ÖNSÖZ
Yaşım her ne kadar genç olsa da, yarın yaşayacağımın garantisinin olmadığını düşünerek, bu zamana kadar yaşadığım sıradışı ve trajikomik anılarımı kaleme (daha doğrusu klavyeye) almaya karar verdim. Açıkcası, anıya yönelmemdeki sebeplerin arasında şiir konusunda içine düştüğüm daha iyiyi, daha güzeli, daha modern(!) i arama kaygım ve bu kaygımın oluşturduğu yazamama çukuru -ki bu çukurdan zamanla taşlara basa basa çıkacağıma inanıyorum- ve benim de bir şeyler yazma ihtiyacım yok değil. Hem böylece, yaşadıklarımın ölmesine de bir şekilde engel teşkil etmiş ve yaşamasına olanak sağlamış olurum… Yaşadıklarını içinde bulunan ona, buna, kendine duyduğun suçluluk duygusuyla birlikte tüm saflığıyla yazmak ve yayınlamak, her şeyden önce cesaret ister. Bu cesarete fazlasıyla sahip biri olarak, hayatımın bir köşesinde yer eden ve böylece bu sayfaların arasında geçen isimlerden, isimlerini izin kullandığım için özür dileyerek, artık anılarıma başlamak istiyorum!
ANI-1
Ortaokula ilk başladığım dönemlerdi, muhtemelen kasım-aralık civarı… Kendimi Barbaros İlköğretim Okulunun o hoş, nezih kokulu ve sıcak arkadaş çevremin olduğu ortamdan ailemin tercihiyle İmam-Hatip Lisesinin sıralarında bulmuştum. Daha sonra öğrendiğime göre ilkokul öğretmenim Sebahat Hanım, ortaokula da o okulda devam etmem, orada daha başarılı olabileceğim konusunda çok ısrar etmiş. Ama nedense ailem dinimi daha iyi öğrenmem için o okula göndermişti. Halbuki, daha ilkokulda yazları camiye giderek Arapça Kuran-ı Kerim okumasını bilen biriydim. İyi hatırlıyorum, o okula başlamam için de bir atariye tav olmuştum (playstation değil, yine tvye bağlanan eski atarilerden) …
Yeni bir okul… yeni bir ortam… yeni bir arkadaş çevresi… İster ilköğretim okulu olsun, ister lise, ister üniversite… Bu tarz değişimler her insanın hayatında yumuşak veya keskin bir dönemeçtir. Ve ben de okula yeni başladığım zamanlarda bu virajı keskin bir şekilde dönüyordum. Aslında okula gitmek istemiyordum ama okulumuz uzak ve bir tepenin üstünde olduğu için babam veya yanında çalışan arkadaş ve dedem her sabah hususi olarak okula bırakırdı. Gerçi lisede Süper Liseye geçince yine götürüp getirdiler sağolsunlar. Neyse, o ayrı mevzu…
Yine öyle bir kasım-aralık gününde, artık okuldan kaçmak istedim. Ama öyle kuru kuruya sebepsiz yere eve gitsem bin bir türlü laf yeme korkusuyla bir sebep aramaya koyuldum. Ve en doğrusunun bir hastalık belirterek okuldan izin kağıdı alıp, eve öyle gitmek olacağını düşündüm. Müdür yardımcısı Arif Bey’in odasına gittiğimde, sınıf öğretmenimiz Muammer Beyle konuşuyorlardı. Ama teneffüs süresinin kısıtlı demlerini yaşadığımızdan hemen konuya daldım ve sol taraftaki böbreğimi göstererek çok ağrıdığını ve izin verirlerse eve gitmek istediğimi söyledim. Müdür yardımcısı izin kağıdını yazıp vermek üzereydi, lakin sınıf öğretmenimiz Muammer Bey bir melek edasıyla benimle daha yakından ilgilendi. Ve durumumun ciddi olabileceğini, apandis’in sağ tarafta bulunmasına rağmen sol tarafta da benzer bir problem çıkabileceğini veya böbrekte sıkıntı olabileceğini söyleyerek o da Arif Bey’den izin istedi ve beni kendi arabasına alarak, hemen sağlık ocağına götürdü.
Doktora gittiğinizde, doktor bey önce sizi karşısına alır, durumunuzu anlatmanızı isterler, sonra yakasındaki o sırtı ve göğsü dinleyen aletle bedeninizde bir şeyler dinlemeye (bu dinlemenin bir formalite olup olmadığı konusunda hala tereddüt içindeyim?) çalışırlar ve ilaç yazarlar. Yine acil servisteki pratisyen doktor beni karşısına aldı ve durumumu sordu, ben de sorduğu her soruya olumsuz, hastalıklı cevaplar verdim. Bir iki de dinledikten sonra, sağlık ocağından hastaneye sevkime karar verdiler. Öğretmenim beni yarı yolda bırakmadı ve bu sefer hastane yoluna düştük. Hastanenin acil servisindeki doktorla da aramızdaki hemen hemen aynı sözsel ve dokunsal temas geçtikten sonra, orada sağlam adama serum taktılar, ve reçeteye bir iğne ve bir iki hap yazıp, iğnenin hemen vurulması gerektiğini belirterek o anda alınıp gelmesini söylediler. Sağolsun melek öğretmenimiz bu iyiliği de cömertçe yaparak eczaneye gitti ve iğneyi ve diğer ilaçları alıp geldi. Vücuda yavaş yavaş sıvı akıtan serum neyse de, sıvıyı hemen enjekte eden sivri uçlu kocaman iğne her çocuk gibi benim de korkulu rüyamdı. O anda da çok korkmuştum. Ama korku, iğnenin vurulmamasına çare değildi… Ve iğne vuruldu…
İğneyi vurduktan sonra, beni artık yorgunluktan tükenmiş vaziyette kolumdaki serumla, bir tekerlekli sandalyeye oturtturdular ve üst katta bir odada yatabileceğimi söylediler. Ağır ağır tekerlekli sandalye sürülürken, ben de yorgunluktan gözlerimi kapa… kapatı… yordum… Ve asansörün önüne geldiğimizde artık gözlerimi kapatmıştım. Asansörün önünde geçen zamanla, yatakta gözümü açtığım dört-beş saatlik zaman dilimine dair bir şey hatırlamıyorum.
Aslında hatırlamama sebebim de, anılarım arasından bu anıyı, ilk önce yazıya geçirme sebebimdir. Hastane odasında gözlerimi yavaş yavaş açtığımda karşımda babamın yanında çalışan Yaşar abiyi gördüm. Meğersem asansörün önünde tansiyonum 1 e 3 e düşünce (ki bu ölüm-yaşam arasında incecik bir çizgi) , bir şekilde bizimkilere ulaşılmış ve bizimkiler hastaneye doluşmuşlar. Daha sonra yapılan müdahalelerle normale dönünce beni korkmasınlar diye evlerine ve işlerine çekilmişler ve başıma da nöbetçi diye Yaşar abiyi bırakmışlar.
Bir anlık okuldan kaçma isteğim, neredeyse hayattan kaçma durumuna dönüşüyordu ama bedenim ve ruhum pes etmemişti…
Ahmet AğdereKayıt Tarihi : 2.3.2008 23:49:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!