MAVİ UMUT TOZ PEMBEYİ DEĞİL, SENİ ARIYORUM SULTANIM! .
=Kemal KABCIK ve de YEREL GÜNDEMİMİZ=036==00.000.089=
BİRAZ İNSANLIK ve ÇOKÇA SAMİMİYET AŞKI ARŞA ÇIKARIR! .
******
ÖĞREN LAİKLİĞİ ve “SAYGI DANSI”NI KİMLER BULMUŞ BAK! .
..
Ve koşmak Afrika’ya
İç çığırtan bebeklerin koynuna
İpek dokuyup almak seni bağrıma
Ne hoş olsa gerek, bunu bilerek ölmek
..
Çoktandır
Öylesine uzak ki bize
Afrika.
Hatıraları bile yaşamıyor artık
Tarih kitaplarının resmettiklerinden
Ve kanımıza karışan
Kanımızdan taşan şarkılardan başka
..
tükendimi onca vaadler
Ey! sevgili amcazadem
ey! masum kalpli sevgili
gizemli takatim-sevgim
her damarımda
geziyor bir akım gibi
bunlar Afrika kelebeği gibi yorgun
..
KÖLELİK VE ESİRLİK
Çok yıllar önce, kölelik varmış. İlk köleler efendilerinin elinden birer; meta; niteliyi taşıyordu. Ağır işlerde çalıştırılır, gereğinde zevk için bile öldürürlerdi veya çeşitli işkenceler maruz bırakılırlardı. Toplum kavramının kuvvetle bütünleştiği ilk çağlar ile sonraki dönemlerde, köleliğin insanı değil, meta olarak cinsiyet ve niteliklere göre değer taşıyordu. Öncelikle neye dikkat edermişler. Bir kölenin önce
Ağız koklamak, dişleri saymak ve özellikle düztaban olup olmadığına dikkat etmek, bu yakın incelemenin belirgin esaslarını teşkil ederdi esir ve köleler için en büyük şansızlık, düztabanlıktı. Çünkü bu bedensel özürlük, uğursuzluktan sayılırdı. Neden sorarsanız bir kölenin öncelikle vücudunun sağlamlılığın bakarlar o kölenin iyi ve güzel çalışması lazım. Alıcı satın almayı düşünürken, köleyi baştanbaşa incelermiş satıcıda ortalığı kızıştırırmış, köleyi incelmenin sonunda köleye ne kadar fiyatı diye kesilirmiş en azı bir köle ne kadar eder dermişler.(150/250 kuruş arasında bedel biçilirmiş.
Mısır, Roma, Yunan, İran, Arap ve ilhanlı dönemlerinde esirlerin yaşadığı şartlar ağırdı. Ancak Hititler dönemi incelendiğinde, kölelik hayatının çok daha kötü koşullar içerdiğini görüyoruz. O dönemlerde kölelerin ve esirlerin ne ufak hataları bile bağışlanmıyor acımasız cezalara maruz kalıyorlardı.
‘’Eğer bir köle ve yahut bir esir sahibine gücendirirse onu ya öldürülür ya da işkence yaparlarmış, ailesi varsa ailesinin yanında bir köleye ızdırap verirmişler, sakın sizde böyle olmayın,
Amerika’nın keşfinden sonra Afrika ülkelerine kadar giden köleler ve esirler, kadın ve erkek köleleri ve esirleri gemilere doldurmuşlar ve onları Amerika ‘da yüksek fiyatlarla satarmışlar.
Öncelikle kadınlar ve kızlar da bulunan özelliklerine, dikkat edermişler. Kendilerine cariye yaparmışlar eğer güzelse onu bırakmazmışlar kendilerine hizmet etsinler diye yaşlılarda onlara bir ömür boyu hizmet etmelerini sağlarmışlar. Erkek kölelerini de tarlada bağda bahçede çalıştırırmışlar, kadınlarla bir tutulmazmış,
..
İçimdeki ben
rüzgarın estiği yöne doğru eğilir
söğüt dalı gibi
yaşamla aynı tarz içinde
içimdeki sen
ayrık ormanlarda gezinir
Afrika arslanları gibi
yaban mı yaban
tüm direncimi vermeye
su kesigi gibi istekliyim
değişime açık
mükemmelliyete köstekliyim
..
hey ayağa kalk ve bana cevap ver köle. tüm cevaplar sende, biliyorum.
her şeyi biliyorsun ama söylemiyorsun.bu gün hesap günü,kaçamayacaksın benden…
bak özgürlüğünü verdim sana,kurtuldun her gün isyan ediyordun bana,isyancı his.
al işte hürsün artık konuş işte. parçalarını birleştirdim konuşabilirsin…
çekinmemelisin benden, akrabayız biz seni ben var ettim,biliyorsun değil mi.
borçlusun bana şimdi, anlat bana. cesaretin yok değil mi, korktun benden…
inanmıyorsun değil mi, hür olduğuna. hapislikte yakışıyordu ama sana neyse.
..
sevdanın üstüne
har bulutlar
ve
yerden fışkırdı dehşet
kaynadı zemin
..
İnsan şahsına münhasırı yok ki
Canı çıkası cani
Kadın demez bebek bilmez
Gözü dönmüş hak tanımaz
Doymuyor kana hunhar canavar
Süslü sözlere alışık donkişotlar
..
KÖLELİK VE ESİRLİK
Çok yıllar önce, kölelik varmış. İlk köleler efendilerinin elinden birer; meta; niteliyi taşıyordu. Ağır işlerde çalıştırılır, gereğinde zevk için bile öldürürlerdi veya çeşitli işkenceler maruz bırakılırlardı. Toplum kavramının kuvvetle bütünleştiği ilk çağlar ile sonraki dönemlerde, köleliğin insanı değil, meta olarak cinsiyet ve niteliklere göre değer taşıyordu. Öncelikle neye dikkat edermişler. Bir kölenin önce
Ağız koklamak, dişleri saymak ve özellikle düztaban olup olmadığına dikkat etmek, bu yakın incelemenin belirgin esaslarını teşkil ederdi esir ve köleler için en büyük şansızlık, düztabanlıktı. Çünkü bu bedensel özürlük, uğursuzluktan sayılırdı. Neden sorarsanız bir kölenin öncelikle vücudunun sağlamlılığın bakarlar o kölenin iyi ve güzel çalışması lazım. Alıcı satın almayı düşünürken, köleyi baştanbaşa incelermiş satıcıda ortalığı kızıştırırmış, köleyi incelmenin sonunda köleye ne kadar fiyatı diye kesilirmiş en azı bir köle ne kadar eder dermişler.(150/250 kuruş arasında bedel biçilirmiş.
Mısır, Roma, Yunan, İran, Arap ve ilhanlı dönemlerinde esirlerin yaşadığı şartlar ağırdı. Ancak Hititler dönemi incelendiğinde, kölelik hayatının çok daha kötü koşullar içerdiğini görüyoruz. O dönemlerde kölelerin ve esirlerin ne ufak hataları bile bağışlanmıyor acımasız cezalara maruz kalıyorlardı.
‘’Eğer bir köle ve yahut bir esir sahibine gücendirirse onu ya öldürülür ya da işkence yaparlarmış, ailesi varsa ailesinin yanında bir köleye ızdırap verirmişler, sakın sizde böyle olmayın,
Amerika’nın keşfinden sonra Afrika ülkelerine kadar giden köleler ve esirler, kadın ve erkek köleleri ve esirleri gemilere doldurmuşlar ve onları Amerika ‘da yüksek fiyatlarla satarmışlar.
Öncelikle kadınlar ve kızlar da bulunan özelliklerine, dikkat edermişler. Kendilerine cariye yaparmışlar eğer güzelse onu bırakmazmışlar kendilerine hizmet etsinler diye yaşlılarda onlara bir ömür boyu hizmet etmelerini sağlarmışlar. Erkek kölelerini de tarlada bağda bahçede çalıştırırmışlar, kadınlarla bir tutulmazmış,
..
Yeni dünyanyn içine
Ama Ne Amerika ne de Afrika,
meyvenin içine.
Kirli olmayan a? yr bir sary.
Susu? laryn sa? yr.
Kulakölçer mili kadar hazmettim,
espritüel ama sabyrcy dervi? .
..
Sorumluluk nedir? Kendime mi, başkasına mı diye bir bireysel sorumluluktan toplumsal, siyasal sorumluluğa okumuş yobazlıkta ahlak ezen ile aydın kavramına yücelmek arasında düşünen ben miyim birey olarak, düşünce pazarlama meydanında taraftar tellalı mıyım acaba? Onulmaz bir yara mı var? Yaranın adı ve cismi ile geliş, gelişme neticelenmesi ne? Bu söylenirse kim hesaplaşıyor oluyor? Veya sorumlanacak mutlak bir şey, bir kimse olacaktır…
Uygarlık parfümüdür kaos, karmaşa. Avrupa uygarlığı parfümlüdür diyorum elbette; Refahın hevesinde toplu savaşa götüren huzurun ahlak değeri olmadığına kanıttır kendini inşa etmeye basitleştiren, yani bireyden sosyal sigortalı Allah yaratmaya hevesi ahlak anladılar, sıkıştılar, tıkandılar bu bedava yaşam histerisini de anlamaya kafamızı karıştırmaya zorlayanlar… Yaptığını anlayan, anlamazlığa vurma ustalığı ile de satarak bir daha kazanç sağlarken, kıvrananları övmek deyip yıpratmak işinde koşuşturan çalışma heyecanı. Ne mi bu? Küresellik işte.
Tıkanıklığını küresellik satıyor, Afrika sömürgeydi soyup soğan etmeye, Asya bu amaçtı, ama hesap dönüştü biraz… Çok şükür demeye hacet var mı? Asya’da insan yaşıyor, insanlık yaşatılıyor. Afrika gibi binlerce yıllar esir yaşatılan millet değil elbette. Esir insanların hürriyet kazandıkları bağımsızlıklarına soysuzca saldırarak General yüceldiler galiba… Her neyse… Konum bu değildi…
Bu kaosu, karmaşayı kullanan bizim medyamızda kendi kendilerine aydın sıfatlanmalar eziyor yüreğimi. Kaygı sembolleşiyor, parti, bez, çaput, hukuk kakalayan bu kaygının neresindeymiş hesaplaşma? Yarın bu kaos, bu karmaşa, eğer kontrol edilmezse Cumhuriyet ilke ve ülküsüyle, aydını da boğacak, yoksulu, haklıyı, haksızı, günahsızı, suçluyu da… Bunu işte şimdiki aydın yobazlıkları anlamak istemeyecek, görmemişin cebine para koyulacakmış hevesiyle, köpek gibi dili dışarıda tıslayıp duruyor. Çok iyi biliyor çünkü, bu kaygıyı sunanlar alıyor bütün ahlak değerinin sıcaklığını, milli varlığını, korku satıyor, yine kazanıyor refah ve huzurda tıkanan Avrupalılar… ABD, İngiltere uşaklıkları veya Yahudi, Arap kuyruklarıyla sağa sola koşuşanlar da desem ne olacak ki artık bu ar sızlatılan sınırda… Yediler bizi de. Becerebilirsek hazımsızlık yaratırız. Onu da dışkıyla atar. Bizim aydın yobazlıklar yalan rüzgarları eserek kilitletenler…satılmayı satın alan hükümet, hükümetin satın aldığı medya, medyanın kakaladığı siyaset kuyruklanmalar… Yukarıdan aşağıya bir aile ağacı gibi… galiba, aşağıdan yukarıya satın alınan aile ağacı benzeşmeleri de doğru…
..
Sen Afrika nehirlerinden ilik
Damarlarimdan kalbime akan
Nasil aglar oksuzler,
Oyle turkuleri birak...
Umutlari kopar yeni gunlerden,
Mutlu sarkimiz baslasin.
Bahara yonelisi var ya filizciklerin
..
Bir kadın düşüyorum ben
Antartika olmalı biraz sevgisi bana sıcak dışarıya buz
Birazcık da Amerika! Orospusu olmadan modernlik işte
Az da biraz Asya, büyük olsun ama sevgisi
Çok az afrika sevgime aç olsun çok değil sonra gider
Büyük okyanustanda almalı payını, saf olsun gönlü
Avrupa olsun istemiyorum kadınımın, herkes gözü önünde olmasın
..
Dünya ateşler içinde
ben donuyorum
Savaşlar almış başını gidiyor
ben kınıyorum
Afrika da insanlar açlıktan
Bense sensizlikten ölüyorum
..
Boynumda taşıdığım gümüşten bir kolyenin, ışıldayan kapaklarının ardında kalmış resmin. Sen annemmişsin, çok üzülmüşsün, erken ölmüşsün. Ben, sen ölürken doğuyormuşum... Doğarken ağlamışım, sen beni görüp gülmüş sonra da ölmüşsün...
Yaşasan beni çok sevecekmişsin... Cebime para koyacakmışsın ben de pamuk şekerleri alacakmışım. Patikler örmüşsün, adımı düşünmüşsün, geceleri beni rüyanda görürmüşsün...
Melekler gibiymişsin... Seni çok kıskanırlarmış ya çok da nazar etmişler. Pembe kelebek desenli kadife bir palton varmış, onu giysen seni herkes bir tür mevsim sanırmış. Nisan ayında pencerenin kenarında oturup cama vuran yağmurların buğusuna parmaklarını sürer, belli belirsiz bir şeyler karalarmışsın. Seni bir tek kedin anlarmış, ben doğunca ben de anlayacakmışım. Doğmuşum, anlayamamışım...
Oysa sen yaşamak istermişsin... Yeryüzünün son gününe dek yaşamak... Kuşların dilini bilmek istermişsin, Van Gölü' nde serinlemek, Afrika' da ot yemekleri yemek, Sibirya' da üşümek... Genç ölmesen daha yapmak istediğin çok şey varmış...
..
Afrika ormanlarında tesadüf maymunlarıyla çadırlı bir keramet
İştahı kabarmış Amerikanvari bir mecmua
Gözün kertenez alıyorsa bizi de davet et
Rüya görebilenlerden işittik fısıltı riminde melankoli nöbetindeydiler
Ciddi ve telafisiz bir zeminken nedamet
..
Afrika bozkırlarında bir Masai gibi,
Bir çarşaf atıp çıplak omuzlarıma
En bakir anındayken kuşluk vakti:
Tutulmalıyım şehrimin rüzgarına…
O kadar şiddetli esmeli ki, biteviye
Çarşafın ta kalbine işlemeli
..
Muammer, üç ay önce İngilizce ve siyasal bilgiler üzerine yapmış olduğu üniversite tahsilini bitirmişti. Üstün başarı sayesinde hariciyeye alınmış ve iki hafta sonra Uganda’nın başkenti Kampala Büyük elçiliğinde göreve başlayacaktı.
Görevini en iyi bir şekilde yerine getirebilmek için Uganda hakkında bulabildiği bütün kitapları okuyordu. Sosyal, kültürel, coğrafi ve siyasi konular hakkında yeterince bilgi edinmişti. Arkadaşının verdiği kitabı biraz karıştırıp ilginç bir konuya rastlarsa okuyacaktı. Sonunda aradığını buldu; “Bilinmeyen yönleriyle Uganda ” adındaki kitapta ülkede halen ilkel şekilde yaşayan bir kabileye de yer verilmiş. Bu bölümü hemen okumaya başladı.
Mokibo kabilesi
Mokibo kabilesi, 300 yıl önce Uganda’nın en büyük ve güçlü kabilesiydi. Bu kabile ülkenin güneyi, kuzeyi ve batısına egemendi. Rakip kabile olan Tutu ise doğuya hakimdi. Mokibo’lar ilkel yaşamda ısrar ettiklerinden dolayı Tutu ve diğer kabileler karşısında zayıf düştüler çünkü Tutu’lar Afrika’ya gelen misyonerlerde gördükleri ateşli silahla tanışmışlardı. Avrupalı tüccarlardan silah satın alıp savaşlarda kullanmaya başladılar. Sadece mızrak ve oklarla savaşmaya çalışan Mokibo’lar, modern silahlara yenik düştüler. Çok sayıda Mokibo öldürüldü veya esir düştü. Neticede bütün savaşları kaybedip topraklarından oldular. İlkel kabile aslında en büyük kaybı, medeniyete karşı direnmesinden dolayı kabileden ayrılanların yüzünden yaşadı. Uganda’da diğer kabilelerin hepsi medeni hayata geçmişlerken, halen ilkel bir hayat sürdüren Mokibo’ların 1500 kişi civarında oldukları sanılmaktadır ve Togoto ormanının içlerinde yaşamaktadırlar. Kabileden ayrılmayı engellemek için kaçmaya çalışanlar öldürülmektedir.
Mokibo’lar dış dünyaya tamamen kapalı olduklarından, kendileriyle diyalog kurmak imkansızdır. Bu yüzden kabile hakkında sağlıklı araştırma yapmak imkansızdır. Mokibo kabilesinin yaşamı, inancı ve en önemlisi değişime neden bu kadar direndiği hakkında tek bilgi, kabileden kaçanlarla yapılan söyleşilerden oluşmaktadır.
..
Bir Damla Göz Yaşı
Ne hikmettir bu dünyaya gelen ağlar giden ağlar,demiş Koca Seyrani. Yer yüzüne, bir nevi çamurun içine gelen Ademoğlu, sevinir ağlar,üzülür ağlar.
Ağla gözlerim sen de ağla. Bir mirasçının ağlaması gibi değil,işlediği suçtan pişman olup ağlayan gözler gibi ağla.
..



