Bir kuş düşün: İki kanadı var :Biri bilgi, diğeri estetik; Kanatlar birlikte çırpmazsa, Rüya değil, yalnızca toprak kalır altında.
“Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Bu kanatlardan birini kullanamayan toplumlar ise bir tavuğa benzer; tavuğun önüne yem atıldığında yer ama arkasından yumurtasının toplandığının farkına bile varmaz.”
Bu söz, insanlık tarihinin özünü anlatan derin bir metafordur. Kuşun iki kanadı, insanın hem akıl hem ruh yönünü temsil eder. Bilim, aklı özgürleştirir; sanat ise ruhu besler. İkisi bir araya geldiğinde insan hem düşünsel hem de estetik olgunluğa ulaşır. Ancak bu iki kanadın biri eksik olduğunda, toplum ilerlemez; yere bağımlı, kısa menzilli bir hayat sürer.
Gönül ektim, gül ellerin nasibi,
Sabırla bekledim, ettim hasibi.
Dikeni sardım da yâre demedim,
Ben Hakk’a verdim, O bilir sebebi
Zaman döner elbet, hak yerini bulur,
Ortadoğu’nun son yarım yüzyılı, güç ve çıkarın bir döngüsünü bize açıkça gösteriyor: Büyük odaklar, sahadaki aktörleri kendi emelleri için kullanır; işlevleri sona erince de gözünü kırpmadan tasfiye eder.
İran, tarih boyunca bu döngünün en belirgin aktörlerinden oldu. Bir zamanlar başkalarının maşasıydı; Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a kadar vekâlet savaşlarının merkezi bir aracıydı. Kaosun, kanın ve mazlum çocukların acısının çoğu zaman sorumlusu, sahada adım adım yürütülen bu maşalardı. Dün başka güçlerin çıkarları için yönlendirilen İran, bugün benzer bir güç tarafından tasfiye edilir hâle geldi. Tarih bize gösteriyor ki, zulmü uygulayanlar, gün gelir başka bir zulmün hedefi olur.
Suriye örneği güncel bir yansıma sunuyor. Önce El-Kaide, sonra IŞİD… Bir dönem desteklendi, sahada kullanıldı, sonra ortadan kaldırıldı. Yarın ihtiyaç duyulduğunda benzer bir yapı yeniden sahaya sürülecek. Dün terör olarak anılan bir figür, bugün siyasi masada muhatap hâline getirilebilir; yarın ise yeniden tehdit listesine alınabilir. Bu, basit bir ihtimal değil; tarih boyunca tekrar eden bir kuraldır.
Günün aydın,
güneşin bol olsun.
Varsın ışığı erken doğsun,
ama sıcaklığı gecikmeden bana vursun.
Zira içim üşüyor;
sessiz, derin ve kimseye belli etmeden…
Varlığımda ateş olamadım belki
ama yokluğunda külüm sana kaldı.
Sen beni yakıp geçtin,
ben yanmayı beklemek sandım.
Çölde suyu arar gibi aradım seni,
mahpusta gün sayar gibi sabrettim.
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur.
Ne bir yük taşımıştır omuzlarında,
Ne de bir mesafe kat etmiştir aslında.
Yalnızca gün, ağır ağır içinden geçmiştir.
Güneş alçalmış, gölgeler uzamıştır.
Tüm yollar, ne kadar dolansa da
aynı sessiz kavşağa dayanır sonunda:
hayal kırıklığı.
Kimi umutla yürür,
İnsanlık tarihi boyunca farklı düşünceler, birbirinden ayrılan görüşler, çarpışan fikirler hep vardı. Her çağda insanlar baktı ama aynı gerçeği göremedi. Kimi, görünenin ardındaki hakikati fark etti; kimi ise gerçeğin hemen yanından geçip giderken onu hiç fark etmedi. İnsanın algısı, tecrübesi, yetişme biçimi, karakteri ve beklentileri; hakikatle arasına çoğu zaman görünmez perdeler ördü. Bu yüzden insan, doğruyu bulabilmek için her devirde bir ölçüye, bir mihenge ihtiyaç duydu.
İşte bu nedenle Allah-u Teâlâ insanlığa bir rehber gönderdi. “Oku!” emriyle başlayan bu ilahi çağrı, yalnızca gözle yapılan bir okuma değildi; hayatı, olayları, insanı ve hakikati okumayı öğreten bir başlangıçtı. Kur’an, sadece sesli tilavet için değil, hayatın tamamına dair ilke, ölçü ve yol göstericilik için indirildi. Onu okumak güzeldir; ezberlemek değerlidir; ama asıl emredilen şey, onu hayata indirmektir. Ayetlerin ahlakına bürünmek, emirlerine göre yaşamak, yasaklarından sakınmak ve adaletini topluma taşımaktır.
Ne var ki bugün —gerek ülkemizde gerek geniş İslam coğrafyasında— bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bir perde iniyor gözümün önüne, Ben yokum... ama ben varım içinde. Adımlarım yankılanıyor sokak sokak, Bir çocuk ağlıyor... sesi bana çok uzak.
Her sahne, yüreğime saplanan bir iz, Her cümle, içimde yiten bir giz. Kimi yerde susmuşum gereksizce, Kimi yerde bağırmışım sebepsizce.
Ve bir ses duyuluyor semadan: "Oku kitabını, bugün hesap sana ait olan." Nefesim daralıyor o anda, Ne gizledimse çıkmış meydana...
Bu hafta, boyaya batırılıp rengârenk bir oyuncak gibi sokaklara salınan köpeği yazacaktım.
Süs havuzuna defalarca atılıp çırpınışları kahkahaya karışan kediyi…
Belki birkaç insan utanır diye, belki bir vicdan kıpırdar diye…
Ama sonra düşündüm:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!