Sobanın üzerinde fıkırdayan yemeklerin kokusunda, annemin güğümden ılıttığı ibrikten dökülen suyla elini yüzünü yıkıyor mavi leğende. Sabunu, kahverengi desenli muşambanın üzerindeki sabunluğa el yordamıyla koyarken buharla birlikte sabun kokusuna karışık mazot, buğday, tohum ilacı, ayrık, çördük, yandak, domuz pıtrağı ve toprak kokusu yükselip karışıyor evin havasına. Pardaya siniyor koku. Yıllardır bu kokuyu soluyor toprak damın altındaki kirişler ve üzerine serilmiş hasır boyra. Ortadaki kirişe saplanmış değirmi iki demir toka, ben dahil bu evde doğan altı çocuğun salıncağını taşımamış da sanki bir kürek mahkumunun bileklerinde küflenmiş çeyrek asırdır.
O gün ne iş yapıldıysa onun kokusu... Domuz pıtrağı mı var havada, bağ arası sürülmüş o gün. Tohum ilacı mı kokuyor, ekime başlamış babam. Buğday ekildiyse buğday, arpa ekildiyse arpa kokusu karışıyor sabun köpüğüne ve sarmaş dolaş olup yükseliyor yemek kokusuyla birlikte. Bunların hepsi babamın ellerinden, kollarından, yüzünden, ensesinden kopup bir buhur gibi sarıyor evi. Yüzünü ovalarken üç günlük sakalına sürten nasırlı avuçlarıyla bir olmaza, bir yanlışa, bir kahretsine zımpara atıyor babam. Tam da iş yastıklamaya geldiğinde tohumun yetmeyişini zımparalıyor belki. Belki sol arka tekerleğin artık daha fazla gidemeyecek oluşunu. Ya da artık eskiden olduğu gibi bir koyun, bir büyük altın ve bir kile buğdayın aynı para etmeyişini. Göl kurumaya yüz tutalı eski yağışların olmayışını belki de... Elini yüzünü kurularken, annem lüksün dökülen gömleğini hatırlatıyor. Elektriğin geleceği yok yenisini almalı akşam olmadan. Yoksa kızlar ne mum ne de gaz lambasının ışığında dokuyamazlar halıyı. Altı ay doldu mu çıkmalı bir binlik tezgah. Kolay mı, neredeyse bir harman parası.
’’Pantolonumu getirin,’’ diyor. Abime para verip ekliyor,’’Git bir kutu al, ikide bir bitip durmasın şu meret.’’
Bizde tarla işleri dört mevsim bitmez. Kar üstünde gübre atıldığı olur bazı seneler. Ben pek aşina değilim bu işlere. En fazla, traktör sesini duyduğumda koşup hayadın kapılarını açabiliyorum. Ve her iki kanadın önüne iki taş koyabiliyorum. Ya da mibzerin arkasına geçip büyüklerle birlikte itelemeye çalışıyorum. Faydam oluyor mu pek emin değilim ama artık ben de bir ucundan tutmak istiyorum bu hummalı koşturmaların. Vakit buldukça kontağı çevirip traktörü çalıştırmayı öğretiyor babam. Ama fazla basılı tutma marşı, diyor; dinamoyu yakarsın. Gün geliyor birlikte tarla sürmeye de gidiyoruz. Bazen gündüz oluyor bu, bazen gece. Anlatıyor babam. O anlatıyor ben dinliyorum;
-Ay’ı görüyor musun?
-Evet baba görüyorum.
-Etrafındaki pembe haleyi farkettin mi?
koşunun rüzgarını, köpüren yeleyi
toynakların kızgın kıvılcımlarını
Kişneyen bir tayın sevincini anlat
öfkeyi ve sağırındaki mahmuz yarasını