İnsanlar hakkında neler yazdılar,
Hiç haberin yok mu ey Yüce Tanrı?
Din adına ne mezarlar kazdılar,
Gücün mü yetmedi bu güce Tanrı?
Doğumun kaç, yok mu senin vefatın,
Hani vardı, nerde kaldı afatın?
Kalplerinde aşk işaretiyle doğar kimileri... Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar,hayata ve insanlara merhamet duyarlar,ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşamazlar.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
Devamını Oku
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Allah’ı över gibi yapıp gerçekte kendini övenlerin densizliğinde ibaret sözler. Bu tür ifadeler nefis ve benlikten kaynaklanır mümine yakışan kulluğu ve acziyetiyle övünmesi, büyüklenme ve şımarmadan kaçınmasıdır. Bununla beraber şatah söyleyen kendinden gafil olduğu bir hal içinde sözler sarfeder bu durumunuz bundan ibarettir. Allah'ı yermek için Allahı kullanan asıl sizin gibilerdir.
Ne sölesen boş olur cahil söz söyleyene
Yaradan had bildirir haddini bilmeyene
Bence şiirde ne allaha isyan var nede şırk çok doğal bir dilek yada şikayet bunu ustalıkla yazan şairi kutluyorum
Ulan kumpas kurmak sizin işiniz /
Hayvan çıktı erkeğiniz, dişiniz /
Bir adam eder mi sizin beşiniz /
Yaradan’ı yerle yeksan ettiniz.
Berduş olan bazen böyle zırvalar
Aklınca Allah’a hesap soruyor
Kazandırmaz sana böyle vurmalar
Aklınca Allah’a kumpas kuruyor...NURANİ
Çok güçlü bir eser ortaya koymuşsunuz tebrik ederim :)
Öncelikle Tasavvuf Edebiyatının bir türü ve önemli bir yapı taşı olan Şathiye' nin anlamını bilmek gerek. Zira anlamını bilmeden önyargılarla yaklaşarak yapacağımız her bir açıklama ya da vereceğimiz her bir tepki, şiirin de şairinin de bambaşka yerlere çekilmesine, bambaşka anlamların yüklenmesiyle örselenmesine neden olur.
O zaman da gerek bu muazzam mesaj ve söylemlerle dolu bu mısralara, gerek değerli şairimizin emeklerine, gerekse edebiyatımızın bu türdeki güzelliklerine özensiz davranmış, hak ettiği ilgiyi esirgemiş oluruz.
Şathiye' nin anlamı ile birlikte güne düşen şiirin içeriği hakkında verdiği bilgi ve paylaşım için değerli Hikmet Çiftçi hocamıza teşekkür ediyorum...
İnsanoğlu her zaman her şeyi bilemeyeceği gibi, bilmek zorunda da değildir elbette.
Ancak bir yazı veya şiire ya da herhangi bir esere yorum adıyla kendi öz duygu ve düşüncelerimizle birlikte bilgimizi katmak istemek güzel olduğu kadar çok önemlidir de.
Böylece duygu ve düşüncelerimiz kadar bilginin de paylaşım yoluyla dolaşımına katkı sağlamış oluruz. Kaldı ki, bunu yaparken kendimize de 'gelişme/yenilenme/tamamlanma' adına katkı yapmış oluruz.
İçeriğindeki gerçekçi söylemleriyle farkındalık yaratan bu mânâ ve derinlik dolu şiirin değerli kalemi Ozan BİRDEBİR' e ve şiiri güne taşıyarak, şiire atfedilen duygu ve düşün renklerinin fark edilmesine katkı sunan Saygıdeğer Seçki Kurulu' na teşekkürlerimle başarı dileklerim...
Tasavvufu bilmeyen, şiir türleri ve özelliklerini bilmeyen, şiirin özüne giremeyen ve anlamını çözemeyenler böylesi güzel bir şiire ve muhtevasına ' şirk' deyip geçebilirler.
O zaman Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal ve daha şathiye yazan nice şairler, hep şirke mi düştüler?
Bu güzel şiiri için ben şairini kutluyorum.
Seçki Kuruluna da teşekkür ve cesaretlerini takdir ediyorum.
Hayırlı ramazanlar...
Din ticareti yapanlari, din'i kendi sahsi ve maddi cikarlari, koltuk sevdalari icin kullananlari bende kiniyorum, lakin bu siirde $irk isyan görüyorum yüce ALLAH'a karsi. 'Doğumun kaç, yok mu senin vefatın..'
Bunu sorgulamak biz aciz kullara mi kaldi ki. Ihlas Sure'sinin icerigini anlayan yüce ALLAHin ne dogumunu nede vefatini sorgular. Ayrica Tanri kelimesi hic ho$ degil. Tanri uyduruk ilahlar icin kullanilan bir terimdir..
ÖNCELİKLE GÜNÜN ŞAİRİNİ KUTLUYORUM.
“Seçici Kurul”a da böylesi değişik bir türden (şathiye) örnek verme cesaretini gösterdikleri için teşekkür ediyorum.
*
ŞATHİYE (ŞATHİYAT-I SÛFİYÂNE):
* Tasavvuf edebiyatında bir şiir türüdür.
* İlk bakışta dine aykırı gibi görünen, aslında vahdet-i vücud (tek olan, bir olan) felsefesi ile ilgili bir görüşü dile getiren tasavvufî manzumelere (şiirlere) verilen addır.
* Şathiyede şair, şiirlerini alaylı bir ifade ile yazar. Hatta bazı sözleri ilk bakışta anlamsız gibi görünür. Ancak anlamsız gibi görünen bu sözlerin altında derin anlamlar gizlidir.
* Tasavvufi konuları işleyenleri şathiyat-ı sûfiyâne adını alırlar.
* Genelde Bektaşi şairlerinde görülür.
* Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi şairlerin şathiyeleri vardır.
***
Yunus emre şöyle der, bir şiirinde…
“Sırat kıldan incedir
Kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne
Evler yapasım gelir”
*
Kaygusuz Abdal şöyle seslenir:
“Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kullar geçsin deyu
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı”
*
Görüleceği üzere, Allah’la senli benli bir söyleşi havası vardır.
Anlatılmak istenen, sırtında günah yükü olmayanların, tüy gibi hafif olanların zaten endişe etmelerine gerek yok. Her türlü sorguya ve engele hazırdır onlar. Onlar sevapları sayesinde, imanları sayesinde bir tüy hafifliğinde veya bir kuş gibi aşıp geçeceklerdir, her türlü sorgu suali…
Asıl düşünmesi gerekenler, inançsızlar, imansızlar, küfeleri günahla dolu olan ve kul hakkıyla o yola koyulan günahkârlardır. Onlar düşünmeliler Sıratı da, Cehennem’i de…
*
GELELİM ŞİİRE:
Yüce Tanrı (Şathiye)
İnsanlar hakkında neler yazdılar,
Hiç haberin yok mu ey Yüce Tanrı?
Din adına ne mezarlar kazdılar,
Gücün mü yetmedi bu güce Tanrı?
Doğumun kaç, yok mu senin vefatın,
Hani vardı, nerde kaldı afatın?
Kullandılar doksan dokuz sıfatın;
Çokları kavuştu bak taca Tanrı.
Çıkarı peşinde ağalar, beyler
Her gün gösterişe zikrini eyler.
Hep senin ağzından fikrini söyler;
Gel haddini bildir şu pice Tanrı?
Şu dünyanın her yanında talan var,
Kandırmaya türlü türlü yalan var.
“Allah” deyip hakkımızı çalan var;
Sahip çık garibe ve ac’a Tanrı.
Kullanarak senin yüce adını,
Erkekten geriye atmış kadını.
Bozmuşlar dünyanın güzel tadını;
Duymadın mı bunu ey Koca Tanrı?
Görmezden gelirsin sende kör isen,
Kör değil de kula sadık yâr isen,
Çağırdığım yerde eğer var isen;
Gidemem Kudüs’e ve Hac’a Tanrı.
Layık mı insanlar kötü kadere,
Kitapların zalim yazmış ne çare.
Yüksel’im ağzımdan çıktı bir kere;
Alamam geriye bir hece Tanrı.
28.07.2001
Ozan Bindebir
SİTEM VE NİYAZLA SESLENİŞ…
İslam âlemi olarak en kutsal, en değerli, en ulvî bildiğimiz bir ayın, on bir ayın sultanı dediğimiz bir ayın güzelliğini yaşıyoruz.
İbadetlerimizden en güzellerinden biri Ramazan ayı.
Fakat acı dır ki, Müslüman ülkelerde kan durmuyor. Müslüman kendi dindaşını katlediyor.
Suriye kan gölü.
Mısır, akıttığı kanlara doymadı, şimdi de canlara kıymaya devam ediyor, idamlarla sarsılıyor.
Irak, Işid şeytanlarının acımasızlıklarına sahne oluyor. İnsanlar boğazlanıyor, katlediliyor.
Camiler bombalanıyor, Veysel Karanî hazretlerinin türbeleri gibi türbeler, dergâhlar bombalanmıyor. Dozerlerle yok ediliyor.
Bir tarih, bir kültür, bir inanç silinmeye çalışılıyor.
Filistin!. Kanayan yara.
En yakınımızda olanlar bunlar…
Şimdi şair sormasın mı?
Ey yüce Tanrı’m! Senin bunların hiçbirinden haberin yok mu? Sen, her şeyi gören, bilen, duyan değil misin?
Din adına kazılan mezarları, öldürülen günahsızları görmez misin?
Gücün mü yetmiyor yoksa?
Elbette ki görüyor da, duyuyor da, biliyor da…
Elbette ki her şeye gücü yeten, “Kadir” olandır.
Her yapılan haksızlığın, her yapılan zulmün, her türlü kul hakkı yemenin bir cezası, hem de en ağır cezası olacak.
Tıpkı geçmiş nesillerin yaşadıkları gibi.
Azgınlığın, inançsızlığın büyük belalar getirdiği, yola gelmeyenlere diz çöktürüldüğü gibi büyük bir felaket, bu olayların yaşandığı ülkelerin başına da musallat edilecek.
Allah'ın gazabı da büyüktür…
Nuh’u yaşayanlar…
İrem Bağları gibi Cenneti taklit edenler…
Sodom ve Gomore gibi fahşalıkta sınır tanımayıp haddi aşanlar…
Ebabil kuşlarının taşlarıyla helak olanlar…
Göklerin ve yerlerin belasına uğrayan daha niceleri…
*
Ozan Bindebir çok güzel bir “şathiyat-ı sûfîyâne” örneği vermişler.
Tebrik ve takdirle karşılıyorum.
Şapkamızı önümüze koyup, hem milletçe, hem de İslâm âlemi olarak gerçekten bir defa değil, bin defa düşünmemiz lazım.
Ne oluyor bize, ne yapıyoruz?
Nedir derdimiz, ne istiyoruz?
Neden başkalarının piyonu, maşası, oyuncağı oluyoruz?
Öldüren kim, öldürdüğü kim?
Kardeşlik ve hakça paylaşmak, dostça yaşamak varken!..
‘Günün Şairi ve Şiiri’ni bütün kalbimle kutluyorum.
Sevgi ve saygı rüzgârları esenliğiniz olsun.
Kardeşçe, huzurlu, sağlıklı, hakkaniyetli günlere…
Hikmet çiftçi
07 Temmuz 2014
“GERÇEK DOSTLAR BİRLİĞİ”
şiir mana olarak işlenmiş güzel...ama ana tema üzerinde yaratan hakkında konuşurken kahvede konuşur gibi konuşmak adaba aykırı....tanrı kelimesi dahi itici...99 ismi var iken tanrı tanrı diye lanse etmek hoş olmasa gerek...ayrıca yaradanı aciz gösterme çabası hissettim şiirde....daha dikkatli yazmakta fayda var
Bu şiir ile ilgili 13 tane yorum bulunmakta