Bilemezler yalnız yaşamayanlar; akşam eve dönüp o kapıyı açtığımda yüzüme çarpan buz gibi esintinin aslında dışarıdaki kıştan değil, duvarlara sinmiş o küf kokulu, geniz yakan kimsesizliğimden geldiğini. Anahtarı kilide soktuğum an çıkan o metalik çatırtı, apartman boşluğunda bir silah sesi gibi patladı ve kapıyı arkamdan kapattığım an dünya ile aramdaki o son ince bağ da bir bıçak darbesiyle kopuverdi. Artık içerideyim; kendi nefesimin devasa bir gürültüye dönüştüğü o daracık hücrede, sessizliğin sağır edici uğultusuyla bir başımayım. Salondaki o boş sandalye bana dik dik bakmaya başladı, üzerindeki her toz tanesi mahkumiyetime şahitlik eden birer infazcıya dönüştü; eşyalar artık benim için birer nesne değil, dilsizliğime ortak olan ve her hareketimi sessizce yargılayan birer canlı varlıktı artık. Deliliğin o ince ve şeffaf sınırında yürürken, sesim odanın köşelerine çarpıp bana dilsiz bir yankı olarak geri döndüğünde, aslında kendi sesime bile ne kadar yabancılaştığımı iliklerime kadar hissettim.
Yatağa girdiğimde ise o asıl büyük hesaplaşma, o vahşi boğuşma başladı; karanlık çöktüğü an zihnim beni yavaşça içine çeken karanlık bir girdaba dönüştü. Kulaklarım dışarıdaki bir tıkırtıyı avlamak yerine, artık ruhumun içindeki o eski ve paslı pişmanlıkların çığlıklarını dinlemeye başladı. Geçmişim, kırık dökük anılarım ve kendi ellerimle ittiğim insanlar, yatağın başucuna dizilmiş birer hayalet gibi beni izlemeye koyuldu. Yorganın ağırlığı üzerime çöken bir mezar taşına dönüştü, uykunun o şifalı kolları beni reddetti; çünkü o karanlık girdabın içinde savrulurken attığım her adımda "neden?" diye bağıran bir pişmanlığın pençesine takıldım. Yalnız kalışımın, o kalabalık yollardan geçip bu tek kişilik ıssızlığa düşüşümün sancısı, kaburgalarımın altında sönmeyen bir kor gibi yanmaya devam etti. Kalbimin atışı göğüs kafesimi zorlarken hissettiğim o kavurucu dehşet, aslında bir yabancıdan duyduğum korku değildi; o seslerin sadece kendi zihnimin yarattığı birer mahkeme salonu olmasından, kendi hayatımın celladına dönüşmüş olmamdan korkuyordum. Sırf o odada bir hareket, yaşadığıma dair kanlı canlı bir kanıt olsun diye çıldırmış gibi aynalara koştum; kendi yansımama bakıp kelimeleri birer iletişim aracı olarak değil, zihnimin duvarlarına fırlattığım çaresiz çığlıklar gibi kustum. Kendi sesimi duymak, henüz tamamen o girdabın dibinde kaybolmadığımın en acıklı kanıtıydı ama o ses odanın kuytu köşelerinde sönüp giderken geriye kalan yine o dilsiz, o kör boşluk oldu.
Sonra sabah oldu; ama bu sabah perdelerin arasından süzülen o yorgun ışık umudu değil, çıplak ve sarsıcı bir isyanı getirdi önüme. Gözlerimi açtığımda tavanın o değişmeyen soğuk beyazlığına bakıp tüm gücümle haykırmak istedim fakat boğazım düğümlendi, sesim bir türlü çıkmadı; sanki gece boyunca o koyu sessizlik ve bitmek bilmeyen vicdan azabı gırtlağıma çökmüş, ses tellerimi birer birer koparıp atmıştı. Dışarıda dünya büyük bir gürültüyle, kahkahalarla ve telaşla akıp giderken benim kapımın ardı hala o milattan kalma dilsizliğin ve bitmek bilmeyen o iç savaşın mutlak hükmü altındaydı. Sabah uyandığımda ilk cümlemi kuracak, sesimi bir başka sese çarpıp yankısını alacak kimsemin olmaması ruhuma vurulan en ağır mühürdü. Bu korku gece yarısı hayali pişmanlıkların dehşetiyle beslendi ve bir sabah o huzurun aslında hiç gelmeyeceği, benim de kendi yarattığım o dipsiz girdapta bir gölge gibi gün ışığında eriyip gideceğim gerçeğiyle yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Kayıt Tarihi : 10.1.2026 16:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!