YENİDEN
DOĞUŞ ...
/ İnsanoğlu, bir damla kan ve
bin bir endişe.../ S.Şirazi
...
Sabah,
işten geldiğinde yatağın
üzerinde bulduğu notu,
en az yüz defa tekrar tekrar
okudu,
“İnsan her zaman eceliyle ölmez,
bazen de ilgisizlik yüzünden ölür.”
demek ne anlama geliyordu?
Bir cümleye sığdırılmış “bin bir dert”
düşündükçe altında eziliyordu.
Tam çiçek açacakken
ayaz vurmuş gibi oldu.
“Sanırım hiç bu kadar fersiz,çaresiz kalmamıştım hayatın karşısında
hemde hiç!...” diye düşündü.
Kendini toplamaya çalıştı, yapamadı.
Bütün gücü, ağlayacak kadardı.
Hele son satır kafasında
şimşek gibi çakıyor,
bıçak yarası gibi sol yanına batıyor
battıkça da,
beyninde sürekli flash back yapıyordu.
“...buraya kadarmış,kendine iyi bak “
diyordu.
...
Zaman ve mekan kavramı
kara delikti beyninde;
Unutmuştu,
sene bilmem kaç,
aylardan kimbilir hangisi,
günlerden belki pazar,belki pazartesi,
gönül kırılmış, tuzla buz olmuş hayat...
en son hatırladığı
kocaman yatakta O’na ait yastığa sarılıp ağlanan bir sabah,
elinde anlamsız bir not,
içinde kırıntı bir umut
mutfaktan bir tıkırdı,bardak,çanak
bir ses bekliyordu....
Beklediği ses gelmedi, gelmiyordu.
Evdeki eşyalar, odalar bile sanki kırgındı
yabancı bir evde
yabancı bir şehirdeymiş gibi hissetti,
odada el gibi eğreti duruyordu.
“ O gidince sanki evin ruhunu da götürmüş” diye düşündü...
Daralan ruhuma iyi gelir belki diye
camı açtı,
“Dert yüküsün Ankara
hiç değişmedin “ dedi.
“Adamına göre ya çok sıcaksın
ya çok serin,
bana hep bulutlu, hep yağmurlu
hep kasvetli.”
Pencereyi açmasıyla birlikte gözyaşına benzer bir yağmur ve insan yüreğine
hüzün yağdıran selâ sesi içeri birlikte doldu.
Yağmur o kadar güzel yağıyordu ki;
insanın ağladıkça ağlayası,
hüzünlendikçe hüzünlenesi,
sırılsıklam olana kadar yağmurun
altına yürüyesi geliyordu.
Selâ sesi yağmurun ritmine müzik gibi
eşlik ediyor sanki bir senfoni eşliğinde cenaze konvoyu gidiyordu.
Bedeninde ki sızıları gözlerine topladı.
Sela’ya kulak kabarttı.
Mevtanın,
İsmini de soy adını da duyup anlamadı,
ama sığınılacak bir liman arayan gemisi için Sela bahane oldu.
Kendine bile söylemeye cesaret edemediği dertlerini söyleyecek bir kapı aralanmıştı.
Önce abdest aldı.
Sonra en son damatlığında giydiği
siyah takım elbisesini giydi,
aşağı inip arabasına bindi,
Cenaze evine vardı.
Kırk yıllık aileden “ miş” gibi
aile fertlerine tek tek baş sağlığı diledi.
Gelen gidenlerle ilgilendi.
Cenazeye omuz verdi,
en önde namazını kıldı.
Mezara indiren dört kişiden biriydi.
Mevtanın üzerini örtüp toprakla kapattılar,
hiç konuşmadan en yakınında ağlayan mevta yakının boynuna sarıldı.
Ağladı...
Ağladı ...
Bazen höykünerek,
bazen söyleyerek,şikayet ederek,
tövbe ederek ağladı,ağladı
katıla katıla ağladı.
Onlar kendi ölülerine ağladığını zannediyorlardı
ama,
O kapısı aralık kalmış gönül dünyasında kendi serencamından geçen hüzünlü hikayesine ağlıyor,
katili olduğu bir aşkın cenazesini
tek başına kaldırıyordu.
Onu gören mevta yakınları da ağlamak için kendilerini zorluyorlar fakat bir noktada tıkanıp kalıyorlar,
O’nun gibi içli içli ağlayamıyorlardı.
Tanımadıkları bilmedikleri bu genç adamın ağlamasına bir anlam veremediler,
kimi melek,
kimi deli,
kimi belki Hızır dediler.
İmam efendi dayanamadı geldi omzuna yavaşça dokundu;
“ Yüreği yaralı olanın dili dualı olur.
Allah ağladığın kadar güldürsün seni.
Kalk doğrul” dedi.
“Uyutmayan,
konuşturmayan ve susturmayan derdin çaresi mezar başı değildir.
“Kırıklar, zamanında onarılmadı mı büsbütün kırılır,
durmadan kırılır,
bu kırıkları onarmanın tek yolu gönül almak,gönüle girmek ve orda kalmaktır
git seni bu hale getireni bul helalleş,
Allah,
yorulanların da rabbidir
yanılanların da,
yenilenlerin de.."
dedi.
...
Hiç bir şey söylemeden kalktı
üstünü başını düzeltti,
başı önünde aralarından ayrıldı.
Arabasına bindi.
Bir rahatlık hissetti.
İçindeki büyük sıkıntı patlamış,
zerreler halende sağa sola dağılmış kendiside bir yükten kurtulmuştu.
...
Radyoyu açtı.
Neşet Ertaş usta,
hem çalıyor hem söylüyordu.
“Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım.
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin “
diyor sazını çoşturuyordu.
Radyonun sesini daha yükseltti.
O söyledikçe bu üzerine alındı.
Kendiyle kavgaya başladı,
“...asıl cahil benmişim,
dünyanın yapay renklerine kanmışım,
Işıltılı,boyalı,parlak renkler zehirmiş
ben ilaç sanmışım,
kariyer,mevki makam boşmuş
hayal alıp hayal satmışım,
ilk gençliğimi,
gençliğimi,geleceğimi yakmışım,
Sevdiklerimle geçirdiğim vaktin kıymetini bilememişim,
Sevdiğim kadını hatta
kendimi bile hakkıyla sevememişim.”
derken türkünün en can alıcı beyiti aklına parlak bir fikir getirtti.
Hemen arabasını bir çiçekçi dükkanının önüne kırdı,aceleyle içeri girdi.
“Usta bana her çeşit çiçekten bir çelenk yap ve üzerine bu dörtlüğü yaz “
dedi.
“Garibim can yıkıp gönül kırmadım.
Senden ayrı ben bir mekân kurmadım.
Daha bir gönüle ikrar vermedim.
Bâtınım sen oldun, zahirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin”
...
Çelengi alıp sürdü arabayı
kayınpederinin kapıya,
müziği sonuna kadar açtı,
Neşet usta söylerken o da,
çelengi çıkarıp arabanın üstüne koydu.
Bekledi,bekledi...
Uzunca bir süre sonra,
gülen bir çift göz pencereden uzanıp,
tatlı bir dille;
“Söz mü?
“Evvelin de ahirin de ben miyim “ diye sordu.
O da,
“Ölürüm sevdiğim zehirim sensin.
Evvelim sen oldun, ahirim sensin “
dedi.
Beş yıllık eşini alıp evine döndü.
...
Üstadın bir türküsü
bir evliliği böylece kurtarmış oldu.
Cennet mekanın olsun
Neşet usta
mezarında rahat uyu.
Öyüce
Ömer YüceKayıt Tarihi : 5.5.2025 18:14:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!