hazan mevsimi geldi yine
kuşlar göçüp gitti buralardan
ufuklarda yankısı kaldı son çığlıklarının
ve rüzgarın şarkısı sustu
bir geçmiş daha yaşandı
gözler uzaklara bakar oldu
eksik kalmış bir sevda mektubu
bitirilemeyen bir veda
imgesiz bir şiir gibi
senin varlığın bir yanımda
bir yanda ürküten bir hürriyetin kıyısında
başlanmamış bir hayatın gizemiyle
üstümden bulutlar geçer ağlamaklı
yağmurlar başka şehirlere yağar
bir gam çöker, sıkılırım
gitmek isterim, ayaklarımda yasaklardan prangalar
ve silinir yollar
inadına sabah olur, inadına gece
midem bulanıyor.
şehrin meydanlarına gölge düşmüş
caddelerde böcekler geziniyor
bir dev dışkılamış bu akıntıyı
başım dönüyor.
bir hüzün akşamından sonraydı
başım ağrılıydı.
son damlasını bırakmıştı yağmur, sabahtı.
kehribar kokulu bir meltem geçti ürkekçe
yanımda olmalıydın
toprak kabarmıştı teni kokuyordu, seni kokuyordu.
(Bilal amcanın anısına…)
onlar sonsuzluktan gelmiş gibiydiler
ve ansızın gittiler
ne çok sevdik öykülerini ne çok dinledik
çocukluğumuzu kurutup kursağımızda
Hatice teyzeyle tanışmam çocukluğumun hangi dönemine denk gelmişti tam olarak hatırlayamıyorum. Çocukluğuma onun varlığıyla başlamış gibiydim. Kendimi bir çocuk gibi hissettiğimi hatırladığım andan beri hayatımda o da vardı. Evleri bizim evin önündeydi. Arka cephesi bizim avluya bakıyordu. Buna rağmen bizim en yakın komşumuzdu. Hacı Seyfi amca diye bir kocası vardı… O zamanlar düşünemediğim bir çok ayrıntıyı aradan uzun zaman geçtikten sonra bugün düşünüyorum. Onun yokluğunda şimdi geriye dönüp bakınca hakkında düşünülecek ve sorgulanacak ne çok şey varmış diye düşünüyorum... O zamanlar çocuksu dünyamın canlı renkleri içinde birçok ayrıntıdan uzaktaydım. Renkli tarafını görüyordum belki hayatın… Yada onlar bana öyle gösteriyorlardı. Hatice teyzenin de bu konuda tartışmasız bir çabası olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün dönüp geriye baktığımda bana bakarken ki gülen yüzünü hatırlayabiliyorum sadece. Onu, hep o haliyle hatırlamamın nedenini de uzun zaman sorgulamadım. Onu o halinden bağımsız düşünememiştim hiçbir zaman... Yüzündeki o ifadeyle zihnimde bir bütünlük olarak yer etmişti çünkü. Hala onun, o ifadenin dışına da çıkabilecek bir insan olup olmadığı konusunda fikir sahibi değilim. Belki bu benim onu hep öyle hatırlamak isteyişimden kaynaklanıyordur. Hepimizin çocukluğunda bu şeklide kutsal bir imgeye dönüşen görüntüler kalmıştır. Yıllar sonra bunu değiştirecek düşüncelerden bile korumaya çalışmışızdır. Konu o görüntülerin üzerine doğru ilerlediğinde bilinçli bir aptallık takınıp onu deşmekten, sihrini bozmaktan çekinmişizdir. Onları öylece bırakmak, bütün gizemiyle çocukluğumuzdaki gibi kalmasını sağlamak işimize geliyordur. Sorgulamaktan kaçınarak bir soru işaretleri yumağı içinde, pembe renkler cümbüşü gibi çocukluk dünyamızın bir bölümü olarak kalmasını arzu etmişizdir bu görüntülerin. İşte Hatice teyze de benim için öyle bir imgedir. Bir insandan çok sıcak bir renk gibiydi dünyamda. Arka tarafı bizim avluya bakan evlerine baktığımda onu görebiliyordum sanki. Onun evde olduğunu hissedebiliyordum. Etrafı aydınlatan kendine özgü bir ışığı vardı. Dünyamda onun renginin varlığını hala hissedebiliyorum… Bazı insanların sesi hiç ölmez. Sözleri unutulsa bile seslerinin rengi havada sonsuza kadar yaşar. Söylenen şeyler unutulsa bile sesler kaybolmaz. Dün gibi hatırlanır. Hatice teyzenin sesini bu yüzden hala hatırlıyorum. O, sesi ve ifadesi ile güçlü bir bütünlük olarak hafızamda varlığını hala koruyor… Kocası Hacı Seyfi amca ise ketum bir kişilikti. Bunu aradan yıllar geçtikten sonra daha iyi görebiliyorum şimdi. Hatice teyzeyle kıyasladığımda, onun çocukluğumda bir renge sahip olmadığını görebiliyorum. Gözlerindeki o sönmüş ışıkla çoğu zaman varlığını unuttuğum bir insandı. Şimdi dönüp baktığımda tuhaf bir merakla hiç konuşup konuşmadığını hatırlamaya çalışıyorum. Hafızamda onun konuşmasıyla ilgili hiçbir görüntü yada ses yok. Şüphesiz konuşurdu. Belli belirsiz bir sesle isteklerini iletiyordu etrafa. Bu isteklerin çoğunun o zamanki dünyamda pek yeri yoktu. Belki de bu yüzdendir konuşmasıyla ilgili hiçbir şey hatırlayamayışım... Bazı insanların seslerinin rengi yoktur. Bütün konuştukları havaya karışıp kaybolur. Zihinlerde yer etmez. Söylenenler hatırlansa bile söylenenlerin ruhu yoktur. Bu yüzden zihnimizin en arka raflarında hiç ihtiyaç duyulmayacak bir yerde dururlar. Hacı Seyfi amca da öyle biri olmalıydı. Sesinin hiçbir rengi yoktu. Aynı dünyanın içinde yaşayan silik bir kişiydi sadece. O dünyanın tam olarak bir parçası olamamıştı çocukluğumda. Şüphesiz bizimle konuştuğu olmuştur. Ama şu anda konuştuğu hiçbir anı hatırlayamıyorum. Belki de Hatice teyzenin güçlü ışığı altında onun varlığı sönmüştü. Varlığı bir gölgeye dönüşmüştü. Onun varlığının etkisini dünyamda belki de bu yüzden çok az hissetmiştim. Hatice teyzeyle aralarında epeyce yaş farkı vardı. Hatice teyze onun ikinci evliliğiydi. İlk evliliğinden iki kızı vardı. Ama evlenip gitmişlerdi. Zaman zaman, daha doğrusu meyvelerin olgunlaştığı aylarda onu ziyarete gelirler, bir süre kaldıktan sonra oturdukları şehre geri dönerlerdi. O zamanlarda Hatice teyze akşama kadar çalışmak zorunda kalırdı. Bir yandan misafirlere yemek hazırlar öte yandan köydeki işlerini aksatmamaya özen gösterirdi. Söylenenlere göre Hacı Seyfi amcanın büyük kızı Hatice teyzeden yaşça büyüktü. O zamanlar bu tür bir konu benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Ama şimdi dönüp baktığımda bunun olağan bir şey olmadığını anlayabiliyorum. Misafirlerin bir an önce gitmelerini en çok isteyenlerden biri bendim o zamanlar… Çünkü o sıralarda annem de pek uğrayamıyordu Hatice teyzelere… Bu yüzden ben de annemle beraber evlerine gidemiyordum. Misafirler gittikten sonra evleri yine tenhalaşırdı. Hatice teyzenin hiç çocuğu yoktu. Bunun nedenini de o zamanki aklımla hiç sorgulamadım. Bu benim aklıma gelecek bir konu değildi… Benim hatırımda daha çok kalan şeyler, annemle beraber onlara gittiğimiz zamanlarda benimle kurduğu küçük diyaloglar ve bana verdiği ufak tefek şeylerdi. Onların evlerinde yemek yemeği çok seviyordum. Yemek yerken gülümsemesini ve şakalaşmalarını eksik etmezdi çünkü… Çoğu zaman sırf benim için yumurta pişirdiğini iyi hatırlıyorum şimdi. O zamanlar benim için olağan şeyler olmalıydı ki bunları pek düşünmedim uzun zaman… Yemekten sonra da evlerinin etrafı kapalı avlusunda özgürce oyun oynardım. O ise annemle aralarında konuşurlardı. Avluda bulunan küçük dut ağacının altında yere serdikleri şiltenin üstünde pirinç ayıklarlar yada akşam yemeği için dolma hazırlarlardı. Bu arada bende dut ağacına çıkardım. Bahçelerinde tavukları kovalardım. Bazen Hatice teyzeyle kümeslerinden sıcaklığını ellerimde hala hissettiğim yumurtaları toplardık. Annem işleri için evimize dönmesine rağmen ben akşam üzerine kadar orada bekler keçilerin boynuzlarından tutarak Hatice teyzenin süt sağmasına yardım ederdim. Bazen o bize gelirdi. Annemle beraber damda kilim silkelerlerdi. Yada bizim avluda oturup dikiş yaparlardı. Onların varlığı beni öyle mutlu ediyordu ki sonsuza kadar orada kalabilirdim. Onların ne konuştuğunu hiçbir zaman merak etmedim. Beni ilgilendiren onların olduğu bölgede hayal dünyamda ürettiğim oyunları hayata geçirmekti. Bahçede sağa sola koşturuyordum. Hayvanlarla, ağaçlarla türlü oyunlar oynuyordum. O iki kişilik toplantılarda bazen bana gömlekler dikiliyordu. Bazen arkası yırtılmış pantolonlarım yamanıyordu. Arada bir çağırarak üstümde deniyorlardı. Ta ki Hacı Seyfi amca tarladan dönene kadar sürerdi bu. İşlerin çok olduğu zamanlarda Hatice teyze de kocasıyla beraber tarlaya giderdi. Bu durumlarda evinin anahtarını anneme bırakırdı. Eksik kalan işlerini annem tamamlardı. Akşam dönüşlerinde tarladan bana mutlaka bir şeyler getirirdi. Bazen meyveler getirir bazen yenilebilen yabani ot köklerini getirirdi. Şimdi düşündüğüm zaman onun sevgisini hala benliğimde kişiliğimde hissedebiliyorum.
Aradan zaman geçince okumak için yatılı okula yazıldım. Köye arada bir gelebiliyordum artık. Gelişlerime annem kadar o da seviniyordu. Mutlaka evine davet ediyordu. Yemekler yapıyordu. Kısacık süren hafta sonlarımdan sonra tekrar okula gidiyordum. Bu gelişlerimde onun yüzünde gizli bir hüzün fark etmeye başlamıştım. Yine gözleri gülüyordu. Yine şakalaşıyordu fakat o hüzün hep bir yerinde sabit duruyordu yüzünün… Belki de bu ifade hep vardı da ben büyüdüğüm için görebiliyordum artık. Bunu hiç öğrenemedim. Ortaokul yıllarımdı o zamanlar… Boyum biraz uzamıştı, küçük bir çocuk değildim artık. Bazı şeyleri merak etmeye başlamış olayların nedenlerini sorgulamayı öğrenmeye başlamıştım. Hatice teyzenin geçmişi hakkında annemle hiç konuşmamıştım. Sanki onun varlığı ile benim varlığımın başlangıcı aynı gibiydi. Her şeyini biliyor gibiydim. O var olduğundan beri ben de vardım sanki… Benim yokken bile onun var olduğunu çok sonraları anlamaya başlamıştım. Nereden geldiğini, ne zamandır Hacı Seyfi amcayla evli olduğunu, ailesinin nerede olduğunu çok sonraları düşünmeye başlamıştım. Onun benim varlığımdan önceki hayatını yok sanıyordum. Oysa onun da bir geçmişi vardı. Acıları umutları olmalıydı. İşte bütün bunları yeni yeni merak etmeye başlamıştım. Bir tatil günümde durup dururken annemle bunları konuşmaya başlamıştım.
Annemin anlattığı kadarıyla Hatice teyze aynı köyden yakın bir kasabaya göç etmiş bir ailenin kızıydı. Çocukluğunda bu köyde yaşamıştı. Ama bir süre sonra ailesiyle beraber kasabaya yerleşmiş orada büyümüştü. Hacı Seyfi amca ise en başından beri bu köyde oturuyordu. Yıllar önce karısı ölmüş iki kızıyla yalnız kalmıştı. Bir süre sonra iki kızını da evlendirmişti. Kızları köyden göç edip gittikten sonra tekrar yalnız kalmıştı. Sahip olduğu epeyce bağ, bahçe ve eviyle hali vakti yerinde bir adamdı. İki kızı olmasına rağmen hep bir erkek çocuğu olsun istemişti. Malını mülkünü oğluna bırakacağını, soyunu böyle sürdüreceğini düşünmüştü. Ama karısı öldükten sonra bu umudunu yitirmişti. Kızları da evlenip gittikten sonra iyice yalnız kalınca yaşı ilerlemiş olmasına rağmen tekrar evlenmeye karar vermişti. Böylelikle hep hayalini kurduğu erkek çocuğuna sahip olacak hem de sahip olduğu malı mülkü bırakacak bir soy sürdüreceğini düşünmüştü. Hatice teyzenin babasını tanıyan Hacı Seyfi amca fırsatını bulup kızı Hatice’yi kendine istemişti. Fakat babası yaşı ilerlemiş diye kızını vermek istememişti. Hacı Seyfi amca ısrar etmesine rağmen Hatice’nin babası kararından dönmemişti. Ama Hacı Seyfi amca yılmamış ve yörede herkesin korkup çekindiği, köylülerin hastalıklarını dertlerini okuyup üfleyerek derman bulduğuna inanılan Şeyh Mehmet diye bir şeyhe gitmiş. Hatice teyzenin babasının bu şeyhten çekindiğini bilen Hacı Seyfi amca şeyhi devreye sokmak için yanında bir sürü hediye ve para götürmüş ve şeyhi ikna etmiş. Tekrar Hatice teyzenin babasına gitmişler. Adam bu defa yanında şeyhle gelen Hacı Seyfi amcaya yok diyememiş. Çünkü şeyhten çok korkuyormuş. O bunu uygun gördüyse mutlaka bir hayrı vardır deyip kızını vermiş. İşte Hatice teyze genç yaşında Hacı Seyfi amcayla bu şekilde evlenmişti. Şeyh uygun gördükten sonra Hatice teyzenin de diyecek bir şeyi kalmamış ve kaderine razı olmuştu. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen çocukları olmamıştı. Bunun için aynı şeyhe defalarca hediyelerle gitmelerine rağmen yıllar geçmiş ama bir türlü çocukları olmamıştı. Daha sonraları doktorlara da gitmeye başlamışlar ama bir çözüm bulamadan geri gelmişlerdi. Artık umutlarını kesmiş olmalıydılar ki ne şeyhe ne de doktorlara gitmekten vazgeçmişlerdi. Çok sonraları köyde Hacı Seyfi amcanın yaşlılıktan dolayı iktidarsız olduğu ve çocuğunun bu yüzden olmadığı, Hatice teyzenin hala kız olduğu anlatılıyordu. Hatice teyze ise bunu en başından beri biliyordu. Ama bütün sırlarını kalbine gömmüştü. Genç kızlık anılarını, hayallerini ve umutlarını kalbine gömdüğü gibi…
Daha sonraları Hacı Seyfi amca bir hastalığa yakalandı. Bu yüzden bir eli aşırı derecede titriyordu. Ona bakmak Hatice teyzeye kalmıştı. Ev işlerinin yanında artık kocasının ihtiyaçlarını da gidermeye çalışıyordu. Ama yine de yüzündeki tebessümü hiç eksik etmiyordu. Fakat değişen bir şey yoktu. Zaman böylece akıp gidiyordu. Okulda geçirdiğim ikinci senenin ortalarında Hacı Seyfi amcanın durumu iyice kötüye gitmeye başlamıştı. Tatil dönüşlerimde durumunun her defasında biraz daha kötüleştiğini görebiliyordum. Bununla beraber Hatice teyze için de durum o kadar kötüye gidiyordu. Sürekli hasta kocasının başındaydı. Bağ bahçe işlerini bırakmışlardı. Sadece sonucu bekliyorlardı. Hatice teyzenin ağladığını ilk defa o günlerde gördüm. Ona o kadar yabancıydı ki ağlamak… Belki bana öyle geliyordu. Belki başka zamanlarda da ağlamıştı. Ama onu bu kadar apaçık ağlarken ilk defa görmüştüm… Annem onu teselli etmeye çalışıyordu. Şimdi düşündüğüm zaman onun tek bir şey için ağlamadığını anlayabiliyorum. Yıllarca içinde biriktirdiği, kalbine gömdüğü bir çok şey için ağlamıştı. Ardında bıraktığı bir çok acı, hayal kırıklığı ve önündeki karanlık gelecek için de ağlamıştı. Onu hiç kimse düşünmemişti. Onun da umutlarının, hayattan beklentilerinin olduğunu kimse hesaba katmamıştı. Belki de kendine ağlıyordu. Sadece kocasının düştüğü duruma değildi o gözyaşları… Başkaları tarafından kendisi için biçilmiş bir hayatı yaşamak zorunda kaldığı içindi belki… Yıllarca gülümsemelerinin arkasına gizlediği gözyaşlarının isyanıydı ağlaması… Bütün umutlarını yok etmiş, gençliğini, kadınlığını yaşayamamıştı sanırım. Bir tek annelik güdülerini bastıramamıştı. Şimdi çocukluğuma dönüp onun o gülen yüzüyle bana yumurta pişirmesini, şekerler vermesini, giysilerimi dikmesini bir daha düşündüğümde ister istemez boğazım düğümleniyor. Bunları şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ne çok duygu vardı yaşayamadığı..? Ve ne çok şeye özlem duymuştu Hatice teyze? Her şeye rağmen yüzünde o gülümsemeyi nasıl taşıyabilmişti?
Bir hafta sonu köye döndüğüm zaman Hacı Seyfi amcanın vefat ettiğini öğrendim. Sırtı bizim avluya bakan evin üzerinde derin bir sessizlik vardı. Annem Hatice teyzenin günlerdir ağladığını söylüyordu. Hiç kimseyle konuşmuyormuş. Onu o halde görmek istemiyordum. Bu yüzden yanına gitmeye cesaret edemedim. Hacı Seyfi amcanın kızları gelip babalarının cenaze törenini düzenleyip tekrar gitmişlerdi. Hatice teyze yapayalnız kalmıştı hayatta. Kasabadaki anne ve babası cenazeden sonra bir süre gelip yanında kalmışlar. Onu da yanlarına götürmek istemişlerdi ama Hatice teyze bunu istememişti. Ona biçilen bu hayatın kader olduğuna inanmıştı. Daha en başından Hacı Seyfi amcayla evlendirilmesi kararına bile itiraz etmemişti. Üstelik kutsal kişiliği olduğuna inandığı bir insanın buna aracılık etmesinde bir hayır olduğunu düşünmüştü. Kocasını da hayatta olduğu sürece sevmeye çaba göstermişti. Kişisel özlemlerini kalbine gömmüş, tanrının kendisi için bu hayatı uygun gördüğüne inanarak boyun eğmişti. Annesi ve babasına da hiçbir zaman incinmemiş, kırılmamıştı. Yüzündeki o ölümsüz gülümsemeyi takınarak sahip olamadıklarına üzülmek yerine, sahip olduğu küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmişti. Ölümüne kadar kocasına hizmet etmekte kusur etmemişti. Kocası öldükten sonra da ona bu hayatı uygun gören anne ve babasının yanına gitmeyi kabul etmemiş, kocasının hatırasıyla yaşamaya karar vermişti.
Ben ortaokulu bitirip başka bir memlekette liseye kayıt yaptırmıştım. Artık köye eskisi kadar sık gelemeyecektim. Bu yüzden onunla ilgili daha az haber alıyordum. Aradan birkaç ay geçtikten sonra köye döndüğüm bir hafta sonunda annem Hatice teyzenin buradan gittiğini söyledi bana. Annem bunu anlatırken boğazı düğümleniyordu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini… Onun için de çok zor olmalıydı. Onca yıllık arkadaşı, sırdaşını kaybetmişti. Yıllarca iç içe yaşamışlardı. İşlerini, yemeklerini hep beraber yapmışlardı. İki kız kardeş gibiydiler. Elbette unutması zor olacaktı onun için… Annemi dinlerken ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Araya giren onca zamana rağmen onun gidişi o kadar acı geliyordu ki bana… Arka tarafı avlumuza bakan evlerine dönüp baktım. Bir virane gibi geldi bana… Duvarlar ansızın yosun tutmuş, birden bire yaşlanmış, eskimiş gibiydi o ev... Hatice teyzenin o evde olmadığını hissetmek ne kötü duyguydu. Annemle göz göze gelmemeye gayret ettim. Annem anlatmaya devam ediyordu. Hacı Seyfi amca ona hiç mal mülk bırakmamıştı. Cenazeden birkaç ay sonra kızları gelip her şeyini satışa çıkarmışlardı. Hatice teyzeye de evi satacaklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine Hatice teyze hiçbir şey demeden bohçasını hazırlamış ve geldiği gibi anne babasına geri gitmişti. Sessiz sedasız… ‘Bir tek bizimle vedalaştı diyordu annem.’ Beni çok özlediğini söylemiş, gelince onun yerine beni öpmesini istemişti annemden… Başka herkese küsmüştü. Dayanamadım buna, ağlamaya başladım. Hayat bir kere daha onu aldatmıştı. Yine onun tercihi olmayan bir hayat bekliyordu onu. En başa geri dönecekti. Bir çok şeyini kaybettikten sonra… Nasıl bir döngüydü bu? Nasıl bir yaşamaktı? Ah sevgili Hatice teyzem ah…
Yürüyordu… Yaklaşık kırk dakika sonra bahçenin olduğu yere varacaktı. Ama yolun uzamasını her günkünden daha fazla istiyordu bugün… Çünkü yol boyunca hayalini kurduğu şeyler tükenmeden, yolun bitmesini, kurduğu düşlerin yarım kalmasını istemiyordu. Bir dizi filmi gibi her gün kurduğu düşlerine kaldığı yerden devam ediyordu. Onlar onun hayatının bir parçası haline gelmişti. Bu gün yine o hayallerine kaldığı yerden devam ederek yürüyordu. Bir gün evi olunca küçük bir bahçe yapacaktı. Orada sebze, yetiştirecekti. Evin bahçenin bir bölümünü ayırarak, orada da hayvanlar beslemeyi düşünüyordu. Bahçesinin bir bölümüne de en sevdiği çiçekleri ekecekti. En sevdiği çiçeklerin başında kokusunu çok sevdiği nergis çiçeği geliyordu. Baharın en erken müjdecileriydi nergisler… Şubatla beraber kırlarda, kaya diplerinde, kimi yol boylarında öbek öbek nergis çiçekleri açardı… O sihirli kokularıyla her tarafı cennete çeviriyorlardı. Bu çiçekleri günün birinde kendi bahçesine de ekmek istiyordu. Bugünler tam da nergislerin açma zamanıydı.…Birazdan, Alicenin Kuyusunu geçtikten sonra sağ yamaçtaki kayanın dibinde her yıl olduğu gibi yine açmış nergislerle karşılaşacağını düşünerek adımlarını istem dışı hızlandırdı. Alice Kuyusuna göz ucuyla bir bakış attıktan sonra hiç duraklamadan yoluna devam etti. Bu, bir neden olmadığı sürece yapmadığı bir şeydi. Alicenin Kuyusu onun için bu yolun en vazgeçilmez parçalarından biriydi çünkü. Buradan geçtiği her gün, geç kalmış olsa bile bir süre yoluna ara verir, eğer kurduğu düşler varsa onları da bir yerde dondurarak kuyunun başına çömelir ve dakikalarca kuyunun dibindeki suyu seyrederdi. Suyun yansımalarına dalıp yaşamın farklı boyutlarına giderdi. Bu esnada zamanı durdurur, en sevdiği yönleriyle arkadaşlarını, annesini, babasını ve kardeşlerini de yanına alarak, kurallarını kendi belirlediği fani bir hayatın ayrıntılarında yaşamaya çalışırdı.
Bugün Alicenin Kuyusunu adımlarının hızını pek düşürmeden geçmişti. Alicenin Kuyusu nasıl olsa her zaman oradaydı. Ama nergisler her zaman oldukları yerde kalmayacaklardı. Ömürleri pek kısaydı, dünyada pek uzun süre kalmıyorlardı. Belki dünya onlar için çok vahşiydi ve buna katlanacak kadar güçlü değillerdi. Sebep her ne olursa olsun, nergis çiçekleri kısa zaman sonra etrafta görülmeyeceklerdi. Mart ayının son günleriydi. Hatta bu günlerde açan nergisler için, baharın farkına geç varmış tembel nergisler denilebilirdi. Bunlar ilk açanlar kadar canlı olmazlardı. Fakat yine de görülmeye, koklanmaya değerdi bu çiçekler… Bir süre yürüdükten sonra yamaçtaki kayalıkların uç tarafları görünmeye başlamıştı.
Bir bahar sabahı olmasına rağmen bugün havada bir geç kalmışlık duygusu vardı sanki… Kuşlar, böcekler uykunun sersemliğinden daha sıyrılamamışlar, ilkbahar sabahlarının o cıvıltılı atmosferini yaratacak zamanı bulamamışlardı sanki. Belki de bu onun ruh haliyle ilgili bir durumdu. Yol boyunca içine daldığı düşüncelerden dolayı dış dünyadaki hareketliliğin farkına varamamıştı. Bu düşüncelerle bir yüz metre yürüdükten sonra yamaçtaki kayalara yaklaşmıştı. Kayalıklar yaklaşık iki yüz metre uzaklıkta olmalarına rağmen şimdiden gölgeliklerinde beyazımsı bir hareketlilik göze çarpıyordu. Kayaların dibinden aşağıya doğru bir kuzu sürüsü otlanmaktaydı sanki… Bunlar, kayaların diplerinden aşağıya doğru yayılmış nergis öbekleriydi. Adımlarını onlara doğru hızlandırarak yürümeye devam etti. Birkaç dakika sonra kendini nergis kokuları içinde buldu. Yüzlerce nergis çiçeği etrafı kokular içinde bırakmıştı. Bir süre etrafta kararsızca gezindikten sonra bulduğu büyük bir taşın kenarına biraz dinlenmek için oturdu. Yolun bitmesine daha yirmi dakikaya yakın bir zaman vardı. Birazdan kalkıp tekrar yoluna devam edecekti. İstemsiz bir şekilde adımlarını hızlandırmış olmanın verdiği yorgunluğu hissediyordu dizlerinde…Bu günkü yolculuğu her zamankinden biraz daha yorucu olmuştu. Bu yoldan o kadar çok geçmişti ki en küçük ayrıntıyı bile biliyordu artık. Etraftaki her nesnenin yeri, biçimi beynine kazınmıştı.
Buraya gelmeden önce büyük bir şehirde yaşıyordum. Belli bir süreden sonra rutinleşmiş bir hayatın pençeleri arasında mekik dokuyordum. O zamanlarda, sabahları güneşin doğuşundan hemen sonraki güzelliği gerçek tadıyla yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Bunu yaşamamak için gerçek bir nedenim de yoktu aslında… Bütün duygularımı bedenimin küçük bir cebine sıkıştırıp, bazı şeylerin değişmesini bekliyordum sanki… Gün boyu bir bedenden ibaret olan varlığımla dolaşıyordum her yerde. Bütün bunların farkındaydım. Ama bazı şeylerin değişmesinin beklentisiyle özel alanlarımı dondurmuş, hazlarımı yaşama zamanını erteliyordum. Sürekli bir çalışma içindeydim. Bir şirkette muhasebe işlerine bakıyordum. Benden sürekli bir şeyler isteniyordu. İşlerin günlük olarak bitirilmesi gerekiyordu. İşlerimi bitirdiğim zaman ise gün bitmiş oluyordu çoğu zaman. Çoğunlukla günün nasıl bittiğinin farkında bile değildim. Makine cızırtıları, ne anlattıklarına pek dikkat etmediğim ama sesleri sürekli bir uğultu halinde kulağımı dolduran insan sesleri, kağıtlar, işlevleri farklı bir sürü alet ve eşya içinde çalışıyordum. İşim çok dikkat ve dolayısıyla rahat bir ortam gerektirdiği halde, çalıştığım yer dar bir alandan, işime oranla küçük bir masadan ibaretti. Şehrin kenar mahallelerinin birinde küçük bir ev kiralamıştım. İşyeri hayatımın dışındaki zamanımın büyük bir kısmı burada geçiyordu. Kendimle baş başa kalmayı seviyordum. Yada bu hayata başladıktan sonra böyle yaşamayı sevmeye başlamıştım. Kendimce küçük bir müzik arşivi oluşturmuş, zamanımın çoğunu bu müzikler eşliğinde kitap okuyarak geçiriyordum. Şiire merak sarmıştım. Elime geçirdiğim bütün şiir kitaplarını okurdum. Sanırım insanın yalnızlık zamanlarında en yakın olduğu sanat dalıydı şiir... Müzik ve şiir… Bu meczup hayatımın belki de en canlı renkleriydi. Veya uzak kaldığım ışığın, hayatın canlı renklerinin temsilcileri olarak girmişti hayatıma bu iki güzel sanat... Gün geçtikçe insanlardan uzaklaşıyor, şiirin soyut dünyasına daha çok dalıyordum. Müzik bu yolculukta bana eşlik ediyordu. Alıştığımdan mıdır bilmiyorum, yalnızlık duygusu benim için bir tercih olmaya başlamıştı. Artık yalnız olmak bana zevk veriyordu. Bunları düşündükçe kendimden ürktüğüm de oluyordu. Acaba gün geçtikçe asosyal bir kişilik hali mi gelişmeye başlamıştı bende? Bu bir çöküş müydü? Bir depresyon mu yaşıyordum? O günlerin güncel olaylarına yabancı kaldığım için çoğu zaman işyerinde konuşulan konulara da katılamıyordum. Acaba insanlar dışarıdan bana baktıkları zaman neler düşünüyorlardı. Tuhaf bir adam gibi mi görünüyordum. İşlerim aksamıyordu, yanlışlar yapmıyordum ama insanlar tarafından normal biri gibi görünmediğimi hissediyordum. Bu bende bir kompleks haline dönüşebilirdi. Bir an önce bir şeyler yapmalıydım. İnsanların şüphe ve endişeyle yaklaştıkları bir insan görüntüsünden uzaklaşmalıydım. Bunu en azından yaşantımın gereklerini karşılayan işimin geleceği için yapmalıydım. Kendi evimdeki görüntüm pek sorun değildi. Bu sadece beni ilgilendirirdi. Kendi yaşantımdan pek de rahatsız değildim. Ama başkalarının ilgileri beni rahatsız ediyordu... Bir şeyler yapmalıydım.
…
Onunla tanışmam bir tesadüften ibaretti. Her zamanki gibi evde dinlediğim müziklerden almak için bir cumartesi günü plakçıya gitmiştim. Çoktandır almayı düşündüğüm, aslında kimsenin pek ilgilenmediği birkaç albüm arıyordum. Plakçıdaki tezgahta kendi müzik anlayışıma uyan alana doğru ilerlerken, onun sesiyle irkilmiştim.
-Merhaba Ergin!
Şaşırmıştı:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!