"Bir şair İstanbul'da doğmamışsa İstanbul'da ölmelidir"
Bu cümleyi kurduğumda Kuğulu Park'ta mıydım?
Yanımda Yücel mi vardı -milattan önceki Yücel -
Hayati mi geçiyordu, Hüseyin Atabaş mı?
Hangisine seslendim, duymayan hangisiydi?
Ama şundan eminim ben bu sözü ederken
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
Devamını Oku
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...




'Bir şair İstanbul'da doğmamışsa İstanbul'da ölmelidir'
Bu cümleyi kurduğumda Kuğulu Park'ta mıydım?
Yanımda Yücel mi vardı -milattan önceki Yücel -
Hayati mi geçiyordu, Hüseyin Atabaş mı?
Hangisine seslendim, duymayan hangisiydi?
Ama şundan eminim ben bu sözü ederken
Havuz dediğin deniz, kuğuı dediğin martıydı
İnsan kendi yazdığını tırnak içine alır mı?
'Kayığını kaldırıma bağlamış biri
Yerine geçiyorum şu sıra Ankara'da'
İstanbul düşleriyle yaşlanıyorum
Yarım Kayseri geride, çeyrek Malatya
Teselli ustasıyım; Ankara fena değil
Mülkiyeliler bahçesi Mehmet Taner'le
Çay içimi Ahmet Telli; öteki Adnan
Beriki Salih Bolat, karınca kararınca
Gizli şair Hasan Ali, yakın olan uzaklık
Şükrü bir türkünün su boylarında
Ve benim burada ikilemlerim
Kravatlı şehirde yakası açık gezmeler
Hep şapkalı görmek Ahmet Özer'i
Tavla oynar gibi sakalla oynar
Engürü Kahvesi'nde Nihat Genç keyfi
Şimdi Ahmet Erhan İstanbul'da ya
Yaşadığı 'daüssıla'
Ben daha buradayım, kuğular parkta
Giderim belki bir gün, çocuklar uçar
Ve Zerrin saçlarını sarıya boyatırsa
(Üç kitabı burda yazdım, bu evde
Çekiç ve çivilerle)
Bir gün mezarlığına gömülürüm de
Sincan'da bir sokağa adım verilmez
Olur ya, belediye başkanlarından biri
Adımı değil de
Yalnızlığımı belki
Bu şiir ile ilgili 1 tane yorum bulunmakta