Şehir, tüm ışıklarını kuyumcu terazisinde tarttı,
Köşebaşında eksilen bir ağırlık.
Dağların çiçekleri, bir tren garının saatinde
Körlemesine açıyor şimdi,
Senin adını söyleyen bir istasyona doğru.
Dudağımda bir çakıl taşı lehçesi,
Çatlağında büyüyen bir ırmak hatırası.
Dokunmak, susuz bir toprak gibi
Her yağmurda biraz daha çatlamak demek.
Bu yokluğun cebimde bıraktığı paslı anahtar,
Hangi kapının kilidini döndürür merhametin?
Sokak lambaları, yalnızlığın dipnotlarını düşüyor asfalta,
Bir senfoninin dağılan notaları gibi.
Ve ben, bir cismin eksik kütlesini hesaplarken,
Bulutların kayıt defterine düşen
İki çizgi arasında gidip geliyorum:
Biri Arif’in söğüdü, biri Süreya’nın perdesi.
Seni anmak, bir şehrin alt katmanlarını kazmak;
Buharlaşmış bir denizi avucunda tutmaya çalışmak.
Zaman, sen gideli, tüm nesnelerin yerçekimini yitirdi.
Masanın üstünde uçuyor boş fincan,
Kalemin yazdığı her harf, bir kuş olup
Pencereye vuruyor kanatlarını çırparak.
Bu hasret beni neye dönüştürdü biliyor musun?
Yeryüzüne inmiş, kanadı kırık bir meleğin
Sırtında taşıdığı boş küfeye.
Kayıt Tarihi : 10.12.2025 00:20:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!