Aşkın Gizli Âlemlerinde Bir Aynanın Seyri
I. İlk Nurun Hikâyesi: Aynanın Doğuşu
Nihal…
Senin adın bende bir kelime değil artık;
kırılınca içinden ışık sızan bir kristal gibi.
Ben o ışığa baka baka kör oldum;
ama körlük bile hakikatin başka bir penceresidir.
Biz bir zamanlar,
sakin göllerin üzerine eğilmiş bir ilk nur idik.
Suya düşen kuğunun tüyü değildi o:
kâinatta henüz çözülmemiş bir sırdı,
bizim hâlimizdi.
Vuslatın lacivert yanağında salınırken
her şey mümkündü,
her şey henüz yaratılıyordu.
Bir ekmeğin yarısıydık;
ötekisi ise duanın ham hali—
henüz pişmemiş, henüz söylenmemiş,
henüz “amin”e varmayan bir nefes.
Ama zaman dediğin,
her aşkın kaderine gizlice ilişen bir derviştir:
her dem döner, her dem değiştirir.
Bir gün bir ses
kırık bir aynadan konuşur gibi fısıldadı:
“Aramıza biri geçti Nihal…
Ayak izi saksımda kaldı.
Gölge getirdi, toz getirdi,
şarabımızın kızılını yere döktü.”
O an anladım:
Aşkın aynası kırılınca
suretler çoğalır, ama hakikat incinir.
Biz de kırıldık.
Ve kırılışımız kıyametimizi başlattı.
II. Hicranın Maarifesi: Ateşin Çıraklığı
Dağlarda geceyi tutan bir ateştik, Nihal.
Çoban bile bilmezdi o alevin sırrını;
çünkü alev bizim değil,
yığınla hayatın yandığı kadim bir söyleyişin öznesiydi.
Kader, mavzerine sürülmüş bir mermi gibi
bizim yollarımızı da kendi hüzün yatağına yatırmıştı.
Ceylansın sen Nihal;
ben seni her inişinde pınara taşıyan susuzluktum.
Ümidin kabı bendim;
ama kabım çoktan çatlamıştı.
Göğsüm daralır şimdi,
yüreğim yanar
ve ateşin dumanı göğe değil
içime çöker.
Ben her nefes alışımda
şunu duyarım:
“Varmasaydık bu sonsuz hicrana…”
Ama biliyorum:
Hicran, aşkın terbiyesidir.
Terbiye olmadan vuslat olmaz.
Ateş yanmadan nur doğmaz.
III. Nihal’in Sırrı: Tomurcuğun Metafiziği
Bir gün rüzgârın dili çözüldü
ve bana şöyle dedi:
“Siz aynı ormanın yolcularıydınız.
Aynı çıtırtıya birlikte irkildiniz.
Aynı yaprağın düşüşüne aynı anda baktınız.
Bu bir tesadüf değildi;
kaderin kıyısında yazılı bir mührün tecellisiydi.”
Biz tomurcuktuk Nihal:
Henüz açılmamış, henüz kokusu bilinmemiş,
henüz rüyası dahi görülmemiş bir çiçeğin
zaman dışı hâliydik.
Sabahın çiğiyle parıldayan iki damlaydık
gül yaprağının kıvrımında.
Çiğ kaybolur elbet…
ama kayboluşunda bile bir hikmet vardır.
Sonra rüzgârın sesi hüzne döndü:
“Sizin nağmeniz susturuldu,
hem de hiç yoktan.”
Ben susturulmuş bir nağmenin acısını bilirim Nihal.
Söz boğazda düğümlenir,
göz görür ama söyleyemez,
kalp çarpar ama yaklaşamaz.
İşte o andır
aşkın kendisinin de dilsiz kaldığı an.
IV. Aşkın Mâna Atlası: Aynanın İçindeki Ayna
Ey Nihal…
Bu risale sana değil,
senin içimde bıraktığın aynaya yazıldı.
Çünkü asıl yaralanan ben değilim;
bendeki “sen”dir.
Seni düşününce anlıyorum:
Aşk bir beden hâli değil,
bir tecelli hâlidir.
Bir defa iner kalbe;
bir daha da tam olarak çıkmaz.
Biz bir idik.
Birlikten düşüşümüz
meleklerin secdesiz kaldığı andı.
Aşkın kitabı yarım kaldı belki;
ama hiçbir kutsal metin
son sayfasını okuyanın elinde bitmez.
Her aşk,
kendi devamını başka bir alemde taşır.
Ben hâlâ—
gecenin en sessiz,
ruhun en çıplak vaktinde—
aynı sözü tekrar ederim:
“Daralır göğsüm, yanar yüreğim…
Varmasaydık bu sonsuz hicrana.”
Ama sonra
derin bir bilgelik fısıldar içimden:
“Belki de varmalıydınız.
Çünkü her aşk,
kendi nuruna hicranın içinden yürüyerek ulaşır.”
Kayıt Tarihi : 24.8.2025 19:33:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!