelmiş sahici bir sevgiyi içermez. "Ben herkesi seviyorum" diyen biriyle karşılaştığınızda bilin ki, o kişi gerçekte hiç kimseyi sevmemektedir. Çünkü sevgi, özü itibarıyla seçici bir duygudur; bir değer yargısına dayanır, anlam arar ve duygusal bir birikim gerektirir. Sevgi, aynı zamanda emek ister, içtenlik talep eder ve hak edişe göre şekillenir. Sevgi, seçici bir duygudur; değere yönelir, anlam arar, birikim ister. Ve sevgi, emek ister; içtenlik ister, hak ediş ister.

Herkes tarafından sevilmek de, tıpkı herkesi sevmek gibi, bireye gerçek anlamda değer katmaz. Tıpkı herkes tarafından sevilmenin, kişiye değer katmadığı gibi. Herkesin sevgisine mazhar olmak, insanın insani yönünü yüceltmez; aksine, onu sıradanlaştırır. Herkesin sevgisine mazhar olmak, insanın insani yönünü yüceltmek bir yana, onu sıradanlaştırır, özgünlüğünden uzaklaştırır. Zira herkese ait olan hiçbir şeyin sahici bir özgünlüğü kalmaz. Çünkü herkese ait olan hiçbir şeyin sahici bir özgünlüğü kalmaz. Ve her yöne esneyen bir yüz, hiçbir yöne sağlam bir bakış sunmaz. Her yöne esneyen bir yüz, hiçbir yöne sağlam ve güvenilir bir bakış sunamaz (Sartre, 2019).

Bu noktada kapitalist sistemin toptancı mantığı, sevgiyi de metalaştırma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Kapitalist sistemin toptancı anlayışı, bu sevgiyi de metalaştırır. Her şeyin satın alınabileceği yanılsaması, insani değerleri tüketirken, sevgi bu toptancı mülkiyet mantığına direnir. Her şeyin satın alınabileceği inancı, insani değerleri tüketir. Sevgi, bu toptancı mülkiyet mantığına direnir; çünkü sevgi, nicelik değil, niteliktir. Çünkü sevgi, nicelik değil, niteliktir; sayısal bir çoklukla değil, derinlik ve anlamla ölçülür. Bir işkenceciyle, bir zalimle, bir ırkçıyla aynı duyguya mazhar olan bir sevgi, artık sevgi değildir. Bir işkenceciyle, bir zalimle, bir ırkçıyla aynı duyguya mazhar olan bir sevgi, artık sevgi olma niteliğini yitirir. Bir insan, sevgisini bu türden yozluklara da sunuyorsa; onun sevgisi artık kutsal değil, alçaltıcıdır. Bir insan, sevgisini bu türden yozluklara da sunuyorsa, onun sevgisi kutsal olmaktan çıkar, alçaltıcı bir nitelik kazanır.

Dolayısıyla sevgiyi hak etmeyene "seni sevmiyorum" diyemeyen biri, hak edene "seni seviyorum" dediğinde de bu söz anlamını ve değerini yitirir. Dolayısıyla sevgiyi hak etmeyene "seni sevmiyorum" diyemeyen biri, hak edene "seni seviyorum" dediğinde de o söz bir değer taşımaz. Sevgi bir değerse, o değeri korumak gerekir; ona ihanet edene verilemez, onu yok sayana yöneltilemez. Çünkü sevgi bir değerse, o değeri korumak gerekir; ona ihanet edene verilemez, onu yok sayana yöneltilemez.

Sevgi, ancak bir farkındalıkla, bir bilinçle değer kazanır. Ve o bilinç; ihanete karşı direniş, kalleşliğe karşı duruş ve umutsuzluğa karşı umut üretme iradesidir. Sevgi, ancak bir farkındalıkla, bir bilinçle değer kazanır. Ve o bilinç; — ihanete karşı direniş, — Kalleşliğe karşı duruş, — Umutsuzluğa karşı umut üretme iradesidir. Toplumsal çürümenin ortasında insanı ayakta tutan yegâne iç güç, işte bu bilinçli sevgi anlayışıdır. Ve bu bilinç, insanı toplumsal çürümenin ortasında sağlam tutan yegâne iç gücüdür.

8. Aşkın Direniş Boyutu: Hayata Karşı Duruş

Aşk, yalnızca bir duygu durumu olmanın ötesinde, kapsamlı bir yaşam biçimidir. Aşk, bir duygudan öte, bir yaşam biçimidir. İnsana, yaşamın kıyısından ölümün karanlığına karşı uzanmış en güçlü ışık olarak aşk, ölüme karşı direnmenin en asli biçimlerinden birini temsil eder. Aşk; insana, yaşamın kıyısından, ölümün karanlığına karşı uzanmış en güçlü ışıktır. Çünkü aşk, ölüme karşı direnmektir. Bu direnç, yaşamı daha yaşanır, daha anlamlı ve daha derin kılar. Ve o direnç, yaşamı daha yaşanır, daha anlamlı ve daha derin kılar.

Aşk, sevgiden doğar. Bireyin biriktirdiği sevgiler nasıl bir karaktere sahipse, onlardan süzülen aşk da benzer bir nitelik gösterir. Aşk, sevgiden doğar. Sevgileriniz neye benziyorsa, aşkınız da ona benzer. Bu yönüyle aşk, yalnızca başkasının gözünden dünyaya bakmak değildir; aynı zamanda dünyayı sevginin rengine boyamak, yaşamı bireysel değerlerle yeniden dokumaktır. Aşk yalnızca başkasının gözünden dünyaya bakmak değildir. Aşk, dünyayı sevginizin rengine boyamak, yaşamı değerlerinizle yeniden dokumaktır. Hayatı sevgiyle biçimlendirmek ve her dokunuşta güven üretmektir aşk. Hayatı sevgimizle biçimlendirmek ve her dokunuşta güven üretmektir.

Ancak bu güven, mülkiyetin hoyrat ellerinde kaybolduğunda, aşk da yara alır. Fakat bu güven, mülkiyetin hoyrat ellerinde kaybolduğunda, aşk da yara alır. Sevgimizi emanet ettiğimiz kişi, onu bir mülk gibi tasarruf etmeye kalktığında, aşk ölmeye başlar. Sevgimizi emanet ettiğimiz şahıs, onu mülk gibi tasarruf etmeye kalktığında, aşk ölmeye başlar. İşte tam bu noktada, insanın aşkı yeniden üretme kudreti devreye girer. İşte tam burada, insanın aşkı yeniden üretme kudreti; mülkiyet karşısındaki direngenliğine, sevgi yaratma emeğine bağlıdır. Bu kudret, bireyin mülkiyet karşısındaki direngenliğine ve sevgi yaratma emeğine bağlıdır. İnsan, aşkın geri çekildiği o zor anlarda teslim olmamalıdır. İnsan, aşkın geri çekildiği o zor anlarda teslim olmamalıdır. Sevgiyle onarılabilen her aşk, yaşamın tarafında yeniden ayağa kalkabilir. Sevgiyle onarılabilen her aşk, yaşamın tarafında yeniden ayağa kalkabilir. Aksi halde, mülkiyetin ürettiği çirkefin içinde aşk da, sevgi de, insanlık da boğulacaktır. Aksi halde, mülkiyetin ürettiği çirkefin içinde, aşk da, sevgi de, insanlık da boğulacaktır.

Sevginin ve aşkın tarafında yer almak; ölüm karşısında yaşamın tarafında yer almak, metalaşmaya karşı insaniyetin tarafında saf tutmaktır. Sevginin ve aşkın tarafında yer almak; — ölüm karşısında yaşamın tarafında yer almak, — metalaşmaya karşı insaniyetin tarafında saf tutmaktır. Bu, aşkın en temel varoluşsal boyutlarından birini oluşturur.

9. Aşkın Meydan Okuması: Özgünlük ve Direniş

Kendini her kalıba sokan, sevilmek uğruna her doğruyu esneten, hakikati değil alkışı arayan kalabalıkların arasında aşk yaşamaz. Kendini her kalıba sokan, sevilmek uğruna her doğruyu esneten, hakikati değil alkışı arayan kalabalıkların arasında aşk yaşamaz. Aşk, şekilsizliği sevmez. Aşk, şekilsizliği sevmez. Aşk, biçimsiz kalabalıklara uyum göstererek değil, onlara karşı direnerek varlığını sürdürür. Aşk, biçimsiz kalabalıklara uyum göstererek değil, onlara karşı direnerek yaşar. Bu nedenle "herkes beni sevsin" çabası, aşkın doğasına aykırıdır. Bu nedenle "herkes beni sevsin" çabası, aşkın doğasına aykırıdır. Tıpkı "ben herkesi seviyorum" iddiasının sevgiyi anlamsızlaştırması gibi... Tıpkı "ben herkesi seviyorum" iddiasının sevgiyi hiçleştirmesi gibi…

Aşk, hak edene duyulandır. Ve hak etmeyene "hayır" diyebilenlerin yüreğinde yaşar. Aşk, hak edene duyulandır. Ve hak etmeyene "hayır" diyebilenlerin yüreğinde yaşar. İşte bu duruş, insana sevmek kadar karşı durma erdemini de kazandırır. İşte bu duruş, insana sevmek kadar, karşı durma erdemini de kazandırır. Aşk, hayata karşı edilgen bir şekillenme değil, hayatı sevgiye göre şekillendirme iradesidir. Aşk, hayata karşı bir şekillenme değil, hayatı sevgimize göre şekillendirme iradesidir. Ancak bu iradeye sahip olanlar, aşkı yeniden ve yeniden yaratabilir. Ve ancak bu iradeye sahip olanlar, aşkı yeniden ve yeniden yaratabilir.

Bu bağlamda aşk, bireyin özgünlüğünü koruma mücadelesiyle özdeşleşir. Kalabalıkların içinde eriyip gitmek yerine, kendi sesiyle var olma çabası, aşkın meydan okumasının temelini oluşturur. Aşk, konformizmin değil, direnişin dilidir.

10. Aşk ve Cinsellik: Hayvaniden İnsaniye Dönüşüm

Cinselliğe dair sıkça yinelenen bir klişe vardır: "Cinsellik, su içmek kadar doğal bir ihtiyaçtır." Cinselliğe dair sıkça yinelenen bir klişe vardır: "Cinsellik, su içmek kadar doğal bir ihtiyaçtır." Bu ifade doğru olmakla birlikte, uygarlık sürecinin insana kazandırdığı seçicilik ve anlamlandırma kapasitesini göz ardı eder. Evet, doğrudur. Cinsellik de, tıpkı su içmek gibi, insan doğasının temel bir parçasıdır. İnsan, susadığı anda karşılaştığı herhangi bir su birikintisinden su içmemeyi öğrenmiştir; susuzluğunu gidermek için temiz, berrak ve güvenilir bir kaynağa yönelmeyi tercih eder. Ama unutmamak gerekir ki, uygarlık süreci insana susadığı anda karşılaştığı herhangi bir su birikintisinden su içmemeyi öğrenmiştir. Susuzluğunu gidermek, bugün artık temiz, berrak ve güvenilir bir kaynağa yönelmekle mümkündür. Peki insanlık cinsellikte bu eşiği nasıl aşmıştır? Peki insanlık cinsellikte bu eşiği nasıl aşmıştır? Hayvani güdülerin yön verdiği bir dürtüsel eylem olmaktan çıkarak, cinsellik nasıl insani bir karşılaşmaya dönüşmüştür? Hayvani güdülerin yön verdiği bir dürtüsel eylem olmaktan çıkarak, insani bir karşılaşmaya nasıl dönüşmüştür?

Yanıt derindir: Aşk, cinselliği hayvani içgüdüden insani bir buluşmaya dönüştüren tek asli güçtür. Yanıt basittir ama derindir: Aşk, cinselliği hayvani içgüdüden insani bir buluşmaya dönüştüren tek asli güçtür. Çünkü aşk, yalnızca hazdan ibaret olmayan, içinde saygı, güven, eşitlik, duygu ve özveri taşıyan karmaşık ve derin bir ilişki biçimidir. Çünkü aşk, bir hazdan ibaret olmayan, içinde saygı, güven, eşitlik, duygu ve özveri taşıyan karmaşık ve derin bir ilişki biçimidir. Cinselliğin aşk zemininde yaşanması, onu sıradan bir beden teması olmaktan çıkarır ve birbirini tanıyan, tanıdıkça seven, sevdikçe derinleşen bir insani buluşmaya dönüştürür. Cinselliğin aşk zemininde yaşanması, onu sıradan bir beden teması olmaktan çıkarır ve birbirini tanıyan, tanıdıkça seven, sevdikçe derinleşen bir insanî buluşmaya dönüştürür.

Hayvanlar kızıştıkları dönemlerde, içgüdüsel dürtülerle en yakındaki eşle çiftleşirler. Hayvanlar kızıştıkları dönemlerde, içgüdüsel dürtülerle en yakındaki eşiyle çiftleşirler. Ancak uygar insan, cinselliği yalnızca bedensel bir boşalma olarak değil, sevgiyle ve anlamla bütünleşen bir paylaşım olarak yaşar. Ancak uygar insan, cinselliği yalnızca bedensel bir boşalma değil, sevgiyle ve anlamla bütünleşen bir paylaşım olarak yaşar. Bu sebeple aşk, cinselliği hayvani bir boyuttan çıkarıp ona insani bir boyut katan ahlaki ve duygusal bir eşiği oluşturur. Bu sebeple aşk, cinselliği hayvanî bir boyuttan çıkarıp ona insanı bir boyut katan ahlaki ve duygusal bir eşiği oluşturur.

Aşksız cinsellik, insanın bedeniyle var olduğu ama ruhunun yok sayıldığı bir edimdir. Aşksız cinsellik, insanın bedeniyle var olduğu ama ruhunun yok sayıldığı bir edimdir. Bu nedenle aşksız yaşanan her cinsellik, insanı geçici bir tatmine sürüklerken, geride bir eksiklik, yalnızlık ve boşluk bırakır. Bu nedenle aşksız yaşanan her cinsellik, insanı geçici bir tatmine sürüklerken, geride bir eksiklik, bir yalnızlık, bir boşluk bırakır. Ruhu olmayan temas, sadece tenin temasına dönüşür ve ten, ruhsuz kalınca kısa sürede anlamını yitirir. Çünkü ruhu olmayan temas, sadece tenin temasına dönüşür. Ve ten, ruhsuz kalınca, kısa bir süre sonra kendi anlamını da yitirir. Cinsellik, aşkın içinde anlam bulduğunda bedenler arasında değil, ruhlar arasında bir karşılaşmaya dönüşür. Cinsellik, aşkın içinde anlam bulduğunda; bedenler arasında değil, ruhlar arasında bir karşılaşmaya dönüşür. O zaman cinsellik; aşkın bir şarkıya, bir dokunuşa, bir bakışa dönüştüğü, bedenin aşkla kutsandığı, hazza ahlaki ve duygusal bir anlam yüklendiği bir paylaşım olur. O zaman cinsellik; aşkın bir şarkıya, bir dokunuşa, bir bakışa dönüştüğü, bedenin aşkla kutsandığı, hazza ahlaki ve duygusal bir anlam yüklendiği bir paylaşım olur.

Unutulmamalıdır ki aşk, cinselliği dönüştürür; ama cinsellik, aşkı yaratmaz. Unutulmamalıdır ki; Aşk, cinselliği dönüştürür. Ama cinsellik, aşkı yaratmaz. Cinsellik, aşkın içine yerleştiğinde güzelleşir; ama aşkı sadece cinselliğe indirgerseniz, onu tüketirsiniz. Cinsellik, aşkın içine yerleştiğinde güzelleşir. Ama aşkı sadece cinselliğe indirgerseniz, onu tüketirsiniz. Aşkla yaşanan cinsellik; bir sahiplenme değil özgürlük alanıdır, bir zorunluluk değil rıza ve arzunun kesişimidir, bir mülkiyet değil birlikte yaratılan eşitlikli bir hazdır. Aşkla yaşanan cinsellik; — bir sahiplenme değil, — bir özgürlük alanıdır. — bir zorunluluk değil, — bir rıza ve arzunun kesişimidir. — bir mülkiyet değil, — bir birlikte yaratılan eşitlikli hazdır. Cinselliği insanileştiren, onu aşkın diliyle örmeyi becerebilmektir. Cinselliği insanileştiren, onu aşkın diliyle örmeyi becerebilmektir. Ve aşkın diliyle örülmemiş hiçbir cinsellik, ne kadar sık tekrar edilirse edilsin, insani değildir; sadece içgüdüseldir (Fromm, 1995). Ve aşkın diliyle örülmemiş hiçbir cinsellik, ne kadar sık tekrar edilirse edilsin, insanî değildir; sadece içgüdüseldir.

11. Aşk, Şiir ve Müzik: İnsanın Kendini İfade Biçimleri

İnsan, henüz dili keşfetmemişken doğanın esaretindeydi. İnsan, henüz dili keşfetmemişken doğanın esaretindeydi. İlk kelimesini doğadan öğrendi. İlk kelimesini doğadan öğrendi. O kelimenin ne olduğu bugün bilinmez ama bir gerçek var ki insan, dilini doğanın seslerinden türetti. O kelimenin ne olduğu bilinmez bugün ama bir gerçek var ki, insan dilini doğanın seslerinden türetti. Kuşların ötüşünden, yaprakların hışırtısından, rüzgârın uğultusundan, gök gürültüsünün titretici çığlığından aldı ilk sözlerini. Kuşların ötüşünden, yaprakların hışırtısından, rüzgârın uğultusundan, gök gürültüsünün titretici çığlığından aldı ilk sözlerini.

İnsan, doğadan hem acımasızlığı hem şefkati öğrendi. İnsan, doğadan hem acımasızlığı hem şefkati öğrendi. Ve insanlık, doğanın bu iki kutbu arasında hep bocaladı, hâlâ da bocalıyor. Ve insanlık, doğanın bu iki kutbu arasında hep bocaladı, hâlâ da bocalıyor. İşte şiir ve müzik, insanın doğaya duyduğu hayranlığın, özellikle de onun şefkatli yüzüne olan hayranlığının bir ifadesi olarak doğdu. İşte şiir ve müzik, insanın doğaya duyduğu hayranlığın, özellikle de şefkatli yüzüne olan hayranlığının bir ifadesi olarak doğdu. İnsan, doğa karşısındaki güçsüzlüğünde, onun anaç yönüne sığınma ihtiyacı duydu. Çünkü insan, doğa karşısındaki güçsüzlüğünde, onun anaç yönüne sığınma ihtiyacı duydu. O sığınakta şarkı söyledi; güvensizliğin ortasında şiirle kendini anlattı. O sığınakta şarkı söyledi; güvensizliğin ortasında şiirle kendini anlattı.

Bu yüzden şiir, doğayla uyum içindedir ama aynı zamanda doğayla bir kavganın da dilidir. Bu yüzden şiir, doğayla uyum içindedir ama aynı zamanda doğayla bir kavganın da dilidir. Doğanın kör acımasızlığına karşı, insanın kalbinden yükselen bir itirazdır şiir. Doğanın kör acımasızlığına karşı, insanın kalbinden yükselen bir itirazdır şiir. Doğanın hoyrat yüzüne karşı, insani değerleri savunmanın adıdır. Doğanın hoyrat yüzüne karşı, insani değerleri savunmanın adıdır. Aynı zamanda aşkın yoldaşıdır şiir. Aynı zamanda aşkın yoldaşıdır şiir. Ve müzik, aşkı hem besleyen hem ondan beslenen bir başka dildir. Ve müzik, aşkı hem besleyen hem ondan beslenen bir başka dildir. Aşk, şiirle dile gelir; müzikle titreşir, insanın varoluşunu yankılar. Aşk, şiirle dile gelir; müzikle titreşir, insanın varoluşunu yankılar.

İnsan doğadan, güçlü olanın zayıfı ezdiği gerçeğini öğrendi. İnsan doğadan, güçlü olanın zayıfı ezdiği gerçeğini öğrendi. Ama aynı doğadan, vermenin, şefkatin, duygulanmanın gücünü de öğrendi. Ama aynı doğadan, vermenin, şefkatin, duygulanmanın gücünü de öğrendi. Bir bahar sabahında açan çiçeğin sessizliğinden, bir annenin yavrusuna siper olan bedeninden öğrendi sevgiyi. Bir bahar sabahında açan çiçeğin sessizliğinden, bir annenin yavrusuna siper olan bedeninden öğrendi sevgiyi. İlk kafiyeler, kuş seslerinin arasına karıştı. İlk kafiyeler, kuş seslerinin arasına karıştı. İlk şarkılar, rüzgârla salınan dalların arasında doğdu. İlk şarkılar, rüzgârla salınan dalların arasında doğdu. Böylece insan önce duydu, sonra hissetti, duyumsadı. Ve böylece insan önce duydu, sonra hissetti. Duyumsadı. İtiraz etti, kabullendi ve sonunda konuştu, yazdı, besteledi. İtiraz etti, kabullendi… Ve sonunda konuştu, yazdı, besteledi.

Bu çerçevede aşk; sevgiden süzülen bir damla, şiir; aşkın dili, müzik ise aşkın kalp atışıdır. Aşk; sevgiden süzülen bir damladır. Şiir; aşkın dilidir. Müzik; aşkın kalp atışıdır. İnsan, doğanın acımasız yanına karşı şiirle haykırdı, doğanın şefkatli yüzüne tutunarak kendini var etti. İnsan, doğanın acımasız yanına karşı şiirle haykırdı. Doğanın şefkatli yüzüne tutunarak kendini var etti. Ve şiir, bu varoluşun hem tanığı hem taşıyıcısı oldu. Ve şiir, bu varoluşun hem tanığı hem taşıyıcısı oldu.

Aşk oldukça şiir yazıldı. Şiir oldukça müzik doğdu. Müzik oldukça halaylar kuruldu, eller birleşti, insanlar yan yana geldi. Aşk oldukça, şiir yazıldı. Şiir oldukça, müzik doğdu. Müzik oldukça, halaylar kuruldu, eller birleşti, insanlar yan yana geldi. Dil büyüdü, düşünce derinleşti, sevgi serpildi, aşk çoğaldı. Dil büyüdü. Düşünce derinleşti. Sevgi serpildi. Aşk çoğaldı. İnsanlık o şiirle, o ezgiyle büyüdü ve bugün hâlâ o yolculuk sürüyor. Ve insanlık o şiirle, o ezgiyle büyüdü. Bugün hâlâ o yolculuk sürüyor.

Ben de yazdığım şiirlerin arasında insanlığıma dair izler buluyorum. Yaşadığım toplumun doğayla benzeştiğini görüyorum. Doğanın şefkatli yüzüyle özdeşleşip, acımasız yanına karşı şiirle saf tutuyorum. Sevgiyi, aşkı, umudu ve direnci şiirle yoğurup, sizlerle paylaşıyorum. Çünkü inanıyorum: İnsan, şiirle insandır. Aşk varsa müzik vardır. Ve müzik varsa, hayat hâlâ umuda gebedir.

İnsan, şiirle insandır. Aşk varsa, müzik vardır. Ve müzik varsa, hayat hâlâ umuda gebedir.

Kaynakça

· de Beauvoir, S. (1993). Kadın İkinci Cins (Çev. B. Onaran). Payel Yayınevi.
· Fromm, E. (1995). Sevme Sanatı (Çev. I. Günay). Payel Yayınevi.
· Lacan, J. (2018). Psikanalizin Dört Temel Kavramı (Çev. N. Erdem). Metis Yayınları.
· Marx, K. (2011). 1844 El Yazmaları (Çev. M. Belge). Birikim Yayınları.
· Platon. (2018). Şölen - Dostluk (Çev. A. Erhat & S. Eyüboğlu). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
· Sartre, J. P. (2019). Varlık ve Hiçlik (Çev. T. Ilgaz & G. Ç. Güven). İthaki Yayınları.

---

Salim Diyap
Kayıt Tarihi : 24.1.2010 17:56:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Doğa Fendi
    Doğa Fendi

    emeğinize sağlık hepsini okuyamadım ama büyük emek var belli

    Cevap Yaz
    Salim Diyap

    teşekkür ederim kardeşim

TÜM YORUMLAR (1)