gün
senin ağzında hep
gece, bana vurduğun kırbaçları, sen gül
çünkü ayazlar vuruyor yüzüme, kabuk dolu
aramak, boğaz köprüsünde intihar edene bakmak
açman, köprüden önce son çıkış yolu
kanlı ellerinle dokunma bana
yataktan inince yürümek, hastane koridoru
yaralıyım ben, umursamaz, incitirim bana bakma
perdeler kapalıdır bir ince iş, yanımda soluduğunu,
yüzüme üfleme, metrobüsle giderken arkadaşlarına,
benimle konuşurken neden korktuğunu, anlat.
konuşacak olanın ben olmayışı, işte hayat
kendimi içeri almak bile istemiyor kendim,
telefonlarım susmuyor, aynı kişi aynı yer hep kapat
zamanımla birlikte kül olup gidenler, travmalarımı,
nereye gömmekteler, yirmime altı kala, yatak.
ne bu pis sorular, ne bu sorgulama?
sevince çekemez insan sınır hatlarını.
cevap arayan, itile kakıla düşer bu duruma
tüm sorular; cevapsız çağrı.
bulamazsın inmezsen derine, itilmesen çukura!
misal ben, unutamadım hala o kızı,
merdivene çöküp ağladığımı, anneme bağırdığımı
sırt çeviren dostlarımı ve hayatın tüm detaylarını.
çünkü ayazlar vuruyor yüzüme, kabuk dolu
aramak, boğaz köprüsünde intihar edene sormak
neden yaptığını.
Alper Eğrikar
1.5.2026
04.18
Alper Eğrikar
Kayıt Tarihi : 1.05.2026 04:19:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




kendimi içeri almak bile istemiyor kendim,
tebrik ederim alper kardeşim...
bizden de size küçük bir hatıra;
mümkünlü
huzur esenli bir fecirde, çok yakın ve uyanıktım sana,
ama bu gri sabahta çok uzaksın evet bana;
ah kalbimin kamburu aşk,
içimin güvesi…
ve üvey düşlerimin
silsilesi sağlamlardan el almış efendisi,
bırak beni; acının eşiğindeyim,
telaşla düşüyorum maviden,
oysa sen inatla,
yüzümde susan okyanusa atıyorsun kendini,
yalvarıyorum sana,
kemirip bitir senden kalan ne varsa…
her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan
duasıdır kalbimin,
ya rab;
al bu sevdayı benden,
uyan mahmur yüreğim,
ve sesin kısılana dek ağla şimdi...
ah
hayata yaklaşımını sevdim en çok senin çapalım,
bakışlarının dipsiz derinliği ve,
hep ötelerde oluşunu,
su ve gök nasıl alıyorsa birbirinden rengini,
öyle boyandık işte biz de birbirimizin rengine…
elbette hep ma/ss/mavi değildik,
bulanık ve boz griler sardığında etrafımızı,
imdat eden aşktı daima,
başımıza kakmadan bunu,
bir bistroya oturup tiramisu istemeye niyetli
o yalnız akşamımda dahi, sadece kahve kokulu gözlerinde olmak istiyordum aslında,
elbistan türküleri kadar yanık yüreklim…
ah
ne vakit birbirimize kaldık ki,
zuhûrata tabi olayazarken,
ne zaman birbirimizde kaldık;
olup biten her şey,
bir çeşit ömür aşırmaktan ibaretti,
emanetleri hırsızların taşıdığı bu çağda…
sohbetlerimizin tamam olmayışlığı
belki de bir işaretti aşkın bitimsizliğine,
bu sureta yarım kalmışlığın
yorgun özlemiyle yüzün dedim hep,
yüzün…
elimde değil, gittin gideli yoldaşım oldu
/bu hüzün,
ki sisli havaları ve pusu sevmemiz kurtlar gibi
ve yağmur serpmiş toprak kokusunun
burnumuzda tütmesi güz ikindilerinde,
bundandı belki de ikimizin de,
bu; bitimsizlikten,
bir keresinde kendimize kalmıştık her nasılsa,
resimlerimizin, kayıplar ve arananlar listesinde
yan yana asılı oluşu gibi,
yüzümüzde inanılmaz mutlu bir tebessüm,
metal kanatlı bir kuşun koynunda saklanmış
ve kaybıydık birbirimizin,
kum saatinin bir yanı sen/bir yanı ben,
akarken zaman ince taneleriyle,
yörüngemizdeydi dünya da sanki…
dingin bir gölün sularında,
nazlı nazlı süzülerek yüzen
bir kuğu zarafetiyle,
geldin ömrüme sen,
bakışlarım bulanıktı,
ve derinliğini su sarmaşıkları sarmıştı,
sense yok diyordun gözlerime bakarak
böyle bir renk, yok…
içi yünden ve yumuşak,
dışı, dokunulduğunda kadife hissi veren,
süet ve dikişleri gizli olmayan ve sağlam,
bir eldiven kadar muhtacım sohbetine…
bu muhabbetten yana buzul çağın ıssızlığında
ve bu ayaz iklimlerin aldığım her soluğunda,
sana, varlığına ve pratisyen kalmışlığına,
kanayan/kan kusan; kan ağlayan mevsimler,
günlerden ve gecelerden sonra,
akasyalar açar mı hızırtepede,
nergis/gerbela/kazabilanka; karanfil,
demetlenir mi dîvân başında yeniden,
bir şehit ailesi evinin bahçe duvarına
bereket olsun için bırakılan,
birkaç hasat başaklaması taze fındıkla,
acaba dem bu dem dediğimiz demler,
mümkünlü olabilir mi…,
ah
Eyvallah. Kaleminize sağlık. Hayırlı yaşamlar!
TÜM YORUMLAR (2)