27 Mart tarihli gazete manşeti Rıfat’ın elinde bulunan televizyon kumandasındaki TV kapatma düğmesine basmak için yeterliydi. Odadaki sessizlik tüm İstanbul’u sessiz moduna almıştı. Duvarda asılı olan saatteki akrep ile yelkovanın sesini duyabilecek kadar sessizlikti bu, kapının çığlıklarını duymayacak kadar derin bir sessizlikti. Sayfa 14’ü açmamak için her ne kadar çırpınsa da diğer sayfaları yıprata yıprata onu bu kadar derinden etkileyen bu haber başlığının detayına varıncaya kadar nefes nefese kaldı; sanki dördüncü kattaki evine merdivenleri kullanarak tek nefeste çıkmıştı.
“Nermin Eroğlu bulundu!” Gamzelerini gizleyen sakallarının, omuzlarında yükselen yanardağların, aynaya kendisini küstürmesine sebep olan bu kadının bulunması onun için çok önemli ve bir o kadar endişelendiriciydi. Kapının çığlığını nihayet duymuştu ve adımlarını haberi okuya okuya kapıya doğru yönlendirdi. Çamurda yürümenin vermiş olduğu bir güçlükle ilerledi. Kapıyı açtığında Tayfun’un kekeleyerek “Nermin abla bulunmuş Rıfat ağabey!” deyişini duyunca iki eliyle ayakkabılarının bağcıklarını bağlamaya çalışırken gazeteyi de Tayfun tutuverdi. Hiç bir şey demedi, Tayfun’u da duymuyordu. Gazeteyi, telefonunu ve hatta montunu bile almadan hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı doğru inmeye başladı. Tayfun da peşinden gidecekken kapının açık olduğunu fark ederek geri döndü. Tam kapıyı kapatacakken de aklına dışardaki yağmurun yağışı geldi ve içeri girip Rıfat’a mont almak için evin koridorunu dolaşmaya başladı. Oysa mont, hemen kapının sağındaki vestiyerde asılıydı. Bu haber onu heyecanlandırmıştı. Aradığı şey gözünün önünde olmasına rağmen bulamıyordu. Birden yerinde durdu ve “Bu da ne?” diye söylendi kendine kendine. Kapısı açık bir odada görmeye alışık olmadığı bir manzara ile karşı karşıya kaldı. Duvardaki kırmızı panoya raptiye ile birlikte sabitlenmiş küçük küçük notlar, Nermin’in doğal hallerinin fotoğrafları vardı. ‘14 Ekim, ilk yemek!’, ‘Tarhanaya alerjisi var!’, ‘Vin Gris şarabını çok sever!’, ‘Gözlüksüz dışarı çıkmaz!’, ‘Saat taşımaz!’, ‘14 Temmuz doğum günü!’
Hayretler içerisinde kalmıştı. O sırada Rıfat içeri girdi ve “Tayfun!” diye bağırdı. Birden kalp ritmi yükselen Tayfun ne yapacağını bilmeden cevap veremedi ve karşısında Rıfat’ı görünce bu sefer daha fazla kekeleyerek “Nermin ablayı git al!” dedi.
Rıfat, siyah kapüşonlu montunu da giyerek evden ayrıldı. Hemen ince direksiyonlu arabasını Güngören’de bulunan Nermin’in evine doğru sürdü. Yağmurun şiddeti arabanın sileceklerini bir an olsun durduramadı. Bütün kırmızı ışıklardan geçen Rıfat Nermin’in evine geldi. Yağlanması unutulmuş şiddetli bir sese sahip olan bahçe kapısını yavaşça araladı, ağır adımlarla dış kapının merdivenlerinden çıkarak eve girdi, dizleri titriyordu. Nihayet 4 nolu daireye gelmişti, biraz durarak elini kapı ziline götürüp tüm cesareti ile birlikte zile bastı. Fakat kapıyı açan olmadı. Biraz bekledi, durdu ve hatta merdiven basamaklarında beklemeye başladı. Saatlerce oracıkta bekledi. Kimseler gelmedi, kimseler o kapıdan çıkmadı. Telefonu almak için elini sol cebine götürdü ve telefonun olmadığını fark etti. Vakit kaybetmeden aşağı inerek Nermin’i telefonla aramak için bir market aramaya başladı. Tam kapıdan çıkacakken Nermin ile karşı karşıya geldi. Ne diyeceğini bilemeden gözlerinin içine baktı ve yağan yağmurdan habersizce ikisi de dakikalarca orada durdular, konuşmak için ikisi de birbirini beklediler. Yağmur şiddetini azalttı şehrin kuzey yönünde kocaman bir gökkuşağı oluştu.
“Bir şey demeyecek misin?” diye söylendi Rıfat. Nermin sessizliğini korumaya devam ederken Rıfat,
“Neredeydin? N’aptın? Kısa saç hiç yakışmamış! Gözlüğün de yok. Böyle susmaya devam mı edeceksin? Konuş n’olursun bir şey de!”
Nermin’in ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. Gözyaşları yanaklarından gamzelerini teğet geçerek dudaklarındaki rujdan birer parça çalarak akmaya devam etti.
Rıfat,
“Bir şey de!” diyerek bağırmaya başladı.
Nermin konuşmaya başladı.
“Konuşsam kıyamet kopacak, sussam gönül buna razı olmayacak. Yüküm çok ağır. Kelebek misali kısa olan bu hayatımı sürdürmek için verdiğim savaşı kaybedeceğim. Sen başkasın, yerin başka. Bu savaşa seni dahil etmemeliydim, hayatına girmemeliydim. Ama deliler de aşık olabiliyormuş Rıfat, kötüler de sevebiliyormuş. Senin rengarenk dünyanı karartacağımı bile bile bunca yıl hayatında olmak bana iyi gelir diye düşünürken daha kötü oldu. Özür dileyecek yüzüm, sana bakacak, tenine dokunacak yüreğim yok. Ne yapacaksan yap razıyım.” diyerek oradan ayrıldı.
Rıfat öylece baktı, adımlarını atamadı. Ayakları bedeninden kopmuş, ruhu şehrin sokaklarına gömülmüş, ilikleri alınmış gibiydi. Gökkuşağı Nermin’i takip ederek güneye doğru ilerledi. Rıfat yıkılmıştı, oracıkta oturdu.
Birkaç korna sesiyle yerinden ayrılarak tekrardan Nermin’in kapısın önünde oturdu; saatlerce, günlerce… Geriye yeni nesillerin okul kitaplarındaki bu şiir kaldı:
-Herkes sana benziyordu şu Kahpe Bizans’ta.
Taksim’de bir enstrüman dilense sana gelirdi
ayaklarım, sönmezdi sigaram, kanımda çoktan
dolaşmış olurdu anason kokan şiirler.
Turgut Uyar’ın dizeleri dizilirdi merdivenlerine…
Kayıt Tarihi : 18.10.2022 00:04:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!