Anatole France’la Unutulamayanlar
Kadim şehri kucaklayan camilerin kuşattığı bir meydanda yaşlanan çınarların altında mırıl mırıl konuşuyorduk. Titrek yaprakların kızıl taş duvarlara yansıyan gölge oyunlarını seyrederken işittiğim boğuk sesten memnundum. Odunkömürüyle yanan tütünü içime çektiğimde gündelik sıkıntılar nargile şişesinin içinde bir süre fokurdadıktan sonra dudaklarımın arasından, burnumdan yavaşça çıkıp bir daha hiç gelmemek üzere bedenimden, zihnimden uzaklaşıyordu. Kalabalığın uğultusuna rağmen hırçın ruhum da uysallaşmıştı sanki. Üzerinde oturduğumuz gülünç tahtlar beni hem eğlendiriyor hem de garip bir güven hissi veriyordu. Arada hortumların uzantısındaki uzun ince gövdeleri kucağımıza koyup hayatı zorlayan dertlere karşı dervişçe susuyorduk. Bir an hayat hep öyle kadife gibi yumuşacık olsun, kendiliğinden akıp gitsin istedim. Serince bir bahar esintisi, samimi sohbetiyle sağlam tutan bir dost ve derin fokurtulara eşlik eden düşünceler…
Arada tahtımıza uğrayan ateşçi sönen korları yenilerken, dünyanın bildik ritminden azade, binlerce yıldır kirletilen ‘dilden’, genetik kodlarla alışkanlıklarını miras alan insanın tutsaklığından, ‘kavuşamamanın’ dayanılmaz çekiciliğinden ve buna benzer birbirlerine uzaktan dokunan mevzulardan bahsedip durduk. Bir ara yolda okumaya başladığım, ismi güzel (Öğle Uykusu Bir Sanattır) akademik dili nedeniyle kendisi biraz sıkıcı olan kitabın çağrıştırdığı hislerle iyice gevşedim, göz kapaklarım ağırlaştı. ‘Öğle uykusu hazzının’ çocukluk yıllarına, tembelliğe, ülkelerin coğrafi özelliklerine hapsedilme koşullarını düşünce, anaokulu yıllarımda öğle uykusuna direnen küçük kızın beyaz pikenin altındaki hülyalı saatlerini ve onun geleceğe dair puslu hayallerini hatırladım. O günler hem çok yakınımdaydı, hem de çok uzakta… Çok uzun gibi görünen bu ‘aralıkta’ olabilecek ne varsa yaşayıp görmüştüm; buna biraz çocukça ama içtenlikle inanıyordum hakikaten o anda. Ürpertici bir kesinlikle, “yine de güzeldi” dedim kısık sesle.Kısa sessizliklerde, öğle uykularına yakışan romanların yazarlarını zihnime çağırırken Anatole France, konuşmamıza uygun, basit ama iç burkan hain cümlesini söyleyiverdi: “İnsanlar doğar, acı çeker ve ölürler.”
Yıldızı hiç sönmedi…
..
Yapışmışken ruhuma yalnızlık,
Misafir aşklar yaşanmış
Gönlümün düzgün ve bir o kadar derin kuytularında.
Daha önce gitmediğim ırak gönüllere
Anlamsız bir anımsama hissiyle yapılan,
Uzun bir seyahat tadında…
Sallanırken, mahkûm isimlerle bezenmiş
..
Nar gibi kızarıp dağılmış korların arasında dolaşan buğulu bakışlarını benden gizliyordu. Sesinin kırılganlığı ürperticiydi. Kendini hikâye etmeyi sevenlere özgü anlatımı, anlattıklarından daha cazip gelmişti. Kısa hikâyeler yazıyordu. Sezgileriyle gelişen doğal yeteneğinin farkındaydı ama onu her an tüketen bir ‘eksiklikle’ de boğuşuyordu sanki. Bir yazarı seviyordu. Anladığım kadarıyla onu taammüden seçmişti. Henüz suretini bile görmeden, kitaplarındaki çakıl taşlarını izleyerek ihtiyacı olan ‘mucizeyi’ onda bulabileceğine inanmıştı. Bu rezil dünyaya dayanabilmek için yazma arzusuyla kıvranıyor, yaralı bir hayvan misali kendisi gibi can çekişen bir yazı insanının mağarasına sığınmak istiyordu.
Yaşadıklarına ilişki denemezdi. Zamanla hiç çaba göstermeden birbirlerinin her şeyi ve ‘hiçbir şeyi’ olmuşlardı. Adam pek ortada yoktu ama kadının kılcal damarlarında, ruhunda, hayallerinde, geleceğinde, rüyalarında, yazılarında, saç diplerinde dolaşıyordu. Onu hatırlamak istediğinde bileklerinin içini kokluyormuş. Anlamıyordum. Onunsa hiçbir koşulda vazgeçmeyen inatçı bir sahibi ve ‘evcilikten’ sıkıldığı zaman sokakta oynadığı başka ‘kadınları’ da varmış. Koşullar eşit değilmiş, hiç olmayacakmış. İşin tuhafı başından beri isteyerek kabullendiği bu dengesizlik, kadının ilgisini çekmiyordu. Sesinin titremesi gizlemeye çalışarak çok yorulduğunu itiraf ettiği gece, zihnime kazınan cümleyi sonradan çok düşündüm; “Kiminle olduğu, başkalarıyla ne kadar vakit geçirdiği o kadar önemli değil, ben ona sahip olmak istemiyorum, yeter ki beni aldığı o mahrem odaya kimseyi sokmasın. İşte buna dayanamıyorum. Ne yazık ki bunu anlamadığını söyleyecek kadar çok küçümsüyor beni” demişti. Onu acıtan bu konuşmanın derinliğini kavrayamayacak kadar gençtim o zaman. Kendisini tamamıyla istemeyen, onunla toplum önüne çıkmaya, yanında iki günden fazla kalmayan bir erkeğe böylesine koşulsuz bir ‘fedakârlıkla’ teslim olmasına çok anlam verememiş, onun için cidden üzülmüştüm. Önünde koskoca bir hayat ve onu isteyen çekici, zeki erkekler vardı ve maalesef takılıp kaldığı bencil ‘yazarla’ mukayese ettiğinde hepsini kolayca reddediyordu. Yaşadığı yalnızlık ne kadar çürütücü olursa olsun bedelini ödemeye hazırdı. Onun tanrısal yazma kudretinde kendi boşluğunu dolduracak bir mana arıyordu sanırım.
Aşk bir uçurum...
..
Teşekkür ederim arkadaşlar hepinize.
Rabbim saâdet,huzur doldursun cebinize.
Yorumlarınız cesâretime cesâret katıyor,
Ezelî îmân kodlansın,neslinize-çipinize..
Güzele! Başka ne denilebilirki elbette güzel.
Bu şiirde; gâyet hüzünlü olmuş hemde özel.
..
Sahilinde oturup içtiğim bir yudum çay,
Seyahat modunda hergün keşfettiğim tramway,
Hayalimi süsler gözlerinin üstüne düşen dolunay,
Şehri İstanbul; saçların sarmış bedenimi sanki bir saray
Ağladığım günlerde, seninde gözlerin buğulu,
Kolay değil olmak binlerce dervişin yurdu,
..
Gözlerin ardına bakmak isterdim.
Saklısına varmanın erinci...
Kuytu köşelerde kimlerin parmak izi...
İsmimi arama telaşı
Rüzgarın taşıyıp soluğuma eklediği, yanık hüzün kokusu
Gizlendiğin yerde yaktığın suret mi benimki? ...
..
Kiralık
Dükkânlar kiralık
Evler kiralık,
Seyahat acentelerinde koltuklar kiralık
Yağmur yağar…
Yıldızlar kiralarım gözlerine
..
Bir nisan ayında çatlıyor nabzım,
Ve yağmur yağıyor
Yağmurun yağmasını istemez bir haldeyim
Sen yoksun ve içim kan ağlıyor..
Bir güneş isiyorum,
Şöyle inceden yüzüme vursun,
Bana bir umut,bir gülücük dolsun..
Heyecan yaptım bak yine,
Ben ne olucam diye,
Kaderde gülmediya bana,
Ah şerefsiz hayat!
Yaptın yine yapacağını bu kefensiz adama..
Bir seyahat yapıcaktım
Adı güle-güle hayat,
Ve bir gül bile gönderemedim sevgili
Görme bunu kabahat! ..
Oralar nasıldır şimdi
Ey rüyalar güzeli
Ben gittimya artık herkes ömür boyu neşeli..
İyilik yapsak kötü adam oluyoruz
Kötülük yapsak iyi adam olabilirmiyiz?
Aslında serserilik deseniz yok,İş hayatı deseniz lise terk düşünmeye gerek yok
Oysa neler hayal ediyordum eskiden,
Şimdiye onlardan zerre yok..
Ne yapsam geri döner sevilirim
Aman boşver ben oralarda ezilirim
En iyisi ne biliyormusun sevgili
Hiç tedirgin olma ama;
Bir kaç güne kalmaz zaten giderim..
..
Hayruhünne enfeu mineşşemsi
Şerruhünne ehraku mineşşemsi
Tefekker yâ ahî zevcetüke min eyyihinne
Sümme ış mâ şi'te.
Hemmi; butûnu olanlara bu öyküde yetmez.
Dîni de dînârı olanlara bu sözde kâr etmez.
..
Kaptan tanrısız zaman
meşale yakar kara da haydarpaşa limanı
uykusu şose
yolunda çarpıntı,seyahat ve mazot kokusu
ucuz anadolunun doğu soluğu
..
Bin kapılı bir oda
Her kapı açılır
geçmişten bir yola
Alevlerle çevrili
........
Ateşten gömlek giyiyorum
Yana yana yürüyorum
..
Uzun bir seyahat
Kitapsız
Kılavuzsuz
Sarhoşluğunda içtiğinin
Her nefeste
Yalpalamak düz çizgi üzerinde
..
Aksam olup,isik yerini karanliga biraktiginda,
Hayat tiyatrosunda sahnelenen Kücük Dünyalar sir oldugunda,
Mum isigi altinda düsünce firtinalarinin yasandigi sancili gecelerde,
Fikir buhranlarinin gel-gitlerinde 'Neyim? ,Kimim? ' sorgulandigi zamanlarda
... sen varsin
Eisbergler kadar yaman ve soguk Sorularimdan siyrildigimda,
..
gözlerin...
bermuda şeytan üçgeni
gözlerin..
sularında seyahat eden
eski gemiler gibi
yitik bir gemiyim...
yitik bir rüyayım...
..
Kadın adama dedi ki:
Ölelim.
Tüm anları rahmine alan bu orospu zamana inat.
Bir saatin tik takına hapsedip geleceği, sessiz ve sancılı bir şekilde ölelim.
Sen bana sarıl. Şu hani dolgun memelerden fışkıran bir süt gibi beyaz (lakin o kadar temiz olmayan) tenime.
Sen bana sarıl. Isıt. Kokla. Sev.
Ölelim.
..
KADİR GECESİ veya SEKSEN ÜÇ SENE DÖRT AY
Hiç şüphe yok ki biz O’nu (Kur’an’ı) KADİR GECESİ’nde indirdik. KADİR GECESİ’nin ne olduğunu biliyor musun sen? KADİR GECESİ bin(lerce) aydan çok daha hayırlıdır… (Kadir, 1-3)
Istılahi manalarda Kadir; ölçülü olmak, tedbir almak, herşeyi planlamak, hükmetmek, taksim etmek manalarınıa gelmektedir. Alllah’ın bir sıfatı olarak ise Kadir; en güçlü, kuvvetli, herşeyi kusursuzca yapan, hiçbir şekilde aciz olmayan olarak tercüme edilmiştir. (Dini Kavramlar, DİB.)
Bu Surede herşeyden önce dikkatlerimizi üzerine toplayan KADİR GECESİ’sine vurgu yapılmaktadır. Alemlerin Rabbi Allah, ilk ayette dikkatlari bu noktaya topluyor, hemen akabindeki ayette de bu dikkat çektiği hususla ilgili ibretli soruyu soruyor ve cevabını düşündüğümüzün çok ötesinde farklı şekilde hemen sunuyor.
..
Yarı başlı bir seyahatnamedir bu
Bilmem ki yuvarlaktır âlem
Yollarda vuslat nihayet değil
Oyulur dağlar kabak gibi
Denizler yarılıp geçilir
Çelebiye Kafdağı kifayet değil
..
Adem’in yasaklı meyveye dokunması ile başlar
İlk veda tarifsiz diyar cennete olmuştur,
Cennetten ayrılma sancısı,
Ve her ayrılışta ilk veda acısı,
Miras kalmıştır Adem’den çocuklarına,
Elvedaa……………..
..
Dokuz gün izin aldım
Üç uçan balon kiraladım
Üç ayrı ülkeye
Seyahat planladım
Önce geçmişler ülkesine gittim
Bütün anılarımı gezdim
..
Yaın ayak baş açık,kapına geliyorum.
Kavuşmak var her halde,çok iyi biliyorum.
Durmam bir an da olsa,karanlıklar vız gelir.
Bitmez denen mesafe,sonsuz zaman az gelir.
Duâlar yerden göğe,aralıksız yükselir.
Ömür sınırlı süreç,her saniye eksilir.
..



