çarşıdan aldığım akşam serinliğinden kaptığım hüzünlerle
evlere kapandım
ben, şimdi, oyalı bir yazmanın etrâfı kadar kalabalık
her gece, yeni yıkılmış bir binaya benzeyen yüzümle,
yalnızca yenilgiyi doğrularım
oysa akşam dediğim, büyük bir can sıkıntısını koşmaya benzerdi
çarşılar gencecikti o zaman, sımsıkı çocuk oyunuydu
ha diyorum gündüz, ha diyorum gece
yüzen bir hayalin güvertesinde
kasabanın en deli menekşelerini sulardım
sular boy verirdi elimde aşka ve yalana, aynı anda
gördüğüm her yokuşun dengeyle uyumsuzluğunu çılgınca koşup
umudu parlatarak, bir günün en olumsuz köşesinde bile
öpülecek bir yer bulurdum
oturup, karın tokluğuna, insanın kıt, sevdânın bol zamanında
her gün, yaşamayı bir iş gibi elimde bulurdum
ha diyorum gündüz, ha diyorum gece
diyorum ki kardeşler, ne diyorum? Ne desem boş,
yazmak istiyorum
kendimle bile konuşmuyorum çünkü, kaç gündür
dağınık saçları tarar gibi her sabah kalkarak
sabahtan akşama, bir dilim peynirin küflenmesinde
bir tas yoğurdun ekşimesinde, duvarların rutubetten yeşermesinde
akşamın verimsizliğinde
koştur koştur düşe yetişilmelerde
hep düşe düşe…
eskitilirken, kirletilen uykumdan
sıyrılıp, biraz hayatı karıştırırken
dudaklarını büzüştürmüş, lâleli bir kadın,
ütülü gömleğinde bir muska gibi tuttuğu, ütüsüz yüreğinden,
içini açsa, ben onu göremesem
anlamasam yağmur suya akar gibi
oysa, azıcık zorlasam, her kadın; çocukluğumdur benim
en yakın akrabalığım, gâyriresmî tarihim
çarşılar doluydu gözlerim
azıcık okşasaydım çocukluğumu
şehir kadar büyük, çarşı kadar müzikliydi ellerim
hanimiş şimdi, o çocuk elleri?
Ne zamandı bilmiyorum
hüzün mâvi çizilirdi o zamanlar resim derslerinde
gerek yokluktan, gerekse de yeterince ısınamamaktan hayata
parmaklarının ucuyla, moraran bir çocuğun
resim yapan ellerini
niye bu kadar az severdik, bilmiyorum
şimdi her teneffüs, gözlerimin çocukla dolmasından
ah bir anlasam, bir anlasam, bir anlasalar dedim
hiç anlamaz ki insan!
Bir kere anlamak, yeter mi sevmeye?
Bir kere ölmek, yetiyorken çoğu zaman ölmeye…
hep bulunurdu o zaman, çarşılarda
şair cesâretlerine giydirilmiş, kir tutmayan gömlekleriyle
hiç bozulmayan, yağsız saçlarıyla
yağlı iskarpinlerinin ezdiği çarşılara benzeyen adamlar
çocukken daha,
çok düşüp kalkıyordum her şeyle, ondan belki de
yüreğim titrerdi, uçurtmanın ipi gibi
ufacık yel esmesinde
ezbere bilirdim bütün çarşıları
bütün oyuncakçıları
bütün çocuk ayakkabısı satan dükkanları
çarşılar sığmıyor şimdi gözlerime
obur gözleriyle insanlar, doyuramıyor yoksulluklarını
o çarşılar, şimdi yalnızca bir tüketimi karşılar
çünkü, ihtiyâç hâlinde severiz, çarşıları bile
hepsi o kadar
kadınların gittikçe kuruyan gözlerinde
ne bildiğim yeni bir şey var,
ne yüreğime uyan sevdâlar
yok, yeni bir adı çarşıların
sözlükte bir karşılığı da kalmadı sevdâların
bir sarhoşun çok içip, kusması gibi
çıkardım her şeyi içimden, yüreğimden
yürek gözden akmasa, kalem yazmaz
neresinden başlasam anlatmaya ıslak ıslak,
yüzüp yüzüp, kuyruğuna geliyorum kederin
en keskin yerine
gözüm seğiriyor nöbetçi çiçekçilere, akşamın orta yerinde
kara güller satarlardı
bilirdim, hangi şehirde kaç çiçekçi vardı
azıcık yağmura çıksam, gözlerim daha maviydi
yeşildi her zaman, her rengin sonu
deniz yeşil, su yeşil
içimde taptaze bir dal kırılır; yemyeşil
ağlarım, yeşilden sıkıldıkça
maviden usandıkça, sarılarak sarılara, yeşile boyarım kederi
hiçbir renk uymuyor artık bana
hiçbir renk doldurmuyor içimden akanın boşluğunu
(ben işte bazen, söyleşirim böyle kendimle…)
insan azalıyormuş yaşadıkça
büyürken ufalıyormuş yüreği, anladım geç olsa da
gökyüzü her gün genişletiliyorken,
bir dağ, ne kadar büyüyebilir daha?
bu yeni çarşılarda, her şey böyle kaba saba
iki dirhem etin hesâbına,
bir pavyon adisyonuna, tüketilirken
(kuyumculara emânetken namusumuz…)
çarşılar, nasıl bu kadar aydınlık hâlâ?
2 Mayıs 2016 Pazartesi / İstanbul
Halil IşıkKayıt Tarihi : 2.5.2016 23:54:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!