Sesin Düştüğü Yer
Burası, bir sesin yankılandığı yerdi. Herkesin gürültü diye adlandırdığı kalabalığın arasında, o sesi diğerlerinden ayırt edebilen tek kişi bendim. O ses, bilmediğim bir şehirden, görmediğim bir zamandan geliyordu sanki.
Yaklaştıkça uzaklaşan bir şeydi bu. Tıpkı bir serap gibi. Parmak uçlarımda yürüyüp, bir nefes kadar yakınına geldiğim an, aramızda aniden derin bir uçurum açılıyordu. Bu, fiziksel bir ayrılık değildi; daha çok, iki farklı dünyanın ince bir hatla ayrılması gibiydi. Uçurumu aşmak için uzattığım her el, boşluğu tutuyordu. Karşımda duran, yakalanamayan bir gölgeydi, her zaman bir fersah ötemde.
Hayatımın her adımı, attığım her nefes, o kişinin varlığıyla derin bir sızı taşıyordu. O, ulaşılamayan bir düş, gökyüzüne asılmış, parlayan ama dokunulamayan en son yıldızdı. Ben ise, gözlerimi o yıldıza dikmiş, kayıp giden her anı izleyen bir yolcuydum. Bu şehrin her sokağı, her ışığı, şimdi o yokluğa doğru yanıyordu.
Gel; bak bu kahrım beni, mağlûb edip yenmeden!
Gel diyorum, gel artık; son bulsun ızdırâbım!
Gel de yüzler süreyim; kıblegâhım, mihrâbım! ..




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta