SEBE SURSİ
Bugün Kur’an ülkemizin yepyeni bir sitesine daha ayak basacağız. Görmediğimiz, gezmediğimiz, bize yepyeni şeyler söyleyen, bize yepyeni tecrübeler kazandıran sokaklarına, mahallelerine, hanelerine, yani ayetlerine, cümlelerine, kelimelerine gireceğiz. O bizim, biz onun olacak, tanış olacağız, biliş olacağız, sarış olacağız.
Mushaftaki sıralamada 34, iniş sırasına göre 58, suredir. Lokman suresinden sonra, Zümer suresinden önce Mekke’de inmiştir.
Hadis ve tefsir kaynaklarımızda surenin anıldığı tek isim bu.
Sure adını güney Arabistan’da ki bir su medeniyeti olan ve ipek yolunun hakimi olan Sebe krallığından alır. Bu krallıktan söz eden 15 ile 20. ayetler aslında geçmişte olup bitmiş bir olaydan değil, yeryüzünde ki her iktidarı bekleyen mukadder akıbetten söz eder.
Sebe geçmiş zamanlarda yaşamış bir süper güçtür. Kendi çağının süper gücü. Sure bu adı almakla aslında dünyevi her iktidarın geçiciliğine vurgu yapar. Süper güçlük iddialarının, tarihin mutlaka tozlu yaprakları arasında bir gün unutulup gideceğini ve geriye baki kalanın Allah olduğunu insanın da Allah’a yakın olduğu oranda, Allah’la sıcak ilişkiler kurabildiği oranda kalıcı mutluluğu yakalayacağını, değilse geçici mutlulukların yerinde yeller eseceğini bu sure ile ibreti alem olarak gözler önüne serer.
Surenin konusu, isminden de anlaşılacağı gibi ana fikri dünyevi her iktidarın, dünyevi her servetin, her namın ve nişanın mutlaka geçici olduğu, kalıcı olanın kutsalla irtibatlı olduğu, ama dünyada verilmiş her iktidarın mutlaka bir gün gelip vadesini tamamlayacağı fikridir. Hepsi de Mekki olan Fatiha, En’am, Kehf ve Fatır sureleri gibi Sebe suresi de Hamd ile başlar. Yani Hamd’i Allah’a sonsuz övgü ve senayı telkinle başlar. Hamd ile başlaması insanoğlunun, Allah’ın verdiğinde de aldığında da bir nimete karşı hamd etme yükümlülüğünü dile getirir.
Gerçekten de şükürden farklı olarak hamd sadece nimet verilince değil alınınca da yapılandır. Çünkü o vermişti, aldığında da hamd edersiniz. Yani iktidar verince hamd edersiniz alınca da hamd edersiniz. Ama şükrü sadece verince yaparsınız. O vermişti, O aldı.
İkincisi bir daha verebilir. Onun için hamd etmek durumundasınız.
Üçüncüsü daha büyüğünü alabilirdi. Bunun için hamd etmek durumundasınız. Alınca da hamd edersiniz.
Dördüncüsü daha küçüğünü alıp, daha büyüğünü verebilir. Yani büyüğünü vermek için küçüğünü almış olabilir. Onun için hamd etmelisiniz.
Beşincisi sizin için onun verilmesi mi yoksa alınması mı hayırlı bunu bilemeyebilir siniz. Parçayı görürsünüz fakat bütünü görmediğiniz için o parçanın elinizde olması mı, yoksa çıkması mı sizin ebedi mutluluğunuz için hayırlıdır bunu gerçek anlamda bilen tek zat Allah’tır. İşte onun için hamd edersiniz. Yani sure bütün bu şeyleri anlatmak için hamdle başlar ve ardından şirki reddeden ayetle devam eder.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
1. Dilimizdeki “övme” ve “teşekkür etme” kelimeleriyle bir ölçüde karşılanabilen hamd, evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’a mahsustur. Burada ahirette de hamdin Allah’a mahsus olduğu belirtilerek dünya hayatındaki sınavın sona ermesinden sonra da, O’na hamd etmenin en büyük huzur kaynağı olmaya devam edeceğine ve orada müminlerin şükür anlamında hamdi de sürdüreceklerine işaret edilmiştir.
Burada Hamd ile girmemizi telkin eden bu sure aslında bizim hamd etmemiz gereken en büyük nimetin Allah’ın insanoğluna tenezzül buyurup vahyini indirmesi olduğunu ima eder.
Vahiy ilahi rahmetin bir eseridir. Rabbimiz insanoğluna tenezzül buyurmuştur. Verdiği akıl ve irade aslında yeterdi İnsanoğlunun bir mazereti de kalmamıştı. Fakat O’nun insanoğluna olan sevgi şefkat ve merhametinin büyüklüğüne bakınız ki; Akıl verdim yetmez mi, irade verdim yetmez mi demedi, bir de vahiy verdi. Ve sadece tek bir vahiy değil, ardı ardına defaatle vahiy ile insanlığı uyardı, peygamberler gönderdi. İşte bu Allah’ın insana olan büyük sevgisinin nişanesidir ve biz bunun için insanlık olarak rabbimize özel olarak hamd etme makamındayız.
Öteki alemde de hamd, övgü, sena sadece O’na mahsustur. İlginçtir Ahirette ibadetin olmadığını biliyoruz, ibadet dünyadadır. Fakat ahirette bir şeyin olduğunu devam ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Hamd. Gerçekten de Hamd devam edecek. Kur’an’ın ifadesi ile,
“ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn.” (Yunus/10) Onların davaların en sonu, yani tekamüllerini tamamlayıp insanoğlunun en mükemmel hali güzelliğin en mükemmel hali, olan cennetle buluşunca; Elhamdülillah diyecekler.
Yine bir başka ayet Ve kalül Hamdu Lillâhilleziy ezhebe ‘annelhazen. (Fâtır/34) evet, cennete giren o nasipli, o kurtulmuş, o ebedi mutluluğu yakalamış güzel kullar şöyle diyecekler. Hüznü, kederi, sıkıntıyı, belayı bizden ebediyen kaldıran Allah’a sonsuzca hamd olsun. Gerçekten de cennet hüznün olmadığı bir mekan. Buradan şu çıkar; Dünya hiçbir zaman cennet olmayacaktır. Cenneti dünyaya taşımaya, ya da cenneti dünyada yaşamak istercesine sıkıntısız, dertsiz, acısız, elemsiz, kedersiz bir hayat arayışı tek kelimeyle ütopyadır, düştür ve bu düş dünyada Gerçekleşmeyecektir. Dünya bu anlamda intihan mahallidir. Eğer imtihan alanında sınav yoksa bu hiçte hayra alamet olmayacaktır.
Hakiym Allah; Anlamsızlığı rettir aslında bu. Çünkü bir şeyin hikmeti olmak, anlamı olmaktır. Hikmetsiz iş yapmak, anlamsız ve amaçsız iş yapmaktır. Ve varlığın bir numaralı yasası anlamlılık ve amaçlılıktır. Bu yer çekimi yasasından daha istisnasızdır. Bu cazibe yasasından daha istisnasızdır. Bildiğiniz her türlü yasadan daha büyük ve kapsamlıdır bu. Varlığın anlamlı ve amaçlılığı. Hiçbir istisnası yoktur. Anlamsız ve amaçsız bir tek varlık yoktur.
Bu anlamda eğer çok basit gibi gördüğümüz her şeyin bile bir amacı ve anlamı varsa, mahlukat içinde çok müstesna ve seçkin bir yere sahip olan insanın anlam ve amacı olmasın mı? Peki anlam ve amacı olan insan kendi elleriyle anlamı ve amacını yok ediyorsa bunun getireceği bir vebal, bir sorumluluk, bir yükümlülük olmasın mı? Bunun bir cezası olmasın mı? Evet, Hakiym ismi bize bunları hatırlatıyor.
Habiyr ismine gelelim. O da aracılığı ret. İnsan Allah ilişkisinde, insan – Allah diyalogunda herhangi bir aracının araya sokulup ta uzak bir Allah’mış gibi muamele edilmesini ret içindir bu isim. İşte vahyin ilk muhatabı olan inkarcıların problemi buydu. Uzak bir Allah tasavvuruna sahip olanlar, O’na bildirmek için bir takım varlıkları aracı olarak ilan ediyorlardı ki bu Allah tasavvurunda ki yamulmadır.
2. Maddi manevi iniş ve çıkış, geliş ve gidiş, organik ve inorganik her türlü oluşum ve çözülüş, oluş ve bozuluş. Toprağa düşen bir çekirdek, çekirdeğin ağaca dönüşmesi, ağaçtan düşen bir meyve, meyvenin toprak olması, yeniden tohuma durması yeniden büyümesi ve bu müthiş dönüş, bu müthiş seremoni İşte bu.
Varlığın kendi içinde ki muhteşem dönüşümü ve bütün bunların sadece maddeden değil aynı zamanda manevi bir boyuta da sahip olması. İnen vahiy, çıkan ibadet. İnsandan yükselen dua, Allah’tan ona inen icabet. çıkan can, inen ölüm. İşte bütün bu ilahi link, ve bu linkin sürekli, deveran etmesi. Aslında varlık nedir deseniz, iniş ve çıkıştır. Yükseliş ve iniştir. Dua ve vahiydir. İbadet ve nüzûldür. Çoğaltın gitsin. Bu manada varlık diyalogdur. Diyalog, yani mutlak varlığın mukayyet varlığa yönelmesi, Allah’ın mahlukata ve mahlukatın bu yönelişe cevap vermesidir.
Gül açarak verir bu cevabı, insan kulluk ederek, su akarak, bulut yağmura dönüşerek verir bu cevabı. Her şey kendi dilince verir ve bu cevaba Kur’an tespih der. Varlığın konulduğu yerde görevini yapması. Yani ilahi nüzule kendi dilince tesbih ve hamd etmesidir. İşte burada da bu dile getiriliyor.
ve HUver Rahıymul Ğafûr ne ki merhametin kaynağı olan da, bağışlaması sınırsız olan da yine O dur. Rahmet ve bağış nihai belirleyicidir işte burada olduğu gibi.
Hamdin karşılığı rahmet, tevbenin karşılığı ise ğufran, yani bağıştır. Burada insanoğluna özelde hatırlatılan yere giren ve yerden çıkan, göğe yükselen ve gökten ineni bilir, belki özel olarak şudur; eylemleriniz göğe yükselen, bu eylemlere karşılık Allah’ın yarattıkları da yere inendir. Yani ey insanoğlu gökten inen takdiri, göğe çıkan eylemin belirliyor. Doğru eylemler ortaya koy, doğru mektuplar gönder ki, o mektuplara sevineceğin cevaplar alasın. Rabbine doğru eylemlerle niyazda bulunki onlara sevineceğin karşılıklar alasın.
Onun için bu çıkan ve inenin sonunda ve HUver Rahıymul Ğafûr diye bitmesi Allah’ın çıkanların çirkinliğine rağmen yine de insanoğlundan rahmet ve bağışını esirgemeyeceğinin bir ifadesi.
3. O zaman henüz müşrik olan Ebu Süfyan’ın, Mekkeli kâfirlere: “Lat ve Uzza adına yemin ederim ki, kıyamet bize ebediyen gelmeyecek ve biz asla diriltilmeyeceğiz” demesi üzerine bu ayetler nazil oldu.
Ölümden sonra bir hayatın olmadığını iddia etmek, insanın değerine hiçbir şey kazandırmaz, aksine insanı sıradan bir canlı derecesine indirir. Yani bir solucan, bir böcek, bir haşarat, bir sinek derecesine, insan canlılarla canı paylaşır. Eşya ile fiziki varlığını paylaşır. Ama paylaşmadığı ve kendine ait bir ruhu var Akıl işte onun bir ışığı, yansıması, bir iradesi var. İradeli ve akıllı bir varlık olan insanı siz nasıl sineklerle aynı akıbete indirgersiniz. Onun için ahireti inkar, insanın kendi değer ve şerefine yaptığı en büyük hakarettir.
Allah’ın ilminden kaçıp kurtulamaz. Asla gayb olamaz. Yani gayb, insan içindir, Allah için değil. İdrakinizi aşan gerçeklikler vardır, fakat bu gerçeklikler Allah’a ayandır. Siz parçayı görüyorsunuz ama O bütünü görüyor. Onun için O’nsuz yapamazsınız ve sizin doğru bildiğiniz öyle şeyler vardır ki bütünü gören onun yanlış olduğunu bilir. Onun için parçanın nerede durması gerektiği konusunda son görüş Allah’tan alacağınız görüştür. O nedenle rabbiniz olmadan yapamazsınız, O’nun yardımı olmadan, yol göstermesi olmadan, hidayeti olmadan doğruyu ve yanlığı ayıramazsınız.
Bu ayetin son cümlesi insanın hesap vermekten kaçamayacağını ifade ediyor aslında. Ahirete inanmaman aslında senin içinde büyük bir kayıp bunu bilirsin. Yani insanın kendi akıbetine toprak değeri biçmesi, öncelikle kendine yönelik bir tehdittir, kendine yönelik bir aşağılamadır. Fakat bunu niçin yapar insanoğlu? Belli, sorumluluktan kaçmak için, hesaptan kaçmak için. Neden hesaptan kaçar? Hesabını verecek bir hayatı yaşamak istemez.
4. Ahiretin varlığının sebebi burada açıklanıyor. Ahiretin varlığı kısaca adalet içindir. Eğer ilahi adalet diye bir şey varsa, var olacaksa, ahiret var olmak zorundadır. Ki suyu getirenle testiyi kıran bir tutulmasın. Böyle bir dünya suyu getirenle testiyi kıranın bir tutulduğu bir dünya, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, doğru ve yanlışın, hak ve batılın farkı kalır mıydı? Bunların farkının kalmadığı bir dünyada iyi olmanın gerekçesi ne olabilirdi. O zaman ahlaki davranışın zemini olur muydu?
Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edip bu imanlarını amele dönüştürenlere, imanlarını gündeme getirme savaşı verenlere, hayatlarını imanlarıyla düzenleyenlere, iman kaynaklı bir hayat yaşayanlara, imanlarının hayatlarında görüntülenmesinden yana olanlara Rablerinden bir mağfiret, bir bağışlama ve çok cömertçe verilmiş rızıklar vardır. Çünkü bunlar, Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmişler ve bu imanlarını sadece söz planında bırakmayıp amele dönüştürmüşlerdir. İmanlarını hayatlarına geçirmişler, hayatlarını iman kaynaklı yaşamışlardır.
İşte bu ayetlerden anlıyoruz ki, Rabbimizin hayatı ve ölümü yaratmasının, insanları var etmesinin, öldürmesinin, tekrar diril-tip hesaba çekmesinin sebebi budur. İman edenleri, salih amel işleyenleri mükâfatlandırmak içindir. Onlar için mağfiret var, kerim bir rızık var. Kerim olan Allah’ın ikramı var, cennet nimetleri var, bağışlar var. Ama…
5. Allah’ın vahyini, Kur’an’ı ayetlerini aciz bırakmak, amacından uzaklaştırmak. Vahyin amacı nedir? Hayatın yeniden inşasında insana kılavuzluk etmek. İnsanın aklını, tasavvurunu şahsiyetini inşa etmek. Bu inşadan vahyi mahrum bırakmak, onu amacından mahrum etmektir.
İşte böylelerini de bu çirkinlikten dolayı acıklı bir azap beklemektedir. Acıklı bir azap.
Vahyi amacından mahrum bırakmak isteyenleri, ki bırakanları diyemeyeceğiz çünkü buna güçleri yetmez. Ama buna çaba gösterenler aslında insanı mutluluğundan mahrum edenlerdir. Allah insan diyalogunu kesmenin vebalini düşünebiliyor musunuz? Allah ile insanın diyalogu kesilirse, bağlantısı koparsa bundan kimin ne çıkarı olur, buna kim sevinir, niçin sevinir, niye sevinir hiç düşündünüz mü? Bir düşünün.
Böyle düşünenleri, bu uğurda mücadele edenleri de elbette elim bir azap beklemektedir.
6. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Yani ilim Müslümana aittir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi, dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar cahildirler, bilgisizdirler ve hem dünyalarını hem de ahiretlerini berbat etmiş insanlardır.
Öyleyse bizler de âlim olmak istiyorsak, Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu ayetlerine kulak vermek zorundayız. Tüm hayatımızda bu kitabı hareket noktası kabul etmek zorundayız. Sürekli bu kitapla diyalogumuzu sürdürmek, sürekli bu kitabı elimizin ve dilimizin altında bulundurmak zorundayız. Her an bu kitaptan bilgilenmemizi sürdürerek ilim sahibi olmak zorundayız.
Bakın işte bu ayetinde Rabbimiz böyle yapanlara âlim diyor. Kur’an ile bilgilenen, peygamber yoluna giren, insanları bu yola çağıran kimselerdir âlimler. Ama kim ki bu kitabın dışında başka kitaplarda bilgi arayışı içine girerse, Allah hidayetinin, Allah bilgisinin, Allah sisteminin dışında başka sistem arayışı içine girerse o da kesin cahildir.
7. Hz. Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak etrafa yayılan haberler karşısında Mekke müşrikleri hac mevsiminde dışarıdan geleceklere olumsuz telkinde bulunmak üzere bir fikrî hazırlık yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. İşte bu sözün böyle bir hazırlık sonunda üretilmiş olması muhtemeldir.
Onu dışarıdan gelenlerin gözünde küçük düşürmek ve kendilerinin ona karşı düşmanca tavır takınmalarını mazur göstermek üzere geliştirdikleri bu olumsuz propaganda ifadesinde “Bir adam gösterelim mi size?” şeklinde bir üslûp kullanmaları da özel bir amaç taşıyordu.
Resûlullah Mekke müşrikleri arasında çok iyi tanınan bir kişi olmasına rağmen, dışarıdan gelip onun hakkında soru soracak kimselerin kendisini ciddiye almamaları için, fazla tanınıp bilinmeyen bir şahıstan söz ediliyor izlenimi vermek istiyorlardı.
Sanki çok garip bir şeymiş gibi polemik yapmaya kalkarlar. Yani çok önemli bir şeyi haber verecekmiş havası içerisinde aslında gülünç olurlar. Kendi değerlerini yok eden, kendi değerlerini beş paralık eden, öldükten sonra dirilmeme düşüncesinin prim yapacağı gibi bir saflık, bir zavallılık içerisindedirler.
8. Ahirete iman etmeyenler dünyada da azap içindedirler, ahirette de azap içinde olacaklardır. Dünyadaki azap; ulvî bir gayeden mahrumiyet, geleceğe yönelik ümitsizlik, karamsarlık, ölümden kaçış ve âhiret inancı yerine nefsani ihtiraslarını ikame etmenin doğurduğu ıstıraplardır. Ahiretteki azap ise cehennemdir. Yine onlar, iman nimetinden mahrumiyetleri sebebiyle derin bir sapıklık içindedirler.
9. Göklere ve yere ibret nazarıyla bakan insan, kendisinin her yönden ilâhî kudret tarafından çepeçevre kuşatıldığını anlar. Öyle bir kudret ki, istese gökyüzünü parçalayıp üzerimize düşürebilir; istese yeri yarıp bizi içine gömebilir. İşte bu kudret sahibi, bizi öldükten sonra da kendi halimize bırakmayacaktır. Kesin fikirli, inatçı ve dik başlı olmayan, bilakis samimiyetle Allah’tan gelen hidayeti araştıran herkes, göklere ve yerlere bakarak birçok ders ve ibret alabilir. Fakat gönlünü Allah’tan çevirenler, kâinatta olan her şeyi zahiren görseler de, bunların ilâhî kudreti gösteren ne büyük deliller olduğunu anlamazlar.
Biz Kur'an'ı Kerimi okumaya devam edeceğiz. Kötülerin halini okuyup onlar gibi olmamaya, iyilerin halini okuyup onlar gibi yaşayıp onların vardığı cennete ulaşmaya gayret göstereceğiz.
10. Hz. Davut İsrâiloğulları’na gönderilmiş olan, Kur’an-ı Kerim’de hakkında geniş bilgi verilen peygamberlerdendir.
Bu ayette “fadl” kelimesiyle ifade edilen ve Hz. Davut’a verildiği bildirilen lütuf için şunlar söylenebilir. Peygamberlik, hükümdarlık, Zebur isimli kutsal kitap, ilim, adaletle hükmetme yeteneği, savaşta üstün cesaret, güç kuvvet, bol nimet, güzel ses, sağlıklı uzun ömür, insanların işlerini düzeltme ve aralarını bulma mahareti, dağları etkileme veya buyruğuna alma kudreti, özel zırhlar imal etme becerisi ve bu sayede başkalarına muhtaç olmadan geçimini sağlayabilmesidir.
İlginç değil mi? Dağlar ve kuşlara bir hitap, ilahi bir hitap. Evet, tabiatla deruni bir diyaloga girmek. Aslında söylenen bu. Hz. Davut’un sesine ses katan dağlar, Hz. Davut’un sesine yankı veren dağlar ve kuşlar, ovalar, yerler ve gökler. Aslında insanla tabiat arasındaki diyalogu simgeliyor. Ey insanoğlu öyle bir ses ver ki dağlar sesine ses katsın, yankı yapsın, şahit olsun. Zaten dağlar ve taşlar, yerler ve gökler Allah’ı kendi dillerince tesbih ediyor. Ey insanoğlu bu ilahi koroya sen de katıl, sen de bu ilahiyi söyle, bu ilahi şarkıya eşlik et ki dağların sesine ses katasın, sen de çatlak ses çıkarmayasın.
Aslında burada aklımıza geliyor mu Resulallah’ın sanki bir dostu ziyaret eder gibi Uhud dağını ziyaret etmesi ve kendisine bunu şaşkınlıkla karşılayanlara şöyle demesi;
– Uhudun cebelun yuhibbuhu ve yuhibbuha.! Uhud bir dağdır, biz onu severiz o da bizi sever.
Yani dağdır amma aramızda bir sevgi vardır, bir muhabbet vardır. Bu dağa canlı gibi muamele etmektir. Bu dağla diyaloga girmektir. Allah insanla diyaloga girmeye tenezzül ediyor da ey insan sen dağla diyaloga geçmeye neden tenezzül etmiyorsun. O zaman okuyacaksın onu bir ayet olarak. Ayat-ı kainat olarak okuyacaksın, kainat kitabının bir ayeti olarak.
Evet, tabiatla deruni bir diyaloga girmek aslında söylenen bu. Hz. Davud’un sesine ses katan dağlar, Hz. Davud’un sesine yankı veren dağlar ve kuşlar, ovalar, yerler ve gökler. Aslında insanla tabiat arasındaki diyalogu simgeliyor. Ey insanoğlu öyle bir ses ver ki dağlar sesine ses katsın, yankı yapsın, şahit olsun. Zaten dağlar ve taşlar, yerler ve gökler Allah’ı kendi dillerince tesbih ediyor. Ey insanoğlu bu ilahi koroya sen de katıl, sen de bu ilahiyi söyle, bu ilahi şarkıya eşlik et ki dağların sesine ses katasın, sen de çatlak ses çıkarmayasın.
“Onun için demiri yumuşattık” ifadesi birçok tefsirde, Allah’ın lutfuyla demirin Hz. Davut’un elinde –ateşte eritmeksizin– mum veya çamur gibi oluverdiği ve çekiç gibi âletler kullanma ihtiyacı duymadan demire istediği biçimi verebildiği belirtilir. Kuşkusuz yüce Allah dilediğinde istediği kulları için olağan üstülükler sağlayabilir. Dolayısıyla, tefsirlerdeki bu ayrıntılar naklî delillerle bildirilmiş olsaydı bunları olduğu gibi kabul etmek gerekirdi. Fakat müteakip ayet dikkatle incelendiğinde, bu ifadenin Hz. Davut’u demiri işlemeye yöneltme, bu konuda ona yeterli bir güç ve özel bir maharet verme anlamıyla açıklanması daha uygun görünmektedir.
11. Hz. Davut’a gömlek şeklinde zırhlar imal etmesi buyrulmuş ve bunu yapabilmesi için kendisine özel bir yetenek verilmişti. Daha önce zırhlar, levha biçiminde yapılırdı.
Hz. Davut’a ince örgülü zırh gömlek yani taarruz silâhı değil savunma aracı yapmanın emredilmesi ve kendisine bu konuda özel bir beceri verilmesi oldukça manidardır. Bu, Allah katında insanın ne kadar değerli ve canın muhafazasının ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Zaten başka bir ayette zırh yapmayı öğretme insanın yine insana karşı korunması gerekçesiyle açıklanmıştır (bk. Enbiya 80). İçinde zor hareket edilen levha zırhlar yerine insanın vücuduna uygun gömlek şeklinde zırhlar imalinin istenmesini de insana değer verme temasıyla ilintilendirmek mümkündür.
Yine bu buyrukta, yararlı her işin inceliklerine inmesi, sürekli gelişme içinde olması, böylece uygarlık yolunda mesafe alması yönünde insana yapılmış bir teşvik bulunduğu açıktır.
Bazı tefsirlerde, Hz. Davut’un bu tür bir faaliyete kendisini vermesiyle ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır. Hz. Davut zaman zaman tebdili kıyafet yaparak halkın arasında dolaşır ve kendisi hakkında ne düşünüldüğünü öğrenmeye çalışırdı. Bir gün insan kılığına girmiş bir melekle karşılaşır, onun fikrini sorar. Melek, “Davut çok iyi bir hükümdardır ama bir kusuru var” der. Hz. Davut merakla bu kusurun ne olduğunu sorar. “Keşke kendisinin ve ailesinin geçimini devlet hazinesinden karşılamasa” cevabını alır. Bunun üzerine kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabileceği bir yol lutfetmesi için Allah’a dua eder. Cenab-ı Allah da ona demiri işleme sanatını öğretir. Bu anlatımı, Hz. Peygamber’in Hz. Davut ile ilgili şu övücü sözü vardır. “İnsanın yediğinin en güzeli, kendi kazandığıdır. Allah’ın peygamberi Davut da kendi el emeğini yerdi”.
12. Hz. Süleyman’a verilen hususi lütuflardan bazıları.
Birincisi; Cenab-ı Hak rüzgârı onun emrine boyun eğdirmişti. Süleyman (a.s.) seyahatlerini onunla yapardı. Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi.
Süleyman (aleyhisselâm)ın emrine verilen özel bir rüzgârdı. Bildiğimiz bütün rüzgârlar değildi. Çünkü onlar ihtiyaç zamanlarında herkesin yararı içindir. Onun için bütün kıraatlarda bu "Rüzgâr" kelimesi tekil okunmuş, hiç birinde "Rüzgarlar" okunmamıştır. Yani Süleyman (aleyhisselâm) isterse bütün âlemin rüzgarını tutabilirdi demek değil, havanın bir akıntısına yön verebilir, onunla dilediği yere gidebilirdi.
Ayette geçen (Gudüv) kelimesi sabahtan öğleye kadarki, (Ravâh) kelimesi de öğleden güneşin batımına kadarki zaman dilimini ifade eder. Anlaşılan o ki Hz. Süleyman bir gün içerisinde birkaç saatlik bir mesai ile o zamana göre normal şartlarda iki ay sürecek bir seyahati gerçekleştirebiliyordu. Demek ki rüzgâr onun için günümüzdeki uçak seviyesinde bir ulaşım aracı vazifesi görmekteydi.
İkincisi; onun için bakır madeni, bir kaynaktan suyun akması gibi, eritilip akıtılmıştı. Dolayısıyla tarihte eritilmiş bakırı ilk kullanan kişi, Hz. Süleyman olmuştur.
Üçüncüsü; Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan insanlar olduğu gibi, onun önünde ve kontrolünde çalışan bir kısım cinler de vardı. Bunlar, insanlara göre daha güçlü, kuvvetli ve maharetli olduklarından Süleyman (a.s.) ağır ve zor işleri onlara yaptırırdı.
13. Onlar dilediği şekilde Hz. Süleyman’a her şeyi yapıyorlardı. O ne dilerse onu yapıyorlardı.
Meharib: Mabetler, görkemli binalar, saraylar, korunaklı kaleler,
Temasil: Timsaller, nakışlar, inşa edilen muazzam binaları süsleyecek resimler. İslâm’da heykel yapmak haramdır. Tevrat’ın hükmüne göre de heykel yapmak haram kılınmıştı. Tevrat’ın hükmüne göre amel eden bir peygamber olduğu bilinen Hz. Süleyman’ın, haram olan bir şeyi yapması veya yaptırması söz konusu olamaz. Dolayısıyla bundan maksat, haram olmayan manzara resimleri ve nakışlar olmalıdır.
Cifan: Büyük havuzları andıran çanaklar, leğenler.
Kudûr: Büyüklükleri sebebiyle yerlerinden taşınamayan, kıpırdatılamayan kocaman kazanlar. Demek Hz. Süleyman misafirleri çok olan ve onlara ikramı seven son derece cömert bir insandı.
Cinler emre mecburen itaat ederlerdi. Çünkü Cenab-ı Hak, elinde ateşten bir kamçı bulunan bir meleği vazifelendirmişti. Hz. Süleyman’ın emrinden sapan olursa, göremeyecekleri bir yerden bu kamçıyı tepesine indirir ve onu yakardı.
Evet, her şey onun emrindeydi Allah’ın izniyle. Peki böyle Allah’ın lütûflarına ulaşmış bir kimseye düşen nedir? Ne yapması lazım böyle insanın? İşte bakın bütün bunları lütfeden Allah’tan şu emir de ona geliyor:
Ey Davut ailesi siz de bütün bunları size lütfeden Rabbinize şükredin. Ey şu anda Davut ailesi olan Müslümanlar, sizler de Rabbinize şükredin. Tüm bu nimetleri size veren Rabbinizin razı olacağı yerde kullanın. Allah’ın razı olacağı bir hayatı yaşayın, hayatınızı o hayatın sahibinin yolunda kullanın. Dünyanızı, hayatınızı, canınızı, malınızı, zamanınızı, imkânlarınızı, fırsatlarınızı onları size verenin yolunda harcayın.
Allah size hangi nimeti vermişse o nimet cinsinden infakta bulunarak şükredin Rabbinize. Hayatı, onu size veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü onu size lütfeden Allah yolunda kullanarak, aklı, fikri, bilgiyi onu verenin razı olduğu yerlerde kullanarak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanarak, Allah’ın rızasını tahsilde harcayarak Rabbinize şükredin.
Bu sebeple şükrü gereği gibi ifa edebilen kullar gerçekten çok azdır. Kul, o seçkin azınlığa katılabilmek için şükür yolunda çok büyük bir cehd ve gayret içinde olmalıdır.
Şükür hâli hususunda İbrahim b. Ethem’le Şakık-ı Belhi arasında geçen şu mülâkat ne kadar hikmetlidir:
Şakîk-i Belhî, İbrahim b. Edhem’e sorar:
–Geçim hususunda ne yaparsınız?” İbrahim b. Ethem şöyle cevap verir:
–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..” Şâkîk-ı Belhî:
–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” deyince bu defa İbrahim b. Ethem sorar:
–Ya siz ne yaparsınız?” Şakîk-i Belhî şöyle cevap verir:
–Bulursak şükredip infak eder, bulamadığımızda ise yine şükredip sabrederiz.”
Resûlullah (s.a.s.) bir gün minbere çıkmış ve bu ayeti okuduktan sonra şöyle buyurmuştu:
- Üç şey vardır ki bunlar kime verilirlerse, o kişiye Davut hanedanının benzeri verilmiş olur.” Ashab-ı kiram
- Bunlar hangileridir” diye sorunca Efendimiz (s.a.s.):
- Hoşnutluk ve kızgınlık hallerinde adalet, fakirlik ve zenginlik halinde iktisat, gizli ve açıklık hallerinde Allah’tan korkmak” buyurdu.
Süleyman (a.s.) kendisi arpa ekmeği yer, buna karşılık aile halkına kaba undan yapılmış ekmek yedirir, yoksullara ise has undan ekmek yedirirdi. O, hiçbir zaman karnını tıka basa doyurmazdı. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca da: “Karnımı doyurursam, açları unutmaktan korkarım” derdi. Bu da ancak pek az kimsenin başaracağı bir şükür çeşididir.
14. Hz. Süleyman, kıyamda uzun uzun durarak Allah’a ibadet ederdi. Bir değneği vardı, ona dayanarak Rabbinin huzurunda dururdu. İşte böyle bir ibadeti sırasında değneğe dayanmış dururken vefat etti. Değneğe dayandığı için Allah’ın bir kudret tecellisi olarak vücudu olduğu yerde kaldı. Böylece günler, belki de aylar geçti. Askerleri ve emrinde çalışan cinler onu ibadette zannediyor, eski vazife ve hizmetlerine devam ediyorlardı.
Ağaç kurdu değneği kemirip çürütünce Hz. Süleyman’ın cansız bedeni yere düştü. İşte o zaman cinler onun öldüğünü anladılar. Böylece cinlerin gaybı yani duyularının ötesinde kalan varlık sahasını bilmedikleri ortaya çıktı. Eğer gaybı bilselerdi, Hz. Süleyman’ın öldüğünü hemen fark edecek ve yapmakta oldukları onur kırıcı angarya işleri yapmaya devam etmeyeceklerdi.
Kur’an’ın beyanına göre müşrikler cinleri Allah’a ortak koşuyor, onları Allah’ın çocukları olarak kabul ediyor ve onlara sığınıyorlardı. (bk. Enam 100; Saffat 158; Cin 6) Yine onlar, cinlerin gaybı bildiklerine inanıyor ve gayb bilgisini elde edebilmek için onlara yöneliyorlardı. İşte Allah Teâlâ, Hz. Süleyman’ın vefatı münasebetiyle verdiği canlı bir misalle cinlerin gaybı bilmediklerini beyan ederek müşriklerin saplandıkları bu inançların tamamen asılsız ve yanlış olduğunu bildirir.
Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın kıssalarından birer kesit sunan bu ayetlerin beyan ettikleri çeşitli manalar arasında bir de bilim ve teknik alandaki gelişmelere işaret ettikleri sezilir. Cenab-ı Hak, peygamberlere mucize olarak verdiği nimetlerle bir yönden onların nübüvvetlerini ispat ederken, bir yönden de kâinata koyduğu ilmî kanunlardan istifade işinde peygamberlerin örnek alınmalarını işaret yoluyla teşvik eder.
Burada Davut (a.s.)’ın dağları konuşturmasında gramofon, plak, teyp tekniğine;
Demirin yumuşatılması ve erimiş bakırın sel gibi akıtılmasında, madenleri işletip sanayi geliştirmeye;
Süleyman (a.s.)’ın bir kaç saat içinde iki aylık mesafeyi rüzgâra binerek kat etmesinde uçak teknolojisine,
Hz. Musa’nın değneği ile taştan, topraktan su çıkarmasında artezyene,
Hz. İbrahim’i ateşin yakmamasında ateşe dayanıklı maddelerden elbise yapmaya,
Hz. İsa’nın felçlileri hatta ölmüşleri tedavi edip diriltmesinde tıbbî tedavinin en ileri noktalarına;
Hz. Süleyman’ın ilimde ileri gitmiş vezirinin, takriben iki bin km uzaklıktan Belkıs’ın tahtını getirmesinde televizyona hatta ışınlayarak eşya nakline teşvik ettiği anlaşılabilir.
15. Önceki kıssada Allah’ın verdiği nimetlere şükreden iki güzel kul misal verilmişti. Şimdi ise ilâhî nimetlere nankörlük eden bir kavim misal verilmektedir. Bu, Sebe’ kavmidir. Sebe’, Yemen’de yerleşmiş bir kabilenin ismi idi. Başkentleri bu günkü San‘a civarında yer alan Ma‘rib şehri idi. Kurdukları üstün medeniyet dillere destan olmuştu.
Ülkenin zenginlik ve refah seviyesi çok yüksekti. Oturdukları vadinin sağ ve solundan uzayıp giden bağları bahçeleri meşhurdu. Yemen’le Suriye-Filistin arasında güvenli bir yol güzergâhı tesis edilmiş, güzergâh boyunca yerleşim yerleri oluşmuş, böylece emniyet içinde kârlı bir ticaret yapma imkânı doğmuştu. Ancak onlar, güneşe tapan müşrik bir toplumdu.
Hz. Süleyman vesilesiyle Müslüman olan kraliçe Belkıs zamanında manen de yükselen bir millet haline geldiler. Neml/22 ve 44. ayetleri arasında bu uygarlığın belli bir dönemi dile getirilir. Bu devletin Altın döneminden bir safha orada dile getirilir.
Ayette geçen "vadinin sağında ve solunda uzayan iki ova" toprak verimliliğinin, bolluğun, refahın ve göz alıcı hayat standardının simgesidir. Bu yüzden bu bol nimetleri bağışlayan yüce Allah'ı hatırlatan bir kanıt olarak algılanması istenmiştir. Nitekim Sebe'lilere yüce Allah'ın verdiği rızıklardan yararlanırken O'na şükretmeleri emredilmiştir.
Yine nimet ve şükür bakınız. Surenin başından beri ana fikir hep bu. Şükür çerçevesinde geçiyor. Hamd ve şükür. Güzellik sahipsiz değildir dostlar. Anlamsız da değildir. Böyle olan güzel değildir. Bir şey ki sahipsiz ve anlamsız sa güzel değildir. Anlam arayışı insanı Allah’a ulaştırır. Nerede bir güzellik gördünüz, o güzellik sizi Allah’a ulaştırmıyorsa, anlam ve amaçtan yoksunsunuz demektir. Şükür işte orada başlar. Güzellik sizi anlama ulaştırdığında, anlam arayışı da Allah’a ulaştırdığında yapacağınız tek şey vardır. Şükür.
"Çok güzel bir belde, çok güzel bir ülke ve bağışlayan bir Rab." Ne güzel değil mi?
Biz de bunu çok okuyalım. Ecdadımız bunu okumuş. Bazı hattatlarımız güzel bir şekilde yazmışlar. Güzel bir ülke, affeden bir Rab, İnsana lazım olan işte budur. Güzel olan ülke, güzel olan Allah'ın güzel olan kelamı Kur'an-ı Kerim'ine göre hareket eden bir toplumdan meydana gelecektir. Şu anda dünyanın hangi ülkesi böylesine güzeldir?
Biz önce yaşamakta olduğumuz yerden itibaren bütün dünyayı güzelleştirmekle görevliyiz. Tayyib; hem temiz hem de güzel manasına gelmektedir. Rabbim bize diyor ki; size lazım olan güzel bir ülke ile affeden bir rab" Bizim rabbimiz affedicidir. Öyle bir rabbe gönül vereceğiz, öyle bir rabbin indirdiği Kur'an'a göre yaşayarak ülkeyi de güzelleştireceğiz.
16. Daha sonra tekrar şirke ve tefrikaya düştüler. Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Sahip oldukları nimetlerin ve emniyetin kıymetini bilemediler. Yani bu öğüdü dinlemediler. Deniliyor ki, Allah, Sebe' halkına on üç Peygamber gönderdi; bu Peygamberler, onları Allah'ın hak dinine çağırdılar; O'nun nimetlerini onlara hatırlattılar ve kendilerini Allah'ın azabıyla uyardılar; fakat onlar, Peygamberlerini yalanladılar. Muhtemelen peygamberleri aracılığıyla rabbim onlara bu öğüdü verdi, ya da nimet zaten bu öğüdü zaten kendisi verir. Yani şükret der. Her nimet şükür emrini içerir.
Şükretmedikleri halde daha fazlasını isteme küstahlığında bulundular. Söz ve fiilleriyle Allah’ın azabını celbetmeye başladılar. Nihayet meşhur Ma’rib barajının çöküşü sebebiyle meydana gelen ve Kur’an’ın ifadesiyle “Arim Seli” denen büyük bir sel felaketi ile bağları, bahçeleri virane haline geldi. Böylece eski saltanatları yok oldu; büsbütün parçalanıp darmadağın oldular.
17. "Keferu" sözcüğü "nimeti görmezlikten gelmek, nankörlük etmek" anlamına gelir.
Sebe’liler bu sıralarda yine evlerinde-barklarında oturuyorlardı. Gerçi artık yoksullaşmışlardı, eski göz kamaştırıcı bolluklarının ve mutluluklarının yerini yokluklar ve sıkıntılar almıştı. Fakat bir arada yaşıyorlardı, henüz toplumları dağılmamıştı. Ayrıca yurtlarını kuzeylerindeki kutsal kentlere, yani Arap yarımadasındaki Mekke ile Şam yöresindeki Kudüs'e bağlayan uygarlık düzeyleri hala ayakta idi. Kuzeylerinde yer alan Yemen kenti, sözünü ettiğimiz kutsal kentlerle bağlantılı, bayındır bir kent olduğu gibi bu uygarlık merkezleri arasında gidişi-gelişi sağlayan yol, bakımlı, işlek ve güvenli idi.
18. Elimizdeki bazı bilgilere göre köyün birinden sabahleyin yola çıkan birisi karanlık basmadan bir sonraki köye ulaşabiliyordu. Yani bu yöredeki yolculuk belirli mesafelere bölünmüş, güvenli bir yolculuktu. Ayrıca konaklama yerleri arasındaki mesafeler kısa olduğu için yol sıkıntısı çekilmiyordu.
Aslında bunun örnek verilemesi ile Sebe uygarlığının, Mekke de ki ilk muhatap olan müşriklere de siz bunlarım görkemine göre küçücük bir iktidara sahipsiniz. Sebe bile yok oldu. Allah sizin hatırınızı mı gözetecek, sizin küfrünüze mi ses çıkarmayacak. İma yoluyla bu mesaj veriliyordu.
Fakat Sebe'liler zamanla daha da kötüleştiler. Yüce Allah'ın ilk uyarısı onlara faydalı olmadı. Kendilerine gelip yüce Allah'a yalvarmaya, ellerinden giden eski mutluluklarını geri vermesini dilemeye yönelmediler.
Şu anda bizler de emin bir şekilde dilediğimiz yerlere gidiyor, dilediğimiz yerlerden geliyoruz. Allah’ın emanıyla dilediğimiz şehirlere seyahat ediyoruz. Gittiğimiz yerlerde konaklama imkânlarına sahip bulunuyoruz. Öyleyse kesinlikle bilelim ve unutmayalım ki, Sebe’lilere verdiği nimetlerin aynısını bize de veren Rabbimiz bu nimetlerinin karşılığında bizlerden de şükür istiyor. Hamd istiyor, kulluk istiyor.
19. Yani bu yolculuklarımızda macera yok, meşakkat yok, yolculuk sıkıntısı yok. Biz biraz macera yaşamak istiyoruz. Şu şehirlerimizin arasını biraz aç ta bu nimetlere biraz meşakkatli ulaşalım da, biraz macera yaşayalım diyorlar. Ukalâlar, Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük ediyorlar, zorluk istiyorlar. Rablerine isyan ediyorlar. Rablerine şunu demeye çalışıyorlar: “Ya Rabbi bize lütfettiğin tüm bu nimetlerini bizden geri al. Biz bunların hiçbirisine lâyık değiliz”.
Bu nankörlüklerinin karşılığı olarak biz de onları sözler, masallar, efsaneler, mitolojiler haline getirip yok ediverdik diyor Rabbimiz. Onlar sadece masallarda kaldılar.
Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz ki, Sebe’ halkı Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb ve Musa’nın (a.s) toplumları gibi toptan helâk edilmediler. İlk önce barajları yıkıldı, sulamaları, sulama tesisleri yıkılıp tarlaları perişan oldu, sonra yerleri yurtları yıkıldı, ülkelerini terk edip başka yurtlara hicret ettiler, Arabistan yarımadasının her bir bölgesine dağıldılar ve garip, yersiz-yurtsuz, evsiz-barksız hale geldiler. Rezil ve perişan bir hayatın mahkûmu oldular.
Öyle ki o bölgede insanlar birbirlerine, “sakın Sebe’ halkı gibi olmayın” der oldu. Tüm dünyada onlar bir darb-ı mesel haline geldiler. Şu anda bile böyle korkunç bir akıbetle paramparça olmuş bir toplumdan söz ederken, Araplar Sebe’ halkını örnek göstermektedirler. Allah’a isyan sonucunda cennet gibi bir yurt bir anda cehenneme dönüverdi.
İşte gördünüz Allah’a karşı nankörlüğün sonucunu. Allah’a kulluktan, Allah’a şükürden kopmanın sonucunu hep beraber gördük. Burada kendi kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Acaba şu anda hangi ülke insanı, hangi şehir insanı böyle bir azapla, böyle bir gazapla karşı karşıya gelmeme konusunda emindir? Kim böyle bir emniyet duyabilir. Allah’a karşı nankörlük içine giren her insan, her toplum Allah dilediği zaman yıkımla karşı karşıya gelecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır
20. Cenab-ı Allah’ın buyruğuna isyan eden İblis, kendisine insanları doğru yoldan saptırmak için fırsat verilmesini istemiş, bu dileği kabul edilince yeryüzündeki sınav düzeni içinde yerini almıştı. Bu ayette, başlangıçta İblis’in Allah Teâlâ’ya hitaben söylediği sözün ve yaptığı tahminin insanların bir kısmı hakkında doğru çıktığı belirtilmektedir.
Hicr suresinin 39-40. ayetlerinde geçtiği üzere İblis şöyle demişti: “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve –senin samimi kulların hariç– onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım.” Ayrıca Araf suresinin 17. ayetinde şeytanın şu sözüne yer verilmiştir: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
Asıl kazananlar şeytan vahiylerine değil de Allah vahyine teslim olan Müslümanlar oluyordu. Çünkü İblis bu dünyada kazansa da kaybediyordu. Çünkü o saptırdıklarıyla beraber cehenneme gidiyordu.
21. Şeytanın insan üzerinde zorlayıcı gücü yoktur. Şeytanın insan üzerinde ki gücünü insan iradesinden transfer ettiği kadar kullanır. Yani iradenizden ödünç verirsiniz, o, onu size karşı kullanır.
Çünkü bu dünyada insan ancak ahirete inanmakla doğru yola bağlanabilir. Öldükten sonra dirileceğine ve Allah huzurunda amellerinin hesabını vereceğine inanmayan bir kimsenin doğru yolda yürümesi zordur. O kişi mutlaka yoldan sapacaktır. Suyu getirenle testiyi kıranı ayıralım diye şeytanın bu telkinine, vesvese vermesine hayatta izin vermiş olduk. Bu da bir sınav aracıydı.
Rabbin her şeyin muhafızıdır. Kendi vahyine kulak verenleri de, şeytan vahiyleri doğrultusunda bir hayat yaşayanları da gören, gözeten, kollayan O’dur. Tüm kullarını kuşatmış olarak yaptıklarından ötürü dilerse anında ceza da verebilir, dilerse cezalarını tehir de edebilir. Ama yasa O’nun emrinde, güç ve kuvvet O’nun elindedir.
22. Rabbimiz diyor ki: Ey müşrikler, eğer bunun böyle olmadığını, fertler ve toplumlar üzerinde egemen olan Allah’tan başka varlıkların da olduğunu iddia ediyorsanız, haydi çağırın o İlâhlarınızı da, bir insanın iyi ya da kötü kaderini değiştirsinler bakalım. Çağırın da Allah’ın öldürdüğünü diriltsinler, çağırın da kaderi kötü olan birinin kaderini değiştirsinler. Allah berisinde önderler, liderler, tanrılar kabul ettikleriniz de size bir fayda ve zarar sağlasınlar.
Hayır, onların göklerde ve yerde, göklerin ve yerin mülkiyetinde hiçbir ortaklıkları da yoktur, yetkileri de yoktur. Allah mülkünde, egemenliğinde kimseyi ortak edinmemiş, kimseye yetki vermemiştir. Kimseye yetki devrinde bulunmamıştır. Yani hâşâ ben göklerin Rabbiyim, göklerde egemen benim, ama yerlerin egemenliğini size devrediyorum, göklerin Rabbi benim ama sizler de yerdekilerin Rabbi-siniz dememiştir. Ben namazın, orucun, haccın Rabbiyim ama sizler de hukukun, ekonominin, eğitimin, sosyal ve siyasal yapılanmaların rabbisiniz, ben yerdekilerin işlerini size devrettim, siyaseti size bıraktım dememiştir. Ben camilerin Rabbiyim ama mekteplerin Rabliğini si-ze devrettim dememiş, kimseye yetki vermemiştir Rabbimiz. Tüm egemenlik, tüm yetkiler kendi elindedir. İnsanlara verdiği geçici yetkiler de sadece bu dünyada imtihan sebebiyledir.
Nasıl oluyor da, bu adamlar egemenlik bizdedir, biz dilediğimiz gibi hükmederiz, biz dilediğimiz gibi hayat programı yapar, dilediğimiz gibi bir hayat yaşar, asar, keseriz diyebiliyorlar? Hayır. eğer şunu diyorlarsa bu da yanlıştır: Biz Allah katında sevgili kullarız, biz Allah’ın yeryüzünde dostlarıyız, bizler Allah katında iyi kullarız, bizler şefaatçileriz. Eğer bize itaat ederseniz, bizim dediğimiz gibi yaşarsanız, bizi takip ederseniz yarın bizler de Allah huzurunda sizlere şefaat ederiz. Hayır, öyle de değil!
23. Allah huzurunda O’nun izin vermediği hiç kimsenin şefaatinin faydası yoktur. Ancak O’nun izin verdiklerinin, izin verdiklerine şefaati fayda verecektir. Yani şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak şefaat edilmeye izin verdiklerine şefaat edebileceklerdir.
Şefaat doğru tanımlanacak olursa Kur’an a göre şudur. Devredilmiş bir ilahi yetkinin kullanımı değildir şefaat. Yani ilahi bir yetkinin bir başkasına devri değildir. Şefaat bir ödüllendirme değildir. Şefaat Allah tarafından verilmiş ödülü sahibine tevdi etmedir, sahibine vermedir.
Şefaat edicileri Allah belirleyecektir, ama şurasını da asla unutmayalım ki, şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyecektir. Meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme iznini verse, ben babama, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat edemeyeceğim de, Allah’ın, şunlara, şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim.
Evet, şefaat edecekleri de, şefaat edilecekleri de yarın Allah belirleyecektir. Öyleyse bugünden birilerini şafi makamında görüp onların ellerine, eteklerine yapışmanın anlamı yoktur. Yarın bizi kurtarırlar diye Allah’a yapılması gereken kulluk birimlerinden bazılarını onlara yapmanın anlamı yoktur. Bilmiyoruz ki belki de bugün bizim şafi makamında gördüklerimiz, yarın şefaat ediciler olmak şöyle dursun belki de şefaat edileceklerin içinde bile yer almayabilirler. Öyleyse unutmayalım ki şefaatin tamamı Allah’a aittir. Kulluğun tamamı da sadece O’na yapılmalıdır.
Eğer birinden Allah razı olmuşsa bu durumda şefaate gerek mi var? Diye sorulabilir. Yani zaten razı olmuş. O zaman şefaat ne? Allah razı olduğu ve affettiği kimseye af ödülünü, belgesini bir başka razı olduğu kimse aracılığı ile iletebilir. Yani af belgesini, af ödülünü verme işini birine vererek onu da ödüllendirir, onu da onurlandırır. Tabir caizse ilahi şefaat hem sahibine hem de onu tevdi eden, onu takdim edene ikisine birlikte gitmiş olur. Bu çerçevede şefaat Allah’ın rızalığını, razı olmasını, razı olduğu kimseye bildirme işidir. Bu bildirme işini Allah’ın yine razı olduğu başkalarına yaptırması da onun için bir ödülüdür. Onu onurlandırmasıdır.
Ta ki onlardan kalplerinin korkusu, ürpertisi gittiği zaman, heyecanları yatışıp ta düşünebilir bir duruma geldikleri zaman derler ki, Rabbimiz ne dedi? Rabbimiz hak dedi, Rabbimiz doğru dedi derler. Hani daha önce başka türlü söylüyorlardı? Hani daha önce şefaati kendilerine veya başkalarına veriyorlardı? Hani Allah berisinde başkalarının da şefaat yetkileri vardı? Tabi orada, Allah huzurunda her şey bitti. Orada, o ortamda cennet ve cehennem gözler önüne serildikten sonra artık söz Allah’a aittir, Hak Allah’a aittir. Allah, Âlidir, Allah büyüktür.
24. Rabbim, Peygamber efendimize emrediyor. Diyor ki; "Söyle" Kime söyleyecek? O gün yaşamakta olan insanlara ve kıyamete kadar gelecek olan insanların hepsine birden söyleyecek.
Bu emir sevgili peygamberimizin şahsında bize de verilmiştir. "Söyle" emri Kur'an-ı Kerim'i okuyan herkese söylenmiş bir emirdir.
Evvela rızık konusu gündeme getirilir. Müşrikler de kendilerini göklerden ve yerden rızıklandıran varlığın sadece Allah olduğunu, nihai noktada putların bu konuda bir yetkilerinin olmadığını biliyorlardı. Şimdi karşılıklı münakaşa eden iki gruptan biri gerçek rızık verici olan Allah’ın birliğine inanıp yalnız O’na kulluk ediyor, diğeri ise O’na ortak koşuyordu. Bu iki gruptan birinin doğru yolda olduğu, diğerinin de sapık yolda olduğu kesindir.
Burada düşünceye davet ediyor Kur’an muhatabını. Eğer ikinizden biri sapıksa bunun kim olduğunu siz düşünün. İkimiz aynı değiliz. Çünkü ikimiz aynı düşünmüyoruz. Allah’a, yalnız Allah’a kulluk edenle, Allah ile beraber başkalarına da kulluğunu paylaştıran nasıl bir olur. Allah’a ait bir vasfı başka varlıklara yakıştıranla, Allah’a ait niteliklerin tamamını O’na hasreden ve Allah dışında ki hiçbir varlığa kul olmayan, kula ve eşyaya kul olmayan nasıl bir olur.
İşte bu iki varlık tasavvuru, iki ayrı Allah tasavvurunun sahibini aynı kategoriye koymayacağı, aynı akıbetle akıbetlendirmeyeceği bu kıyas eşliğinde anlatılıyor.
25. Cenab-ı Hak burada Peygamberimiz (s.a.s.) ve müminlere mühim ve semereli bir tartışma adabı öğretmektedir: Eğer tartışan taraflardan biri kendisinin doğru, karşı tarafın ise hatalı olduğunu peşinen ifade ederek söze başlarsa bu tartışmadan verim alınamaz. Hâlbuki önce iki taraftan birinin hatalı olabileceğinin kabulü, taassubun atılmasına ve tarafların fikirlerini samimi olarak gözden geçirmelerine imkân sağlar.
Bu sebeple hem tebliğ hem de insanların halini ıslah vazifesi bulunan Efendimiz (s.a.s.)’den ilk planda hemen müşriklerin yanlış yolda ve sadece kendisinin doğru yolda olduğunu söylememesi istenir. “Bizim işlediğimiz herhangi bir suçtan siz sorguya çekilecek değilsiniz” (Sebe’ 25) ifadesinde geçtiği üzere, Efendimiz (s.a.s.)’in “suçu kendisine izafe etmesinin istenmesinde de yine aynı incelik vardır. Hedef muhatabı kırmadan, ürkütmeden sıcak bir münakaşa ortamına çekmek, ona düşünmesini sağlayacak bir zemin hazırlamak ve böylece gerçeği görüp uyanmasını sağlamaktır.
26. Surenin de ki emri ile devam etmesi aslında Allah insan diyalogu. Rabbimiz insana ne diyeceğini öğretiyor. Gerek insanın kendi iç suallerine karşı, gerek dışarıdan gelecek suallere karşı, gerek aklının üreteceği kuşkulara karşı, gerek dışarıda üretilip kendisine gelen kuşkulara karşı adeta cevaplar silsilesi bu sure. Onun için hep de ki diye gidiyor. Yani bu deki ler bazen cevap ver, bazen sor, bazen karşı çık, bazen itiraz et, bazen delil getir, bazen kıyasla gibi birçok manaya gelir. Yani bu “Kul” de sözcüklerinin içeriği birçok mana ile dolu olabilir bağlamına göre.
De ki rabbimiz bizi bir gün bir araya getirecek ve aramızda hükmünü adaletle verecektir. Nihai söz bu, yani çok söze gerek yok. Bir gün nasıl olsa bir araya geleceğiz, bir gün nasıl olsa mahşerimiz oluşacak ve bir gün tüm eteklerimizde ki taş dökülecek, saçımız ağarmış mı, siyah mı göreceğiz. Ve aramızda hükmünü adaletle verecektir.
27. Allah mahkemesinde Allah sorgulamasıyla karşı karşıya geldiğiniz zaman, O’na karşı sizi savunmak üzere ayağa kalkacak, O’nun azabından sizi kurtaracak birileri var mı? Varsa hani gösterin bakalım onları. Kendilerine kulluk adına Allah’a kulluğu bırakarak hayatınızı tehlikeye attığınız, kendilerini memnun etme adına Rabbinizi küstürdüğünüz şu İlâhlarınızı bir gösterin bakalım. Var mı Allah’tan başka Rab? Var mı Allah’tan başka İlâh?
O yüceler yücesi olan sonsuz merhamet sahibi olan Allah’tır, sonsuz hikmet sahibi olan, sonsuz hüküm sahibi olan ve hükmünde hiç kimsenin ortak olmadığı hükmünü de hikmetle icra eden Allah’tır.
28. Önceki peygamberler belli bir zaman dilimi ve belli bir bölgeye gönderilirken, Allah Resulü (s.a.s.) kıyamete kadar bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiştir.
Bütün insanlığa yönelik peygamberlik misyonunun sınırı işte budur: Müjde verme ve uyarma. İş bu sınırda biter. Müjdelerin ve uyarıların somut gerçeklere dönüştürülmesi ise yüce Allah'ın tekelindedir.
beşiyran ve neziyra müjdeci ve uyarıcı bütün bir insanlık için. Aslında peygamberlerin ve onların sertacı olan Allah Resulünün müjdelediği ve uyardığı her şey insanlığa bir rahmettir. Onun için her peygamber Allah’ın insanlığa bir sadakasıdır. Allah’ın insana olan merhametinin tecellisidir. Ama son nebi Hz. Muhammed Mustafa (SA.) bütün bir aleme rahmettir. Uyarısıyla alemlere rahmettir, müjdesiyle alemlere bir rahmettir. Uyardığı şeyler insanı cehennemden uzaklaştırır, müjdelediği şeyler de cennete yaklaştırır. Bu manada o alemlere, yani bütün bir insanlığa rahmettir, bütün bir insanlığa merhamettir.
Rabbimiz. Allah, peygamberini teselli ederek diyor ki: “Ey peygamberim, Mekke toplumu, kavmin seni dinlemediler diye, sana kulak vermiyorlar diye sakın üzülme. Sen sadece Mekke şehrinin, sadece o ülkenin, sadece bu toplumun, sadece o çağın insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek tüm çağların insanlarına gönderilmiş bir peygambersin. Eğer şu anda senin kavmin senin vasıtanla benim kendilerine açtığım bu rahmet kapısından istifade etmek istemiyorlarsa, senin kıymetini bilmiyorlarsa üzülme, başkaları bilecektir. Seni tüm insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ama insanların çoğu bilmiyorlar. İnsanların çoğu göz göre göre reddediyorlar, elçilerin uyarılarına kulak vermiyorlar.
29. Bu soru, müşriklerin peygamberin görevinin ne olduğu bilmediklerini, peygamberlik misyonunun sınırlarını kavramadıklarını gösterir. Kur'an-ı Kerim, yüce Allah'ın birliği ilkesini her türlü bulanıklıktan arındırma konusunda son derece titizdir. Bu ilkeye göre Hz. Muhammed, sadece bir peygamberdir, görevinim sınırları bellidir, O görev sınırlarının berisinde kalır, bu sınırları aşmaz. Yüce Allah ise sınırsız yetkiye sahiptir. Peygamberi insanlara gönderen ve onun görevinin sınırlarını çizen O'dur. Yüce Allah'ın vaadinin ya da tehdidini gerçekleştirmeyi üstlenmek, hatta bu gerçekleştirmenin zamanını bilmek, Peygamberin görev alanına giren işlerden değildir. Bu iş Allah’ın yetki tekelindedir.
30. Çünkü Allah sizin arzularınıza tabi değildir. Allah bu konudaki hükmünü kendisi verir. Aramızdaki hükmünü vereceği zamanı Allah en iyi bilendir. Allah bir kere hükmünü verdi mi, işiniz bitecektir.
31. Vahyi kökten reddeden mantığın cevabı bu. Allah’ın rehberliğini reddediyorlar aslında. Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat tasavvurunun sonucudur bu mantık. Allah müdahil olmasın istiyorlar hayatlarına. Çünkü hayatları hesabı verilecek, verilebilecek bir hayat değil. Sorumluluktan kaçıyorlar. Ama Allah’tan kaçamayacaklar.
Mustazaflar, zayıf bırakılanlar. Allah’ın verdiği akıl ve iradeyi kullanmak yerine gönüllü köle olanlar, gönüllü kula kulluk yapanlar. Müstekbirlerse kulları kendilerine kul edinenler. Toplumun servetle, güçle, iktidarla, makamla hatta bilgi ile şımarmış ve büyük kesimini elinde oynatan, başkalarının omzuna çıkarak yaşamayı, başkalarının başına basarak yükselmeyi marifet zanneden şımarık kesimleri müstekbirler.
Ama bu mazeret geçersiz, akla ve iradeye ihanet, emanete ihanettir. Onun içinde ezilenlerin, altta kalanların, lokomotif değil de vagon olanların, kula kul olanların, kendilerini ezenlerin yaptıklarına rağmen mazeretleri kabul edilmeyecek. Edilmeyecektir çünkü onlar diğerlerini izlemişlerdir. Onların peşine takılmışlar, onları önder bilmişlerdir. Bu akla ve iradeye ihanettir. Bunlara ihanet emanete ihanettir. Emanete ihanet Allah’a ihanettir.
32. Kur’an da 3 tür mustazaftan söz edilir.
1 – Övülen mustazaflar, zayıf bırakılmışlar. Ki kasas/5. ayet bunlardan söz eder.
(Kasas/5) biz istedik ki ezilenleri, altta kalanları yer yüzünün önderleri yapalım, imamlar yapalım, liderler yapalım. Yani alttayken üste çıkaralım istedik, arzu ettik buyrulur ayette. Bunlar övülen mustazaflar. Bunları diğerlerinden bu ayette anlatılanlardan ayıran fark ne? Kendilerini ezenlere gönüllü kölelik yapmamaları, onlara imrenmemeleri, onlar gibi olmaya çalışmamaları.
2 – Bu ayette anlatılan bu surede anlatılan mustazaflar. Yerilenler, kınananlar. Bunlarla diğerlerinin farkı şu eğer bunların eline kendilerini ezenlerin elindeki imkanı verseniz kendileri de başlarlar başkalarını ezmeye. Yani bunlar ezilmeyi ortadan kaldırmak için çalışmazlar, ezenlere hayran olurlar, onlar gibi olmak isterler. Yani ezilmek yerine ezmeyi isterler. İşte bunlar da yerilen mustazaflar.
3 – Mazur görülenler. Bunlar; çocuklar, çaresiz kadınlar, kimsesizler, ihtiyarlar, yaşlılar. İşte bu mustazaflar da zayıflara girer.
Siz ezilmeseniz ezecektiniz. Siz aslında düşmanınıza aşık tiplersiniz. Siz tepenizde sizi ezen kişiler gibi olmak istiyorsunuz. Belki bundan zevk almaya başladınız ezilmekten. Onun içinde kula kul oldunuz, bunda gönüllü oldunuz.
Allah’tan bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar istiyordunuz ki sizden hiçbir ahlâkî sorumluluk istemesinler. Sizden ne namaz, ne oruç, ne hac, ne tesettür, ne zekat istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi, kumarı, faizi, tesettürü helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar istediniz kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz, biz de size hükmettik. Siz sattınız vicdanlarınızı, biz de satın aldık. Alan memnun, satan memnun. Siz istediniz biz bulduk. Siz kokladınız, biz topladık. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak istemeseydiniz, biz onu zorla sizden alamazdık.
Öyleyse bizi niye kınıyorsunuz? Üstelik belki de bizi saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize itaat ettiğiniz için, bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz için biz de kendimizi bir şey zannettik. Aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz. Eğer sizler bize itaat edip adam yerine koymasaydınız, belki bizler de zulmedemeyecek, şımarmayacak ve kendimizi bir şey görmeye kalkışmayacaktık,” diyorlar.
33. Evet müstekbir mantık, azgın mantık, şımarık mantık her çağda dolap ve dümen çevirir, gece gündüz işi bu. Göz boyar, cilalar Onun içinde imaja yönelik çalışır. Değil midir ki günah albenili olandır. Değil midir ki her zehir altın tasta sunulur.
Aslında insanların fark etmediği kölelikler, fark etmediği kula kulluklar, altın tas içinde sunulan zehirlere, itlaf ekiplerinin itlaf edecekleri köpeklere verdikleri köftelere benzer. Aslında köfte içinde zehir taşımaktadır. Fakat dışarıdan bakınca köfte gibi durmaktadır. Onun kimin elinden geldiği, niçin geldiğini neden geldiğini, neden size geldiğini sorgulamazsanız, köfte yer gibi zehir yersiniz. İşte burada hatırlatılanda budur. Aklınızı başınıza alın başkalarını körü körüne izlemeyin, sizin tepenize çıkanlar sizi kendi istikametlerine sürenler sizi kendi emellerine alet edenler, yarın hesap vermeye gelince sizin hesabınızın zerresini veremeyecekler.
Bu halkalar, bu tasmalar şu kölelerin boyunlarına vurulan tahta boyunduruklar var ya o kastediliyor. Yani kendi benliklerine kölelik ve başkalarına da gönüllü kölelik yaptıkları için. Onun için madem siz Allah’a kul olmak yerine kendi nefsinize köle oldunuz ve tepenizde tepinenlerin ayağını öptünüz. Onların yanlış ve yamukluklarını paylaştınız.
Hatta tepenizde tepinmelerine bakmayıp onları omzunuzda taşımaya gönüllü oldunuz. Kur’an sizi yan yana safa davet ederken, hep birlikte omuz omuza Allah’a kulluğa davet ederken, erle komutanı, sultanla tebayı, yönetenle yönetileni, en zenginle en yoksulu namazda tek sıralı bir safa dizerken, omuz omuza getirirken, siz Kur’an ın verdiği bu hayat mesajını anlamazlıktan geldiniz. Hatta elinizin tersiyle ittiniz ve siz piramidik bir hayat metodunu benimsediniz. İnsanların yan yana durduğu bir hayatı değil, insanların birbirinin omzuna basarak yükseldiği bir hayatı, altta kalanın canının çıktığı bir hayatı desteklediniz. omzunuzdakileri alkışladınız. Onların tepenize vurmasına ses çıkarmadınız, onurunuzu koruyacak yerde, onurunuzu peşkeş çektiniz. Dolayısıyla işte akıbetiniz bu. Şimdi bu duruma düştünüz ve yürek yangınına düştünüz.
Hasılı kelam; Her iki tarafta zalimdir. Taraflardan biri zorbalığı, azgınlığı, ayartıcılığı ve baskıcılığı gerekçesi ile zalimdir. Öbür tarafta ise insanlık onurundan, insana özgü düşünme yeteneğinden, insanı insan yapan özgürlüğünden vazgeçtiği için zalimdir. Kaba güce ve zorbalığa boyun eğdiği için suçludur. Her iki taraf da günahlarının cezasını çekeceklerdir. Çarpıldıkları ceza, sadece işledikleri kötülüklerin karşılığı olacaktır.
34. Tarihi bir veri bu dostlar. Refah içinde yüzen şımarmış kesimler vahye ve onu getiren nebilere ilk karşı çıkan kesimler olmuştur. En şiddetli karşı çıkan kesimler olmuştur. Güç ve serveti haklılığın gerekçesi saydıkları için böyle olmuştur. Onlar kendi ellerinde ki güç, servet ve iktidarın kendi haklılıkları sonucu kendilerine verildiğini düşünürler. Hatta gücün hakkını savunurlar. Hakkın gücünü değil. Onun içinde güçlünün haklılığı esastır onların dünyasında ve buradaki mantıkta odur zaten, Karun mantığı.
Yani servet benim değil mi, kim ne karışır diyordu. Mutlak mülkiyet iddia ediyordu. Geçici olduğuna bakmıyordu. Hiçbir servetin kalıcı olmadığı gerçeğini görmüyordu. Kendisine emanet edilmiş olduğuna inanmaya yanaşmıyordu. Eğer emanet bilse, emanet olduğuna inansaydı, benim değil mi istediğimi yaparım diyebilir miydi?
Senin değil ve istediğini de yapamazsın. Emanettir, ihanet edersen hainlerden olursun. Sadakat gösterirsen sadıklardan olursun. Akıbetinde ya hainlerin akıbeti, ya sadıkların akıbeti olur. Onun için servete, şöhrete, mala, mülke, güce, iktidara nasıl baktığınız önemli.
35. Bu aslında her çağda geçerli bir mantığın ayan beyan fotoğrafıdır. Maddi başarı ve refahı doğru yolda olmanın kanıtı sayan akıldır bu işte. Dünyevileşmiş akıl yani, küstahlaşmış akıl. Hz. Davut ve Süleyman gibi aleme sultan olmakla, Hz. Zekeriya ve Yahya gibi aleme Kurban olmak arasında ne fark var. Eğer mahiyet açısından bakarsanız her biri kendine verilen rolü, kendine verilen imkanlarla yaşayan peygamberler bunlar.
Varlıkla yokluk arasında mahiyet farkı yoktur. Varlıkla yokluk arasında sınav farkı vardır, araç farklı vardır. Biri servete sahip, diğeri değil. Biri makama sahip diğeri değil. Bu ikisi arasında ki fark nitelik farkı değildir imtihanın aracının farkıdır. İmtihan aracı farklıdır. Biri verilerek sınanmıştır, diğeri verilmeyerek.
Onun için bu mantık bunu mahiyet farkı zanneden mantıktır, ki vahyin ilk muhatapları da böyle düşünüyorlardı. Kendilerine hakikati getiren peygambere, Allah resulüne şöyle bakıyorlardı. Biz haksız olsaydık eğer Allah bizi desteklemezdi. Allah bizi destekliyor çünkü biz şu anda bölgenin en iyisiyiz, en zenginiyiz. Bu da Allah’ın bizi desteklediğini gösteriyor. O halde sen bizi neye çağırıyorsun. Bunu demeye getiriyorlar.
Oysa ki Kur’an bu mantığı yerden yere vuruyordu. Çünkü bir insanın elinde servetin olması, gücün olması, iktidarın olması, insan gücünün kaynaklarının olması o insanın haklı olduğu, o insanın elindeki servetin helal olduğu anlamına gelmiyor.
İşte şu gelen ayette olduğu gibi:
36. Kâfirler bu dünyada Allah’ın rızık paylaştırma yasasını, rızık taksim etme hikmetini bilmiyorlar. Dünyada kendilerine bol bol nimetler verilenler, kendilerinin Allah’ın sevgili kulları olduklarını zannediyorlar. Nimet verilmeyenlerin ya da az verilenlerin de Allah’ın gazabına uğramış kimseler olduklarını zannediyorlar.
Rızık, Allah’ın elindedir. Mülk Allah’ındır. Şu anda ekonomik güce sahip olanlar, askerî, siyasal güce sahip olanlar zannetmesinler ki, bu sahip oldukları kendilerindendir. Bu mallarını, bu mülklerini, bu evlâtlarını kendilerinin sanmasınlar. Bunları biz kendimiz kazandık, kendimiz bulduk filan demesinler. Onlara bütün bu sahip olduklarını veren de bir gün tüm bunları ellerinden alacak olan da Allah’tır.
Öyleyse gelin ey insanlar, geçici bir dünya malının, geçici bir dünya saltanatının içine gömülüp, onun peşine düşüp Allah’ı ve elçilerini reddedenlerden olmayalım.
37. İnsanları Allah’a yaklaştıran şeyler, mallar ve evlatlar değil, bilakis iman ve salih amellerdir. İman kalp işidir. Fakat salih amellerin yapılmasında malın ve evlâdın tesiri büyüktür. Bu sebeple mallar ve evlatlar, ancak mallarını Allah yolunda harcayan ve evlatlarını iyi bir terbiye ile Allah’a karşı takva sahibi kimseler olarak yetiştirmeye çalışan müminler için Allah’a yaklaştırıcı bir vesile olabilir. Ömrünü iman ve salih amellerle dolduran, mal ve evlâdını da Allah’a kulluk yolunda kullanan müminler, hiç tükenmeyecek sonsuz mükâfatlara nail olacaklardır.
İnsan, bu süslü dünyaya sadece imtihan için gelmiştir. O, tıpkı gelin gibi üzerine saçılan şeylere aldırış etmez. Şayet aldırış eder ve döner bakarsa onun düşüklüğünü ve aklının noksanlığını gösterir. Bugün fırsat günüdür, gelecek ise yolculuk için azık tedarik etme günüdür.
38. Ayetlerimizin anlamını geçersiz, amacını geçersiz kılmaya çalışanlar buyruluyor. Yani ayetlerin amacı var, bu amacı geçersiz kılmaya çalışma, o amacı gerçekleştirmemek için uğraşmak! İşte vahye karşı yapılacak en büyük ihanet bu.
Ekonomik, siyasal ve askerî güçlerine güvenerek, mallarına, mülklerine, devletlerine, saltanatlarına, kavimlerine, kabilelerine güvenerek bizim ayetlerimizi, bizim sistemimizi aciz bırakmak isteyenleri de azapla yüz yüze bırakırız. Onlar cehennem azabıyla karşı karşıya getirilecekler. Kim malına mülküne güvenerek Allah’a kafa tutmaya kalkışırsa, Allah’ın ayetlerini kabul etmezse, inananlara zulmederse onlar azaba hazır tutulacaklardır.
39. Servet parçadır, serveti ister. Fakat eğer servet geçici lezzete karşılık ebedi saadetini kendisine kaybettirecekse bu insana bütünü gösterseydiniz hala onu ısrarla istemeye devam edecek miydi? O halde insana kalan tek şey var; parçayı görüp bütünün taamını göremeyen insana düşen bir şey var; O da bütünü gören Allah’a teslim olmak. Ona güvenmek. Zaten bunu yaptığı anda kurtulur. Bunu yaptığı anda güven ve huzur bulur, yoksa yok. Onun için insanın maddi durumu onun hakikatle ilişkisinde hiçbir zaman referans olamaz.
İnfak; iki şey için kullanılabilir.
1 – Allah davası uğruna harcamak,
2 – Allah rızası için harcamak.
Allah rızası için bir yoksula vermek, birine vermek ya da Allah davasına vermek. Zaten o doğrudan Allah rızası için harcamaktır. İnfak bu, karşılıksız vermek. Her ne verirseniz onun yerini o hemen doldurur. Bu ibare bunu söylüyor. Allah onun yerini doldurur.
Hadis-i şerifte: ”Her iyilik bir sadakadır' buyurulmuştur. ”Her iyilik bir sadakadır" ifadesinin anlamı, infak etmenin malla sınırlı kalmaması demektir. Aksine mal, söz, iş, ilim ve dinî bilgiden müteşekkil her iyiliği içine alır. Allah'ın zatı ile ilgili bilgi, bunların en üstünü ve en şereflisidir. Çünkü malların faydası bedenler için, dini bilgilerin faydası ise kalpler ve ruhlar içindir.
40. Müşrikler, melekleri sembolize eden putlar yapıp onlara da tapıyorlardı. Bu neviden onların yağmur tanrısı, şimşek tanrısı, rüzgâr tanrısı, zenginlik tanrısı, hayat tanrısı ve ölüm tanrısı vardı. Bunun kıyamet günü meleklere sorulması, onların bunu tasvip edip etmediklerini ortaya çıkarmak, böylece müşriklerin hatalarını kendilerine fark ettirip bundan vazgeçmelerini sağlamaktır. Nitekim bu sorunun sadece meleklere değil, dünyada iken ilâh olarak kendilerine tapılan herkese sorulacağı haber verilir:
“O gün Rabbin müşrikler ile onların Allah’tan başka taptıklarını huzurunda toplayacak, sonra da o tapılanlara: «Şu kullarımı siz mi sapıklığa düşürdünüz, yoksa onlar kendi kendilerine mi yoldan çıktılar?» diye soracak.” (Furkan 17)
Yine Allah Teâlâ Hz. İsa’ya:
“Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: «Allah’ın yanı sıra beni ve annemi de iki tanrı kabul edin» diye sen mi söyledin?” buyuracak, o da şöyle diyecek: «Hâşâ! Sen, ortağı bulunmaktan ve her türlü noksan sıfatlardan pak ve uzaksın Allah’ım! Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana düşmez. Eğer böyle bir şey söylemişsem sen onu elbette bilirsin. Çünkü sen benimle ilgili her şeyi, içimden geçenleri dahî bilirsin; fakat ben sende olanı, senin gizleyip de bana öğretmediğini bilemem. Şüphesiz bütün gizlilikleri hakkiyle bilen ancak sensin.»” (Maide 116)
41. Melekler de, aynen Hz. İsa gibi, insanlara böyle bir şeyi söylemiş olmaktan Allah’a sığınarak, onların cinlere taptıklarını ifade ederler. Çünkü melekler nurdan yaratılmış günahsız ruhanî varlıklar olup kimseye bir kötülük telkininde bulunmazlar. Bu onların tabiatlarında yoktur. Ayetteki “cin” ile de cinlerden olan şeytanlar kastedilir. Çünkü sadece şeytanlar onlara, Allah’tan başkalarına tapmalarını telkin ediyorlardı.
Belki bölge halkının içerisinde tefsirlerimizde nakledilen bazı rivayetlere bakılırsa cinlere özel olara tapan kabileler var. Özelde onlar dile getiriliyor. Ama Kur’an hakikatleri evrenseldir. Bir bölgeye hapsedemeyiz. Bu her çağda insan bilinmeyen güçlere karşı, Allah’a karşı duyması ve beslemesi gereken hisleri besliyor olabilir. Onların hepsi bu ayetin kapsamında değerlendirilmeli.
42. Müşrikler ister melek, ister cin, isterse başka varlıklardan olsun taptıkları putların kendilerine yardımcı olacaklarını ve kendilerine şefaat edeceklerini sanıyorlardı. Oysa kıyamet günü, Allah’ın izni olmadığı sürece ne meleklerin ne de başkalarının bir başkasına fayda veya zarar vermeye yahut bir zararı defetmeye güçleri yetmeyecektir. Dini yalanlayanların o yakıcı cehennem azabını tatmalarına kimse mâni olamayacaktır. Dolayısıyla Allah’tan başkasına tapmanın hiçbir yararı olmadığına göre, şirki terk etmekten başka yol kalmamaktadır.
43. Hakikate nasıl ki servet ve güç referans olamazsa, atalar yolu da referans olamaz. Doğru yol ataların yürüdüğü yol değildir. Hakikat değerini kıdeminden almaz. Kaldı ki o zaten en kadim olandır. Çünkü el Hakk tan gelmiştir. Onun için burada körü körüne taklit, tıpkı servet nasıl insanın hakta olduğunun belgesi değilse ataların izini takip etmekte insanın doğru yolda olduğunun referansı değildir diyor ayet.
44. Okuyup anlamaya çalışacakları ve hayatlarını onunla düzenleyecekleri bir kitap göndermemiştik şimdiye kadar. Yani bu adamların daha önce bu Allah’tandır dedikleri bir kitapları, bir sahifeleri olsa da, bak biz Allah’a bağlıyız, biz bu kitapla hayatımızı düzenliyoruz, Allah daha önce okumak ve amel etmek üzere bize bu kitabı gönderdi deseler. Hâlbuki bağlandıkları, dayandıkları böyle bir kitapları da yok ellerinde. Biz atalarımızın yoluna bağlıyız, diyorlar, kimse bizi atalarımızın dininden ayıramaz, diyorlar, ama atalarından kendilerine intikal eden bir kitap da gösteremiyorlar. Hâlbuki ata olarak daha önceki atalarına gitselerdi, daha önceki ataları olan peygamberlere gitselerdi elbette reddettikleri bu kitabın aynısının onların hayatını düzenlediğini göreceklerdi.
45. Önceki helak edilmiş kavimlere verilen nimetlerin onda biri, bu vahye karşı gelenlere verilmemişti. Yani öncekiler onların 10 katı nimete sahip oldukları halde helak oldular bunlar neylerine güveniyorlar.
Diğer bir görüşe verilen manevi nimetler, bu ümmete verilenlerin onda birine bile ulaşmamışken onlar helak edildiler ve bu ümmete verilen bu kadar geniş nimete rağmen siz neden bu nimetleri görmezden geliyorsunuz. Neden bu nimete rağmen, bu manevi nimetlere rağmen inkârda direniyorsunuz.
46. Allah’a karşı esas duruşa davet ediyor insanoğlunu ayet. Allah’ın huzurunda ki esas duruşunuzu bozmayın, klas duruşunuzu bozmayın. İster başkaları ile birlikte, ister tek başınıza fark etmez.
Bütün mesele bu aslında insanoğlunun tüm çabası bu. Allah’a karşı esas duruşunu bozmamak, Allah’a karşı esas duruşunu bozarsa eğer onu esas duruşa getirecek bir yığın kul var. Kula kul edecek, kendilerine kul edecek, onu süründürecek bir yığın kul var. Ancak kula kul olmamanın tek çözümü var, sadece Allah’a kul olmak.
İnsan, bir kısım ön yargılardan kendini kurtarıp, gerçeği bulabilmek için samimiyetle düşünecek olsa; yine aynı safiyetle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını ve kişiliğini inceleyecek olsa, onda delilikten hiçbir iz bulunmadığını, aksine onun toplumun en akıllı insanı olduğunu görecektir. Hem Mekkeliler, zaten henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce de ona çok güveniyor, emanetlerini ona bırakıyor ve mühim işlerinde ona danışıyorlardı.
47. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben bu görevi Allah için yapıyorum. Ben sadece sizin kurtuluşunuz için çırpınıyorum. Benim derdim budur. Benim istediğim sadece sizlerin Müslümanlar olarak Rabbinize kulluğa yönelmeniz ve böylece ateşten kurtulmanızdır. Bunun dışında sizden hiçbir beklentim yoktur.
İşte tarih boyunca tüm peygamberlerin söylediğini Rasulullah Efendimiz de söylüyor. Biz peygamberler yolunun yolcuları da kendilerine din götürdüğümüz insanlardan hiçbir ücret istemeyeceğiz. Bizim ücretimiz Allah’a aittir diyeceğiz. Uyarımızın temelini vahiy oluşturacak. Vahyin dışında başka hiçbir şey götürmeyeceğiz insanlara. Götüreceğiz Kur’an’ı, götüreceğiz peygamberi ve işte böylece Müslüman olun diyeceğiz. Unutmayalım ki zaten Allah her şeye şahittir.
48. Guyûb; (gizlilikler, bilinmeyenler) sözcüğü çoğul olarak getirilmiştir. Çünkü Allah herkesin gizli yönünü, gönlünde olanları bildiği gibi kıyamet gününe kadar gelecek olan nesillerin kalplerinde olanları da bilir.
49. Işık gelince karanlık gider. Hak gelince batıl gider. "Günümüzde batıl hakimdir" denirse, Bizde deriz ki bu, güneşin tutulmasıyla birlikte karanlığın gelişi gibidir. Güneş ortaya çıkınca gidecektir. Çünkü bu din kıyamete kadar bakidir.
Hakikat güneş gibidir, yalan ve batılsa kar gibidir. Güneşten nefret edenler, sermayesi buz olanlardır. Mevsimi yaklaştığı zaman, vakti geldiği zaman kimse güneşin doğuşunu engelleyemez. Çünkü sahte bir değere sahip değildir aslında. Sahtenin değeri de sahtedir. Sadece muhatap aldandığı kadar ona değer yükler. İşte bu ayet onu dile getiriyor. Sahteye birileri değer yüklüyorsa eğer onun değerli olduğundan kaynaklanmıyor bu. Ona değer yükleyenlerin ahmaklığından kaynaklanıyor demeye getiriyor.
50. Eğer ben sapıtmışsam bu sizi ilgilendirmez. Zararını çekecek olan benim. Buna karşılık eğer doğru yolda isem, beni vahiy aracılığı ile doğruya ileten yüce Allah'ın yönlendirmesi sayesinde doğru yoldayım. Bu konuda benim elimde olan hiçbir şey yok, olan her şey O'nun izni ile oluyor. Ben O'nun dileğine bağlıyım, O'nun bağışının tutsağıyım.
Sapıklıklar, yanlışlıklar, zulümler, kötülükler bize aittir. Ama hidayet Rabbimizin lütfudur. Her türlü iyilikler O’ndan tüm kötülükler de bizdendir. Tabii bu ifade peygamberin saptığı, sapıttığı, sapıtacağı anlamına gelmemektedir.
51. Evet; "Keşki onları görsen!" Sahne, izleyicilerin bakışlarına sunulmuştur. Ansızın karşılaştıkları dehşetten dolayı "Paniğe kapıldıklarında" Galiba kaçmak istiyorlar, ama "kaçacakları hiçbir yer yok." Çünkü "Cehennemin yakınında yakayı ele vermişlerdir." O yüzden bu ümitsiz girişimleri başarısız kalmış; bu yersiz hareketleri bulundukları yerden uzaklaşmalarını sağlayamamıştır.
52. Artık iş işten geçti. Bunca uzak bir noktadan, yani dünyadayken mümkündü o. Hayatı yaşıyorken mümkündü. Şimdi gördü, gayba iman edecekti. Gördükten sonra inanmanın bir anlamı yok. Sınav kâğıtları toplanalı çok oldu. Cevap anahtarları verildi. Cevap anahtarını eline aldıktan sonra ben biliyorum demenin anlamı yok ki.
53. Diriliş mi? Boş ver, hikâye diyorlardı. Hesap kitap mı? Asılsız, boş ver diyorlardı. Cennet mi, laf bunlar, bizim ihtiyacımız yok cennete. Cehennem mi? Hikâye diyorlardı. Filansız, falansız cennet bizim için sürgün, falanlarla cehennem ödüldür bize, diyorlardı. Cennet cennet dedikleri üç beş gılman, üç beş huri, bizim ilgimizi çekmez, dünyada onun âlâsını bulabiliyoruz, diyorlardı. Vahiy mi, Kitap mı? Boş ver, bizim ondan daha güzel kitaplarımız var, bilgilerimiz var diyorlardı. Peygamber mi? Geç onu, bizim ondan daha etkili, daha yetkili, daha bilgili efendilerimiz var, diyorlardı. Allah mı? Boş ver, bizim O’ndan daha egemen, O’ndan daha bilgili siyasîlerimiz var, diyorlardı. Uzaktan uzağa akıllarına gelen her şeyi söylüyorlardı, ama şimdi o uzaklar yakınlaştırılınca, her şey gözlerinin önüne getirilince, tamamen aksini söylüyorlar, iman iddiasında bulunuyorlar.
54. Dünyada ölüm onları sevdiklerinden ayırdığı gibi, ahirette de cehennem onları tüm arzu duydukları şeylerden ayıracaktır. Onlarla, tekrar dünyaya dönüp iman etme gibi boş arzularının arasına, bir daha ebediyen kalkmayacak bir perde çekilecektir. O halde bizi ölüm anında ve ahirette böyle çaresiz bırakan inkâr, şirk ve şüphelerden uzaklaşıp, doğru yol rehberimiz Kur’an’ın aydınlığında ve ebedî önderimiz Peygamber (s.a.s.) izinde yürüyerek bu engelleri aşmaya, ebedî arzumuz olan cennet ve Cemalullaha ermeye çalışmalıyız.
Rabbim imanımıza musallat edecek her tür kuşkudan bizleri korusun.
“Ve ahiru davahüm enil hamdülillahi rabbil alemiyn”
Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.
Kayıt Tarihi : 3.3.2026 00:22:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!