Atsak da rengimize istinaden çentik
Aynı vücut diline müsaviyiz, identik
Kendine cezp etti, zenci sevgilim
Arada ki deri farkını birlikte yendik
Kuraklığın makûs kaderi Afrika
İşgücü var, kurulmuyor fabrika
..
Yaşamın mimarı olan önderler nadirdir. Bugün ‘yaşamın mimarı’ Batı medeniyetinde ‘Yönetici’ diye anlatılıyor olsa da, Allah her yüzyılda bir dahi yaratıyor diye güzeller güzeli Mustafa Kemal Atatürk’ü anıyoruz aşkla. Terimler davranışları belirler. 21. Yüzyılı adımlıyor olduğumuz halde, anlaşılmıyor, anlamaya yanaşılmıyor tavrını takınıyor insanoğlu. Günün 24 saatini meşgul ettirmedikçe yaşamdan zevk almayan bu gönlü boş insanlar, ruhunu boğarak ancak, ruhsal hasta olarak sömürüyle beslenmeyi yeğler… Ama, ‘yaşamının mimarı’ kavramını Yahudi uşaklığı tadıyla Batılıların iyi tanıyan, iyi bilen oldukları inkar edilmez. Üç bin yıldan bugüne taşıdıkları küresel paranoyaklığı dünyaya leş gibi saçıyorlar.
Terimlerin sözcüklerde anlamı giderek yozlaştırılıyor. Günlük sohbetlerde kullanılmaması için yeterince meşgul ediliyor: yenilik diye sonu gelmez olur olmazlığı uygulatarak, hatta ‘post modern’ terimi ile cazipleştirerek, para kazandırmaya özendirme ile, ithal mal tüketiciliğine alıştırma ile vs.… Çünkü, alışkanlık başlayınca borçlanmış olarak köleliği başlayacaktır. Sosyal yardım, işsizlik parası, çocuk parası, kadına annelik aylığı vs. ile iş arama, çalışma hevesi uyuşturuluyor. Oysa bütün bu güzellikler gerçekten bir medeniyet olabilirdi. Teknoloji de öyle. İnsan yaşamına kolaylık sağlama amacı yerine vahşet, dehşet, soygunluk, hastalık saçıyor, kolera, veba hastalığından daha şiddetli kırıp geçiyorlar insan topluluklarını. Bir tür doğal kaynak alış-verişi sanki…
Afganistan, Irak, Afrika bu felaketi ebediyetine vahşet yaşıyor. Ülke toprağının yer altı kaynakları hızla kontrole alınıyor. Gürcistan örneğinde siyasetçi şebeke organizesi halkını sindirmeyi başardı. Sindirmeye ülke gönüllüleri olarak AB, ABD’de ders bile almışlar.
Bir taraftan sömürü haklarını koruyorlarken, diğer taraftan boşalta boşalta hem yakınlaşıyor, hem daraltıyorlar çemberi, Asya çepeçevre sarılı… İnsanlıktan bu kadar nefret etmeyi öğretmeye Yahudi başarılı oluyor da, biz insanlığı öğretemediğimiz gibi, insanlığı yaşama faziletinden uzaklaştırılıyoruz; ilk 50 yıl yavaşça sokuştular, şimdi düpedüz ve insanın yüzüne baka baka sırtarıyorlar ahlaksızlığı… Türk milletini bu uşaklığa alıştırmaya üç bin yıldan beri uğraşıyorlar, bu yüzden sırtarıkların içimizden çıkması doğal. Bu sırtarıkları hoş görmeyi doğal bulmuyorum. Günahsız binlerce yuvayı acılara boğmalarının nesi hoş bulunuyor anlayamıyorum. AKP’den sanki farklıymış gibi, MHP çirkin hevesi ümitlenmekten ve başkanlarından arınmalı. Baykal da rahat bıraksın artık Partiyi. Satılmadık yanları kalmamış eski siyasetçiler: Çekin elinizi. Toprak bedeninizi kussun, Allah ruhunuzu güneşin ateşine sürsün…
..
yalnızlık ateş
insana eş
eğer kutuplarda
eskimo olsaydık
afrika çöllerinde
fakir bir kabile
..
Ayırım yok yalnız yiğidi öldür hakkını yeme
Sezarın hakkı Sezara deyip deyip yan dönme
Dürüst ol lafını unutma olsanda travest dönme
Yapılan nimetleri hem kullanıp hem bunlar gavur deme...
Yapmış adamlar yıllar önce insanlık için nice nimetler
..
Yıllar eski yıllar ama isa'dan öncesi değil
Akdeniz kıyısı bir şehir Antalya; Afrika değil
Dışı insan görünümlü ana-baba içi insan değil
Ana üvey baba öz elinde bir kız hem köle hem sefil.
..
Gözünüz aydın ey insanlar!
Elinin altında açılmış bekler tüm kitaplar
Ve bu kitaplar için, kesilmedi hiç ağaçlar
Bu nimeti iyi bilelim, göz var, izan var, Allah var! !
..
Sensin yıllardan beri bir saygılı Avrupa Ülkesi
İlklerden bu yana senden gelir insan hakları sesi
Sendeydi Hürriyet heykeli Nevyork'tan gelir şimdi sesi
Boş musun,hoş musun anlayamadık ey! Fransa...
Adını Dünya bilir Afrika başta olmak üzere bilhassa
..
Hayalimdeki sevgili Diyarbakır 'dan
Vuslat şehrinde orkideli evimde
Afrika sarmaşığıdan daha kalın
Bütünleşmişiz renk dünyasında
İki sonsuzluk arasında abanmışım aşk merdiveni gibi
Bitkin düşmüş nefesimiz
Bir aşk terennümünün ateşinde
..
Hazır mezarın ölüleri başında bekleşmezken
Ve suyun eline hiç bir atıklaşmış minarel
Bulaşıklı sular dökülmemişken
Kronik klor, karbonoksit, kurşun bilmem ne püskürtülmemişken
Damlasını kanmak niyetiyle yudumlanan hayata
Sudan başını uzatıp ilk önce Afrika kıyılarında karaya çıktı
Önce orda baktı tatlısına tuzlusuna
..
Soludun,bilinmeyen zamanın içinde,
Mavi uzayın,zümrüt yerin avucunda…
Beyaz,doru,ala kanatların üstünde,
Bir ana edâlı gökkubbenin altında…
Sonra kara toprak küstü yeşilliklere,
Gökyüzü kamçılandı,kuru rüzgârlarla…
..
Sana kızıyorum!
Öbür yüzümü gördüğün için.
Tövbelerle geçti yıllarım…
Ve…öylesine meşhurdu ki saklanmalarım.
Şimdi ise…yüzümdeki peçe,
Beni senden saklayamayacak kadar ince.
Bir afrika safarisi gibi…
..
Yahya Gökdemir
10 Mart ·
GÜLE GÜLE KADDAFİ
Ey kahramanlar kahramanı
EY yurt sever insan
..
O benim gülüşümdür dibinde oturduğun
Uzaktan türkü çığır serin tutsun gölgemi
Gün döndü gömleğini kaptığı gibi güneş
Yorgunluk, yüreğinden uçmak geçen bir gemi.
Gözlerine değmeden eğilip geçiyorum
Ellerinden tuttuğum yerden başlıyor bahar
..
Beyaz siyah sarı
Yok birbirinden farkı
Böyle yaratmış yüce yaratıcı
İnsan dediğinde bir canlı
Afrika avrupa amerikalısı
İnsanız işte var varası
..
AFRİKA VE AVRUPALILAR
.....
Güler yüzlü, tatlı dilli papazlar,
Önce, ellerinde haçları vardı...
Açtık kapımızı, esti ayazlar,
Baktık boynumuzda halkalar vardı
.....
..
olurda bana
bir yaşam hakkı daha verilirse,
bu dünyayı istemem kesinlikle..
çünkü!
orada yine Amerika olur,
yine Afrika.
yine zenginlik
..
Tarih nedir bilirmisin?
Tarih bazı insanların
Çakal
Bazı insanların sürünün zayıfı
Ve çoban olduğu
Bir afrika sahrasıdır
..
iliklerine kadar yetim ve öksüz
bir garip mustafayım ben
bakmayın görünür halime
garibim sırılsıklam yanlızım ben
sokakta fır dönen gözüme aldanma
yüz okumaya çıkarım ben
saman pazarı etfaye meydanı
..
“ Böl, parçala, yönet! “ yalnızca politik / siyasal bir önerme mi, yoksa başka alanlara da uygulanabilir bir “ laboratuar “ pratiği mi? Toplumbilim açısından uygulamalarını, hatta başarılarını çokça gördüğümüz ve çoğunlukla da egemen erk tarafından gerçekliğe kavuşturulan bu sistematiğin, şiir alanında da yaygın bir biçimde etkinlik gösterdiği söylenebilir mi?
Örneğin, kendi maddi / tarihsel gerçekliğinden kopan şiirin; aslında sanat alımlayıcısından da – dönüşüm ve kendini yeniden üretme olanağından - koparak birey ‘in en dar ve çıkışsız alanına hapsolacağı düşünülmez mi? Zenginliğin gittikçe daha hızlı ve daha astronomik bir biçimde, dünya kapitalist / emperyalist sisteminin merkezi ülkelerine akıtıldığı ve dünyanın geriye kalan kısmının neredeyse Afrikalaşmasının göze alındığı bir dizgenin sanat öznesi / şair için hiçbir önemi olamayabilir mi? O, kurduğu sanal ve sahte şatosunda yalnızca kendi öğrenilen / öğretilen “ bireysel, alabildiğine özgür ve sınırsız sorumsuz “ gerçeğini mi yaşar? Örneğin son on beş- yirmi yılda dünyada olup bitenlerin – Yugoslavya’nın parçalanması ve bu süreçte Serebrenitza ve bütün Yugoslavya topraklarında kıyılan insan toplulukları, artık neredeyse ortaçağa savrulan Afganistan’ın işgali ve oradaki insan acıları, yıllardır savaştırılan Irak’ın, bu kez işgal edilmesi ve orada yaşanan, çağımızın en korkunç katliamlarının “ en sahipsizi “, Afrika ‘da kabile aralarında oynanan oyunlar, Kafkasya ve Hocalı acıları ve bilumum manipülasyonlar… - sanat ve şiir açısından hiç mi söyleyeceği bir şeyler yok? Toplumsal bilincin üç maymun tarafından belirlenmesine şairin de katkı yapmasının ne gibi bir anlamı olabilir!
Yoksa şiir, bütünselliğinden koptukça / koparıldıkça mı değerleniyor? İçerik / biçim uygunluğunun ve şiirin ses, anlam, çağrışım, sezgi, imgesellik vb. öğeleri arasındaki “ yaşamsal “ dengenin yok edilmesiyle mi büyük anlatılar / baş yapıtlar ortaya çıkarılacak? Şiir, yalnızca biçim’e ve biçimsel denemelere indirgendiğinde – sözcüklerin salt alt alta, yan yana, çapraşık, dağınık vb. biçimlerde harmanlanarak “ somutluğuna “ döndürülmesiyle gerçekten şiirin mi kazanacağı umulmaktadır? Yoksa bu bilerek, ya da bilmeyerek verili dizgenin şiir üzerinden onaylanması ve yeniden üretilmesi midir? Biliyoruz ki sanat ürünü aynı zamanda bilinç ve güzellik taşıyıcısı ve iletisi olan; sanat alımlayıcısının etkilenmesi ve aldığı haz’la “ yeni dünyalar kurmayı ” amaçlayan ve böylelikle de kendini başka biçimlerde “ yeniden üretmeyi “ amaç edinen estetik bir enstrümandır. Verili durumdan – maddi gerçeklikten – kendini arıtmış ve insanın tarihsel, ekonomik, siyasal, politik, kültürel, felsefi…açmazlarını seyirlik bir fantezi olarak gören bir şiirin, okuyucu için ne ifade edeceği belli değil midir? “ Şiir öldü, artık okunmuyor, şiir kitaplarını kimse basmak istemiyor “ yakınmalarının nedenlerinden birisinin de bu gerçek olduğunu göz ardı edebilir miyiz? İnsanlar, içinde “ kendilerine ait “ hiçbir şey bulamadıkları şeyleri neden okusunlar ki?
Bir de; egemen erk’in nihilist, anarşist, karamsar, intihar özlemcisi, metafizik, alabildiğine ben merkezci vb. bakış açılarını, sanat alanına “ pompaladığını “ eklersek durumun gittikçe daha da ağırlaştığını ve ağırlaşacağını söyleyebiliriz. Kapitalist / emperyalist dizgenin krizi derinleştikçe, bu alana müdahalesi de daha etkili ve “ yetkili “ bir hale gelmekte ortalık ah’lı, vah’lı, bol göz yaşlı …şiirlerden geçilmez hâle gelmektedir. Neredeyse okuyucusunu,insanın bittiği ve yeniden ayağa kalkma olasılığının ortadan kalktığına ikna edebilmek için her türlü yol denenmektedir. Bir ara kulaklara,tarihin de bittiği “ fısıldanmış “ ama daha sonra, sahibinin sesi, bunun doğru olmadığının açıklamasını kendisi yapmıştır. Bunalım, alabildiğine geniş ve etkili bir “ bunalım edebiyatı “ doğurmuş ama şimdilerde geminin su almaya başladığı fark edilmeye başlanmıştır. Bütün post modern dalavereler, deliği / yarığı kapatmaya yöneliktir; ancak herhangi bir başarı şansı görülmemektedir. “ Bulaştırılan “ şizofreni, insanın ve onun sanatının yeniden toplumsallığını anımsaması ve kendini yenilemesiyle etkisini yitirecek ve şiir insan katında yine eski saygın yerine oturacaktır.
..
sahi koroda kaç ayak koşuluyor
azala güz ala kaç bahar çiğdem
biz bu davarları hangi sudan topladık
eğitimli uz gidimli azar azar Afrika
koç yiğitler hangi hâr’a kalebent
ki, mazgal- aşı pipo- yelken diz üstü
..



