İnan ki duygulandım Rab bağlılığınızdan,
Vicdanlılığınızdan, Hakla bağlantınızdan…
Şükür linç etmemişler, taşlarla, sopalarla,
Şükür inanç ehliler, merhametle vicdanla…
Domuz unutulmadı taşlarla, sopalarla,
..
İnsanlık niçin böyle hak niçin tanınmıyor?
Rab’be inanç mı az da korkumuz oluşmuyor?
Rab’bimizden korkmalı Hakk’a sadık kalırken,
Hak, Rable yaklaştırır sevgi bütünleşirken…
Sevgi, gerekli duygu tabiattakilere,
..
Cami, merhamet evi ruhun huzur duyacak,
Nur yüzlü müminlerle ufkun aydınlanacak…
Camiler, güven yeri, merhamet vesilesi,
Camiler, Rab’bin yeri eşit görür herkesi…
Muhterem imamlarla gönüllü müezzinler,
..
Tartışılmayan gerçek bu doğuştan gelenek,
Rab’binden gelen inanç bu böyle bilinecek…
Anne, büyük öğretmen çocuk için adanan,
Her ne derdi var ise canından ve canından…
Sonra onu doğurur Rab’binin rızasıyla,
..
Ruhun hatırladığı, terk edilemeyenler,
Rab’bin hatırlattığı hakikatteki sözler…
Mademki nefsimiz var fikir de eklenecek,
Fikir yalnız yaşanmaz, zikir de gerekecek…
Bu zikir inanç demek, bildiğin şeyler değil,
..
kadir gecesi
Müslüman kardeşlerimize mübarek olsun
Allah'ın affına nail kullarından eylesin....
zengin emeğimiz inanç ve vatan aşkına
..
İşte kendisi dışındaki sosyal var oluştan ötürü bu engellenme, kişimiz totemde mana ilişkisi oluşla sosyal öznelliği inşa olacaktır. Kişiler, sürü dönem alışmalarından da böylece kopacaktılar.
Kısaca kişi ve kişilerin totemi alan içindeki özel bağıntılı olması, sosyal bilinçti. Sosyal bilinç olan da totem alanın ikinci bir taşıyıcı dalga oluşla inşa edilebilmesiydi.
Kişilerin dışında oluşan bir ortak sosyal anlama düzeyleri vardı. Bu tür kalıptı anlama mana inançtı. Mana inancın referansları, totemi etnik yapının üzerinde bir inşa oluştu. Ama siz bunu bu etnik aitlikle anlıyordunuz. Manadır inanç etnik yapıya göre oluşun, özne inanç anlamasıydı. Manadır inançlar ana inşanın kalıptı kod anlamlarını çözmenin bilinciydiler.
Etnik oluşun aitlik bilinci, totem bilinciydi. Sosyal anlayışın kodlarını taşıyan sosyal taşıyıcı dalga kişiye ve etnik aitliğe bir alan etkisiydi. Bir tesirdi. Bir telkindi. Osilasyon kaynağı, sosyal alanın alan etkili ağırlık noktası olan yeri olmakla; totemi mana olması aynı şeydi. Bu nedenle tesir veya telkin ya da alan etkisi totemden çıkıyor demenin eşleşmesiyle üst üste çakışıyordu.
..
Yine bu türden, halksal devinme alanlı, bir inanç ve geleneğin, bir birine ters ve alabildiğine bir birini görmeyen, mantık işletilmesine bir örnek vereyim. Bir cenaze törenin, acılı, ağıtlı hatta daha ilerisi saç baş yolmalı, dövünmeli, çığlıklar, ağıtlar tutuşmalı, olmasından doğal ve mantıklı ne var değil mi? Bundan kuşku edilir mi? Elbette ki bu tür öznellikler bizim mantık işletmemizin bir anlayış ve doğruluk süzgecidir.
Oysa Ganalılar bir ölüm olayında, insanlara davet gönderirler ve cenazeye oldukça kalabalık katılımı sağlarlar. Kalabalık cenaze sahibine para hediyesi verir. Katılımcılar ziller, defler eşliğinde şarkılar söyleyip, alkışlar ve tempolar eşliğinde, oyunlar oynar, danslar eder, halay çekerler. Cenaze tabut içinde ve omuzlar üzerinde, taşıyıcıların raks hareketleri ile omuzlarda bu raksa eşlik ettirilir ve sonra neşe içinde, gülüş ve normal konuşmalarla defnedilir.*
İki dinsel ve inançsal öznel mantık ne kadar farklı değil mi? Her iki insan topluluklarının müsamaha ediş ve olayları, olguları, algılamaları, kafadan olay ve olguları biçimden biçime sokmaları, aynı olabilir mi? Yani halkın demokratik! Mantığı, toplumun işleyişsel ve eğitimsel anlayış mantığı olamaz.
Olamaz da kimi öğretim görevlisi, akademik unvanlılara göre olur! Hem de bal gibi olur! Söz gelimi sokaklarda gösteri yapan insanların mağaza yakmaları, dükkânları yakıp, kırıp dökmelerini; köyleri yakılan insanların haklı öfkesi olarak, müsamahayla tolarize etmektedirler! Böylesi bir dâhiyane halk mantığı düzeyinde, bilimsel görüşleriyle bizi şaşırtmaktalar. Hatta televizyondan televizyona bulunmaz bir Hint kumaşı oluşun cevahirliğinde dolaştırılmaktalar. Biz de pek ala bilinç edinmekteyiz! İşin garip yanı, bunların siyasete de akıl verip, bir sosyal projeye imza atar olmalarıdır! Bakınız, halkın, yürüyüş yapanların; böylesi bir eylem istemi ve haklı olma gerekçeleri olabilir. Ben bunu analiz etmiyorum
..
Yatırım, üretim ve refahın paylaşımını sağlayamayan bütün sistemler, kendi iflaslarının ilanını, bu tür halk oyalama sendromları ile kendilerini açık ederler. Bunlar bilinip, açıkça anlaşılmadığından, geleneksel bakışla olaylar türbana çekilir. Huzur ve dikkat, anlamsız gereksiz ve yerinde olmayan bir tartışmaya götürülmekte.
Bunun hoşgörü konuşmaları ve uygulaması, halkta içsini lirken, siyaseten kaşınması, hem de bilinçsizlikle kaşınması, halde olayı siyaseten ve hukuken bitirdi. Halk telakkisi de zamanla ikna olacaktır. Çünkü halk kendi alışmasının rahatlığını görüp, çevresinde onun duyulmasını ister bir yapıdır. Halk ileriye doğru ufuk ve plan koymaz. Zaten bu da onun yapısı gereğidir ve görevi de değildir.
Pekiyi siyaset bunu çözmeyecek mi? Öyle ise siyaset niçin vardır? Siyaset, maalesef bunu çözmeyecektir, çözemezde. Ve siyaset bunun ve bu tür toplumdışı, kanaatler için değil, bir akıl koyuş olan, laiklik için vardır. Zaten laiklik bu farklı akıl koyuşların, somut çözümleridir. Oysa inanç, tutumları farklı koyuşların akıl tutumu değildir. Asla siyasetin şuradan buradan (demokrasiydi, haktı, özgürlüktü gibi) el atacağı akli konu değildir. Bu Tanrı'nın hakkını Tanrıya bırakmamaktır.
Ortada bir otorite var ve siz, bu otoriteyi gerçekleyen farklı yolları oluşturmak için, siyaset yapıyorsunuz. İnanç, ne bir toplumsal taleptir. Ne de toplumda uygulanacak bu akli oluşun yollarından hiç biri değildir. Bunu konuşarak, refahı artırıp, kitlelere pay vermez, enerji fiyatlarının artışını durduramazsınız.
..
Sembolizm zaten, nesnel işleyişle, sosyal birlikçi tutumlaşmalardan ilk ayrılışın şaşkınlığını bir içe sindirmenin bir yeni olanı kabullenmenin, araçlaşması yöntemidir. Bir zamanlar var olan, ama şimdilerde olmayan, ortadan kalkmış ilişkilerin, akla uygun kılan anlaşılma edimidir. Olup bitenlerin, sembol tutum değerlerle, yorumlanması idiler. Sembolizmin inançlaşmasındaki İkinci nokta olaraktan da artık imparatorların bu gelenekleşen yapılara fazla kulak vermez oluşlarıdır.
Yani artık toplumsal yapılar, inançlar üzerindeki kültür ve iletişme aktarımının ve meşruiyetle olumlanma ve egemenlikleşmelerini terk ediyor oluşlarıdır. Toplumu yönetmeyi de beşeri yasalarla yapmak istemelerinin rolüdür. Bunu bir çırpıda yapamadıklarından ilah ve imparatorlar melikler uzlaştırması olan bir halifelik, bir kutsal imparatorluk gibi ulul emre itaat sembolizmi ortaya atılacaktı.
Geniş coğrafya alanı üzerindeki toplumsal girişmeler ve toplumsal birikimlerin harmanlanması, yapıyı dönüştürmek için hayli zorluyordu. Böylesi ilk ittifaklar dönemi etnik totemli, sonra da ulusçu anlayışla düzenlenen inançlara dayalı referans yaptırımlarla imparatorluk yönetilemezdi. Eski totemci araçsallık, imparatorlaşmanın amaçlaşmasında bir engeldi. Çoklu yapı anlayışı tekli yapı anlayışıyla, imparatorların işgal olunanlarca sindirilmesine yardımcı olmalıydı.
Artık eski politeist egemenlik, yeni konjonktürdeki bu anlayış ve biriktirişlerle, hiç uyuşmayan ve giderek uyuşamama makası, iyice açılmıştı. Yeni durumun, yeni ve ani kararları, imparatorluk yapıları için, artık kaçınamayacakları zorunluluktu. İnançlar için yeni sentezler gerekliydi. Manişeizm ve ardılları ve Hıristiyanlık ne güne duruyordu?
..
yanılsama içindeyiz sürekli
Biliriz yapacağı gerçek değil
İllizyoniste bakar şaşakalırız
illizyonist olduğunu bilirken bile
Oysa illizyon olduğunu bilmediklerimiz
Hergün bin kez aldatır bizi
Bin kez yanılırız hergün
..
XXXVIII
labirentteki maralın tırnağı hakkındaki hatırayı düşlerim
hayatını kurtarana aldırmazın söylediği söz gibi
aynaları ve sonsuzluk dumanı misali akan suları düşlerim
sefilliğin balyaları üstüne yığılmış inanç üstüne inanç gibi
..
Bir cehennem kültürü yaşıyor dünya. Ya başkalarının canını yakıyoruz, ya da başkaları bizim canımızı yakıyor.Niçin böyle? Niçin her yer yakılıp yıkılıyor?
Bir gün elime dini bir kitap geçti. Huzur bulmak istiyordum cümlelerinde. Okumaya başladığımda ödüm patladı. Korku filmi mi izliyordum; yoksa dini kitap mı okuyordum belli değil. Şöyle yazıyordu kitapta' Allah, insanları cehenneme atacak, sonra bütün kapıları kapatacak. Herkes içerde feryat figan edecek ama hiçbir kapı aralanmayacak.'. Şimdi soruyorum sizlere bunu okuyan insan ne düşünür? Demez mi Allah affetmiyor ben niye affedeyim?
Bir şiddet kültürü yaşanıyor dünyada. Dini kitaplar ise şiddeti körüklüyor. Örneğin Tevrat'ta vadelilen topraklar var. Fırat'a kadar olan bu topraklar Allah tarafından Yahudilere veriliyor. Bu topraklarda yaşayan Kürtlere ve Araplara yaratıcı hiçbir yaşama hakkı tanımıyor. Şimdi sizlere soruyorum? Bu topraklarda hiç barış olur mu?
ABD bir tarikatla yönetiliyor.O tarikata göre dünyada bir kaos yaşanacak ve kurtarıcı Mehdi dünyaya gelerek Hristiyanları kurtaracak.ABD'nin dünyayı kaosa süreklemesinin bir sebebi de budur.
İslam coğrafyasında ise Allah inancı farklılıklar gösteriyor. Genelde din ve inanç resmi kültürün bir parçası oluyor İslam ülkelerinde. Haliyle bu ülkelerde Allah sadece vergi toplamıyor. Tam bir cezalandırıcı olarak insanlara anlatılıyor. Örneğin devlet için savaştığında şehit savaşmadığında kafir oluyorsun. Hemen cehennemi boyluyorsun. Devlet adamları da kadehlerini tokuşturarak ölenlerin ardından dualar yapıyorlar. Sadede gelirsek size bol cennetli bir hayat diliyorum. Şüphesiz ki Allah insanı iyi niyetle yaratmıştır. Cehennem ise insanın kendi karanlığını yaratmasıdır. Allah'ı ve herkesi sevin. Cennet kültürünü yaşayın ki cennetiniz bol olsun.
..
Bu karar, değişmez irademizin ilk ve son anlatımıdır. İstikbâlde, hiçbir kuvvet bizi yolumuzdan döndürmeyecektir. Bizler, bütün hızımızı senden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki sönmez inanç ateşinden alıyoruz. Senin kurduğun güçlü temeller üzerinde attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçlidir. En kıymetli emanetimiz olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti, varlığımızın esası olarak, eğilmez başların, bükülmez kolların, yenilmez Türk evlatlarının elinde sonsuza dek yaşayacak ve nesillerden nesillere devredilecektir. İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, en modern silahlarla donanmış olarak, en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsalar dahi, ulusal birliğimizi ve yenilmez Türk gücünün zerresini bile sarsamayacaktır. Çünkü, bu aziz vatanın toprakları üzerinde yetişen azimli ve inançlı Türk gençliği, dökülen temiz kanların ve Cumhuriyet devrimlerimizin aydın ürünleridir. Vatanın ve milletin selameti için her zorluğa iman dolu göğsümüzü germek, gerçek amacımızı olacaktır.
Ey Türk'ün büyük Ata'sı!
İstiklâl ve Cumhuriyetimizi korumak gerektiği zaman, içinde bulunacağımız durumlar ve şartlar ne olursa olsun, kudret ve cesaretimizi damarlarımızdaki asil kandan alarak, bütün engelleri aşıp her güçlüğü yenmek azmindeyiz.
Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir, kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.
..
Yalanlar,
Dolanlar,
Talanlar,
Haksızlıklar,
Hukuksuzluklar,
Şiddet olayları
Ve daha neler
..
Varuben varlığımla gariban. Bu dünya gariplerin yeridir.
Çoktanlığın çakrasında buldum seni...Auraların açıktı.Renkli düşlerin emziğindeydi aşkın bebeksi ağzı. Tadıma kadar adın yetişmişti.Yetişkindi yetiştiklerimiz artık.
-Bitkin değildi, bitkisi gönlünde yetişen aşka alev filizin.
-Hezaren anların mezarı var sensizlik yerine.
Batıl inanç gibi gerçek olmayanı gerçek gibi düşünme..Batıl değil kalbimdeki sevda.Seni sevişim inancın gölgesinde..Kendine içsel mihrap gibi.Örtündüm içimde..Üşüyorum sensizliğe ki seninle hep sıcak kalsın her şeyim....
..
4-Bu farklılıklar, kopuş yapanın, kopuş öncesi birlik içi yaşamlarındaki zihin öğrenmeli algının; ayna içi yansımasıdırlar. Böylece, soyuttu kıyasla ortaya konmuş bir süreçlimedirler. Değilse yeni, koptukları ana birlikle ilişkin olduğu bir ayırt eden seçimlime değildir. Yine bu kopan jenerasyonun, ana yapıyla hiç duygu bağı yoktu demek de, değildi. Kopuş ve kopuluş, doğum sendromunu taraflar, ister istemez duygu olacakla, hissedeceklerdi. Bu da taraflarının bir çekim alanı durumu idi. Ana yavru doğum ilişkisinde, anne doğuran olacakla çocuğu belirlerdi. Çocukta doğmakla, doğuran kadının anneliğini belirlerdi. Belirleyende belirlenirdi. Yansıma kanunu.
Ne var ki göç veren sosyal yapılarda bakışım etkileşimi olmayacağından, belirlenen yapı, artık anayı belirlemiyordu. Üstelikte kendi ruhsal yetileriyle biraz farklılaşan bağımsızlaşmasını ilan ediyordu. Çünkü kendisini ana kütlede koparan zorunluluk artan nüfusla sosyal birlik gücünün kontrol Sosyal birlikler bir üretim ilişkisi olmadığından, üretim ilişkilerine dek olmayan yapıyı; ilişkileri değiştirerek büyütemiyorlardı.
Sosyal birlik ilişikleri, kendi sosyal yapı ilişkileri sürecini büyütmekle, genişletir olmakla; çevre sağlayışı olan av ve kök meyve gibi nesnelerdeki verimliliğe olacak katkı ile onları da büyütemiyordu. Yani bu büyüyen ilişki çevre ilişkilerini çoğaltan bir ilişki olmadığından ötürü, bu kez de çevredeki sunu döngü, bu büyümeye ayak uyduramadığından kıtlık başlıyordu.
Yani verimlilik artışı olmayan bu soyut sağlayıştı büyüme ilişkisinde yani ava gidenin kök toplamaya çıkanın sayısının artması organizesi, avlanacak yılanların sayısını ilk seferde artırıyorsa da sonraki seferlerde, yılanların yeniden üremelerine engel olacak şekilde zamanı, yılanların aleyhine hızla ileri akıtarak, besin sunumu artırmıyordu. Bu da besin kıtlığı, av azalması ve toplanan ürünlerin giderek çevrede tükenişle, artan nüfusa yetmiyordu.
..
İnançların Oynadığı Rol
Öznel olanın farkı nedir? Öznel, nesnel olanın hakiki bilgisinden yansıyan bir beyin analiz ve sentez süreçleri olmakla işe başlar. Sonra da yeniden ve yeniden yansıyan ayna görüntüsü süreci olmakla, hakikiliğe dek taşıdığı unsurları, giderek azalır. Böylesi zaman boyut zemin devinmesi içinde, daha hızlı bir oluşmalı belirmedirler. Çoğunlukla eylemsel alanda gerçekleşerek, ancak görece doğru pekin bilgi olurlar.
Bu nedenle inançlar hakiki bilgiyi, hızla ayna yansıması oluşma sürecine sokarlar. Bir yanda insanın kendisine, toplumuna, sosyal yapısına, yabancılaşan fantezilere dönerken; diğer yandan yeni bilgilerin buluşların doğmasının da öncülü olurlar. İnsanı insanlaştıran özel ve nesnel olanın(deneye ve deney verilerine uyuşan sentezler, yine deneylerle verilenir olan bir) yanı vardır. İnançlar tarihin bunca süreçli gelişmeler içinde olumlu olmuş yanarına rağmen, inançlar; sübjektif kullanılmaların da bitmez tükenmez bir kaynağı olmuşlardır.
İnançlar diğer pek çok düşünme, kuramlaştırma, eylemde bulunma gibi insanın özne (bilen, ilişkin etkin varlık) yanını dile getirir. Yani özneden ayrı bir bulunuş olan nesnelliği dile getirmez. Ancak öznece, nesnelin anlamlanan ve çarpıtılan yanı olmasıyla da nesnelle ilişkindirler. Nesnelin bir niteliği olmayıp öznenin hüneridirler. Özne nesne bağıntısı içinde özne dıştaki diğer özne ve nesneye göre kendisini diğerlerinden ayıran ve giderekten de diğerlerini diğerlerinden ayıran, bağıntılıca olay ve olgu kılan bilen etken varlıktır.
..
10-]Bizler bu bilgileri, bu tarihi toplumsal nesnelliğin süreçlerini, bilmezden, görmezden gelişlerle; inanca değin olanı sanki topluma değin olanlar gibi oluşla göstererekten; inançları da, bir toplumsal hak gibi bir toplumsal özgürlük gibi sandırışlarla ajite edip, değerli inançlarımızı bu konuya değin kendi savunmaları içinde oluşturuşlarla bulundurmamızla, bizleri biz; terörizme etmekteyiz.
Nasıl toplumun bir özgür eşme olayı olan, arabasına, uçağına içinizde taşıdığınız inanmalarınıza rağmen binişle; araba ve uçağa; inançlarınızın değil de, araba ve uçağın uzay zamana bağlı kendi devinmeleri egemense; bu koşullarda inanç taşımanızın ve inancı özgürlüğünüzün bir kıymeti harbiye si de yoktur. Burada tamamen fiziki, aero dinamikti, uzay zamana bağlı, nesnelce tutumların bilgisi ve ona değin olan hava yastıklı, paraşütlü vs. giyinmelerin hükmü devranı sürer.
İşte toplumda da okula, öğrenci olunmayla gidilir. Eğer, öğrenci olmanın uzay zamana özgü kuralında örtünme varsa örtünürsünüz. Bu bir hak ve özgürlük olmayıp, o işin gereği oluşla, gerekli bir şarttı bir zorunluluktandır da ondan. Bir sağlanış toplumsal talebi içeriyorsa, o hakkınızdır. Bir topumsa alanda çeşitli nedenle bulunuşla, kurallara uymanız, hak değil bir zorunluluktur. Bunun özgürlüğü hiç olmaz!
Toplumsal kural, o sektör alana dek tutumsak gerekliliklerdir. Değilse bir hakkın bir özgürlüğün keyfe keder panayırcı, bayram şölenli gösterisinin yapıldığı, halksa oluşa seyir geçit özelliği taşınan alanlar değildirler.
..
87]Beceriksiz siyasetlerin, bu türden kendisini oyalar olacaktan ve gelecekteki toplum -halk çatışmasının temeli olacaktan olan tutumların ziyanı ile meşgul olacaktılar. 'Halk her şeyin üstündedir' denmek yerine, halk için bir şeyler yaparak, 'halka hizmeti her şeyin üstünde tutması gerekirken'; bu tür boş söylemlerle 'halkın aldatılan memnuniyeti' adına, 'halk avcılığına' çıkacaklardı. İşlerine gelen noktalarda, halkın onay kolaycılığına gidilecektiler. Bunun adı, çok partili demokrasiye geçişti! Ya da demokrasi denemeleri idi! Demokrasi denemelerinin söylemleri kötü bir başlangıçtı, ama kendisi iyi bir kulvardı. Bu tecrübeler içerisinde saman alevi gibi parlamalar da var edilecekti.
Maşallah! 1950'lerdeki çok partili hayata adım atışın yarışma konusu ve malzemesi, yine dinler ve inançtı. 1924 ve sonrasındaki siyasi partilerin kendilerine yer edinebilmek için kullanacakları siyasi argümanli tüm malzemelerinin ne olacağını bir tahmin edin bakalım! O günler içinde, karşılarında, kendilerinin, kıyası kabili zor olan, çetin bir gerçeklik vardı. Bundandır ki, kraldan çok kralcı, Atatürk'ten çok Atatürkçü olunamayacağına göre, Atatürk'ten çok çağdaş icraatlar konamayacağına göre, ne yapılabilirdi?
Terakkiperver parti, Kazım Kara Bekir, Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi ünlü ve pek değerli, yurtsever ve Atatürk'ün silah arkadaşlarınca kurulmuştu. İlkeleri Ulusal egemenci, liberal ve inançlara saygılı! Merkeziyetçi, özgürlükçü toplumsal yapılaşmanın ağır ağır yapılmasından yananlık gibi ilkeleri vardı.
Zaten toplum dışında olan ve halk içinde bulunan inançlara saygısız olmak gibi hiçbir temel nedeniniz yoktur. Ta ki, inançları toplumun işine katmayana değin. İnançlar halka ait konunun alanıdır. Bu tür söylemler inançlara saygılı ya da saygısız olmak gibi söylemler siyasi parti tüzüğünde geçmemeli idi. Halbuki demokrasi, 'inanca değin otoritenin' içinde hiç olmatışı. Bu nedenledir ki inanca değin otoritenin toplumdan ötelenmesi ile ancak demokrasi elde edilmiştir. Bu da 58. bölümde tartışılan laikliğin unsurudur.
..



