Işıkları söndürün, İstanbul yanıyor.
Galata köprüsünde kamışlı kafalar
İstavrit avlıyor.
Karşı tepede Aya Sofya dört benzemez minaresini
Sislere saklıyor.
Biliyorum o da utanıyor
İstanbul! Sevgilin oldu mu senin?
Sevebildin mi kendinden başka kimseyi?
Cin karası bir gece bencilliğinden kurtulabildin mi?
Hey sen kadın doğan
İstanbul’san,
Bir ayağın denizse,
Diğeri yedi tepeden birindeyse,
Ve bir rüzgar ayazıyla savuruyorsa yüzüne,
İşte orda, Arnavutköy’de bir oltaya geliyorsa denizin kızları,
Gümüş pul ve közde kızarmışsan,
Ve akıntı değil
Boğazın begonyalarına kapılmışsa yüreğin,
Tahta evlerde bin bir dolaplı bir aşksan
Ve âşıksan,
Soğuk çeşmede kaleye sırtını dayayıp uzanmışsan
Orda durmalı.
Yanlılığını İstanbul’a karşı kullanmalı.
Ben seversem bu şehri
Ya da her yeni gelen,
Nem kalır geriye varoşlarda yakılan türküden.
Sirkeci-Halkalı hattı arası geçen duraklar hepsi eş zamanlı
Sabahlarım Yedikule de, Fener de
Agop’a sorarım seni, geri gelmeyecek günleri.
Agora meyhanesinde Hiristo bekler elinde cinli tonikle,
Ölüm kadar dost
Yokuş kadar derin.
Balkonlardaki sutyenlerden damlayan sular serin.
Jiletli uçurtmalardaki cesaretten tedirgin
Ya düşersen sende uçsuz bucaksız yedi tepeden birine!
Jileti bağlayan benim, uçurtması kesilen ben
Ne de olsa benim senden tiksinen.
Damlarda kedi yolları yapmaktır beni çocukluğuma götüren.
Derisi dökülen Recep’e inat düşleri sokaklarda dökmem.
Türbelerde benim çift elle dua eden.
Kaçarım sanırım bazen
Beş metrede bir yakalar beni bir zat-ı muhterem.
Amma çok iyi insan varmış eskiden
Hepsi öldü demek kalmadı dünyalık
Rumlara, Yahudilere, Ermenilere kıskanmalık bırakıp
Göçüp gitti Konstantin’den babalık.
İşte, Eyüp orada duruyor,
Mezarlıklar denizinde babalıklar avlanıyor,
Kara Ali’ler kar yağdı bayırında uyuyor,
Yüzyıllık mezarlar sükunete dem vuruyor.
İşte orada Unkapanı
Kahvehanelerin ilk vatanı
Plakçılar çarşısının arka tarafı,
Çöplükte ararım oyuncaklarımı
Ne çıkarsa bahtıma,
Bazen bir futbolcu kartı bazen düğme bazen toka
Ne de olsa mahallenin hepsi benden fukara.
Getirip, attık mı havaya, yere düşmeden kardeş olurdu çocuklara
Herkes mutlu, herkes huzurlu
Çöpten gelse de hayat, çalmadan yaşamak umutlu
Haliç’in pis kokulu sularında yakalardık kilolarca kötü kokulu balık
Kediler bile yemez iken kefalleri
Sen, ben ve tüm mahalle zehirlenme pahasına yeriz
kötü koksada limanda küfe genişliğinde üstelik
Limon sıkınca üstüne gidiyor kokusu bir nebzelik
Sapan yapmak için ararken bir çatal, bir mezbelelik
Kabloları sökerim hepsi birer satımlık, birer doyumluk üstelik
Eski Rum evlerini sökerim; tahtalardır ısıtması için damdan çekilen
Yıllanmış odun sıcaklığında kavanozdan yerim yemeğimi
Konservedir yaşamımız, biz camın içinden dünyaya bakarız
Torpil patlatırız bayramlarda
El öpüp, yarışırız para toplamakta
Oruç zamanı camiye koşarız hemen
Teravinin bokunu çıkarmaktır içimizden gelen
Kâh Fatih camiine, kâh Yavuz Sultan Selime
Allah diye kendinden geçen Aczimendi ye
Allah’ın selamını vermek
Sonra koşup, tabutçu dayının tabutlarını bilemek
Pirelerinden kaçıp, binanın en üst katında
İstanbul’a sonsuz bir şekilde bakıp, doymak
Kırmızı kilisenin sekiz merdivenine birden oturup,
Sonu Rodos’ta biten romanlar uydurmak
Sonra da çocukça romanlara gülüp oradan uzaklaşmak
Çukur bostanda kurbanlara dokunmak,
Daha on iki yaşında araba kullanıp ineklere korna çalmak
Bu mudur denilene budur deyip iç çekmemek
Gül caminin minaresinden ilk ezanımı okuyup
Son olmamasını isteyerek bu hikâyeyi bitirmek.
İstanbul sen öyle bir tahta evsin ki; geçmişim odalarında gizli.
Sabah uyandı daha ölüler,
Çocukken unuttuğum kurşun askerler.
Gece olunca, battaniyemin altında, uykumda çocukluğumu arardım,
Deldiğim ufacık göz deliğinden tahta odama bakardım.
Gölgeler büyürdü tek tek, rüzgardan sallanırdı ev
Yana yatıktı zaten; diğer binalar taşırdı yükümüzü
Biraz hızlı koşsam sallanıverirdi merdiven.
Alt kattaki yeni evli cifti izlerdim budak deliklerinden
Ama bir şey göremeden yetişirdi annem.
Kaç defa düştüm kim bilir paslı çivilerin yüzünden
Çorabıma takılırdı çivilerin
Simdi ise düşlerime
Karanlık iki yeri vardı evin; sağ taraftaki eski eşya deposu,
Sol taraftaki kömürlük.
Hiç girmedim ben oralara, hep korktum ya bir şey olursa diye.
Son gördüğümde ev iyiden iyiye yamulmuştu,
Sahipsizlik yüzünden olsa gerek.
Tek yasayan; biz ve bizden önceki Ermenilerin sesleri
Tahta duvarlar içlerine kazımış ve kendinde konuşup duruyor
Hala duruyor mudur ki tahta gizli geçitleri?
Belki de yıkılmıştır simdi.
Alaca bulaca sessizlik içinde kalan odalar ağlıyor,
Yağan yağmurlar tüm tahta döşemeleri çürütüyor,
Annem elinde kova, tavandan akan suları dertleriyle biriktiriyor,
Ben camın önünde durmuş gökgürültüsünü, şimşekleri,
Yerin sallantısını dinliyorum.
Sefaleti zengince yaşıyoruz,
Ne de olsa gizli dolapların içinde gizli banyolar yapıyoruz.
ERDAL ÇOBAN
Erdal ÇobanKayıt Tarihi : 10.4.2006 13:14:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

TÜM YORUMLAR (1)