Adalet ve Hukuk... Bu iki kavramın, birbirini çağrıştıracak kadar yakınlığı var zihinlerimizde. Gerek aldığımız eğitimin, gerekse çevremizin belleğimize yerleştirdiği kural, adaletin, ancak ve mutlaka hukuk yoluyla sağlanabileceği... Oysa, yaşamın içindeki, özellikle de toplumumuzdaki gerçek böyle midir?
Öncelikle şunu hatırlamalıyız ki, hukuk bir müsbet ilim değildir. Yani, iki kere iki, hukukta her zaman dört etmeyebilir. Hukuk dili, çok kez yoruma açıktır.
Aynı olayı inceleyen iki savcının, bakış açıları farklı olabilir ve buna göre oluşan değişik görüşleri, birbirinden çok farklı iki iddianame oluşturabilir.
Savunma vekillerinin konuya hakimiyeti, hukuk bilgileri ve avukatlıktaki deneyimleri, maharetleri de, iddiaları tamamen farklı yönlere sevk edebilir.
Bütün bunların üzerine, bir de, davaya bakan yargıçların konuyu değişik değerlendirmeleri, idda makamının sunduğu delileri yargıçlardan biri yeterli görürken, diğerinin yetersiz bulması mümkündür. İşte bütün bu değişik yaklaşımlar sonucu, aynı şartlarda gerçekleşen bir olay sonunda, birbirinden çok farklı hükümlere varılabilir. Yani, hukuk yolu, her zaman gerçeğe, adil sonuca götürmeyebilir bizi.
Bütün bunlardan daha acısı da, bazen, en üst düzeydeki kanun adamlarının, cüppelerini giyerken, şereflerini dışarıda unutmalarıdır. 1960 yılında, Türkiyede, adalet adına adaleti öldüren o iğrenç yargı olayı bunun en bariz örneğidir. Yüksek Adalet Divanı adı altında oynanan o rezil oyunun baş aktörlerinden, Hacivat sesli savcı, idamını talep ettiği iddianamesinde, Başbakanı, örtülü ödenekten 2,5 liraya ayakkabısına pençe yaptırmakla suçlamış, diğer baş aktör, Karagöz sesli Başkan da, suçsuzluğunu iddia eden bir sanığa, sizi buraya tıkan güç böyle istiyor diyecek kadar alçala- bilmişti.
İdamından bir gece önce, yalvarmalarına aldırmayıp Başbakana zorla prostat muayenesi yapan gözü dönmüş Cumhuriyet dönemi Yeniçerilerine
Elinle yaptın boyunla çekecen,
Ne etseler mutlak boyun bükecen,
Analıktır kötü olur dediler.
*****
Ben istedim huzurlu mutlu hane,