Dünya, uykunun değil, uyutulmanın hüküm sürdüğü bir gezegene dönmüştü.
Artık kimse düşünmüyordu; düşünenler susturuluyor, susturulamayanlar yok sayılıyordu.
Zihinler, bir zamanlar gökyüzüne çevrilmişti; şimdi ise ekranların parlak sessizliğinde boğuluyordu.
Gözler kapalıydı ama rüyalar ölmüştü.
İnsan, kendi huzurunu değil, kendine biçilen rolü yaşamaya başlamıştı.
Bir zamanlar, dağların eteklerinde küçük bir kasaba vardı. Bu kasabanın girişinde, kimsenin nasıl ve ne zaman yapıldığını tam bilmediği eski bir su değirmeni bulunurdu. Değirmen yıllarca un öğütmüş, insanların ekmeğine bereket olmuştu. Ama zamanla yeni makineler çıkınca kimse eski değirmene uğramaz olmuş, değirmen çarkları da durmuştu.
Günlerden bir gün, uzak diyarlardan önemli bir misafir geleceği söylendi. Kasabalılar heyecanlandı; kimileri hazırlık yaptı, kimileri şaşkınlıkla olup biteni izledi. Misafir gelince, herkes onu şehrin en güzel yerine götürmek isterken, misafir sessizce:
“Beni o eski değirmene götürün.”dedi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!