Yalnız Kurt Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
212

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Yalnız Kurt

​Zamanın ötesinde, göğe mızrak gibi uzanan karlı zirvelerin kuytusunda, yalnız bir kurt yaşardı. Adı dağların rüzgârında fısıldanır, gölgesi kayalıkların şahı diye anılırdı. Yazın kavurucu güneşi tüylerini ağartır, kışın jilet gibi keskin ayazı tenini döverdi ama o, her fırtınaya göğsünü gererdi. Adımları hür, bakışları mağrurdu.
​Kendi rızkının peşinde, bozkırın sonsuzluğunda bir fırtına gibi eserdi. Avını yakalamak çetin bir savaştı; pençeleri kanar, nefesi tükenirdi ama her lokması minnetsizdi. Ne kimseye boyun eğer ne de kimseden merhamet dilenirdi. Karanlık çöküp de gece mavi bir kadife gibi dağların üzerine serildiğinde, yüksek bir kayanın tepesine çıkar, dolunaya karşı ruhunun derinliklerinden gelen o asil ezgiyi koyuverirdi. O ulurken, sanki kâinat susar, gecenin tek hakimi o olurdu.
​Zorlu bir mücadelenin ardından taçlanan sofrası her daim zengindi. Kimi gün çalılıkların arasında hızla süzülen çevik bir tavşanın, kimi gün ise bozkırın asil bir ceylanının peşinde koştururdu. Susadığında, dağların kalbinden kopup gelen, buz gibi berrak kar sularından kana kana içer; geceleri ise kimsenin ayak basamadığı, heybetli çam ağaçlarının altındaki en tenha kuytularda huzurla uykuya dalardı.
​Vadinin Çağrısı ve İlk Temas
​Ancak zaman, en sert kayaları bile aşındıran bir nehir gibi akıp giderken, o mağrur yüreğe sinsi bir sızı çöktü: Yalnızlık.
​Hep yüksek tepelerden, sislerin arasından merakla izlediği o insan yerleşimine, köye doğru bakarken buldu kendini. İçindeki o hür ama yorgun ses fısıldadı: "Belki de orada, o çitlerin ardında benim gibi canlar vardır. Belki de bu dipsiz sessizlik son bulur."
​Bir seher vakti, sisler henüz vadiden çekilmemişken dağdan aşağı süzüldü. Köyün sınırlarına yaklaştığında, rüzgâr onun yaban kokusunu çoktan karşı tarafa taşımıştı. Köyün köpekleri, yabancı bir soluğun varlığını hissederek gururla ve tetikte, kokunun geldiği yöne doğru koştular.
​İlk karşılaşma anı, zamanın durduğu bir kırılma noktası gibiydi. İki taraf da durdu, tüyler dikildi, gözler birbirine kenetlendi. Kurt, dostlukla karışık bir merakla bekledi; ne bir hırlama ne de bir saldırı hamlesi yaptı. Onun bu barışçıl asaletini sezen köpekler de dişlerini gizlediler. Birkaç temkinli koklaşmanın ardından, aralarındaki o kadim akrabalık bağı galip geldi. Güven köprüsü kurulmuştu.
​Yalnız kurt, etrafında kendi soyundan canlıların oynaşmasını izlerken içindeki yalnızlık buzunun eridiğini hissetti. Birlikte koşuyor, kuyruk sallıyor, çocuksu oyunlar oynuyorlardı. Sonunda, neşeyle havlayarak köyün yolunu tuttular.
​Altın Kafesin Arkasındaki Gerçek
​Köyün sokaklarına vardıklarında kurdun yüreğine hafif bir tedirginlik çöktü. İnsanlar, bu dağlar hakimini karşılarında görünce önce dehşete kapıldı, baltalarına ve tüfeklerine sarıldı. Ancak kurdun gözlerindeki o sakin, dostane ve mağrur bakışı, kimseye zarar vermeyen asil duruşunu görünce köylülerin de yüreğindeki korku yerini şaşkın bir hayranlığa bıraktı.
​Kurt, yeni dünyasını büyük bir dikkatle incelemeye başladı. Özellikle de ona bu yolculukta eşlik eden dostlarının yaşamını gözlemliyordu. Fakat gördükleri, ruhunda derin çatlaklar açtı:
​Bu canlılar, o şanlı ecdadın torunları, kuru bir-iki parça ekmek ya da önüne fırlatılan birkaç kırık kemik karşılığında tüm benliklerini teslim etmişlerdi.
​Efendilerinin gözünün içine bakıyor, azarlanıyor, hatta bazen haksız yere taşlanıyorlardı. En acısı da akşam olup karanlık çöktüğünde, o parlak gözlü dostlarının boyunlarına kalın, ağır zincirler vuruluyor; özgürlükleri daracık bir kulübenin önüne, bir demir halkaya hapsediliyordu.
​Özgürlüğe Dönüş
​Kurt izlediği bu manzara karşısında ürperdi. Köpeklerin boyunlarındaki o zincir izleri, onun gözünde birer ölüm fermanı gibiydi.
​"Bir kurt için esaret, nefessiz kalmaktan, diri diri toprağa gömülmekten farksızdır," diye geçirdi içinden.
​Karnını doyuran o bir kap sıcak çorba ya da başının okşanması, ruhunu köleleştirmeye yetmezdi. Önüne serilen hazır lokmalar, boynuna vurulacak bir tasmadan daha değerli olamazdı. Buraların, bu sınırların ve bu boyun eğişin kendisine göre olmadığını anladı.
​Yüzünü yeniden, bulutların kucakladığı o dik ve dumanlı dağlara çevirdi. Arkasında bıraktığı evcil dünyaya son bir kez baktı; hüzünle ama zerre pişmanlık duymadan. Yalnızlığı, açlığı ve ayazı yeniden göze alarak, pençelerini toprağa daha sıkı bastı ve özgürlüğün kollarına, ait olduğu vahşi dağlara doğru gururla koşmaya başladı. Çünkü biliyordu ki: Açlıktan ölmek, zincirle yaşamaktan bin kat daha asildi.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 16.06.2026 10:51:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!