Bu yazıyı yazarken acı ayazın sesini işitebiliyorum. Çürük pervazları sarsarken kedi yavrusu gibi inleyen rüzgâr, yüzleri hatta bulutları bile ısırıyordur ama onlar umutlu. Yakında bahar gelecekmiş, tabiat yeniden dirilecekmiş, az kalmış, herkes onu bekliyormuş, öyle diyorlar. Her defasında o kaprisli baharı beklemekten yoruldum ben, böyle iyiyim. Mümkünse odamdan hiç çıkmadan düşlerde uzun seyahatlere çıkmak istiyorum. Hem bahar gelecek de ne olacak. Hep aynı tatlı yorgunluk, geçip giden günlerin hüznünü unutan sonsuz bir aldanış...
Yumuşak battaniyemin altına sakladığım kitaplar ve camın arkasından film gibi izlediğim hayatın silik resimleriyle idare ediyorum şimdilik. Aniden sevdiğim bir yazar gelse ziyaretime, diyorum ama kim olduğunu, neden yazdığını büsbütün unutup gelse bana. Zamanı birden açılan katmerli yapraklarıyla eriten rengârenk erengüller getirse. Ben onları vazoya yerleştirirken gizlice ince parmaklarımı seyretse. Sonradan yazmak için değil, beni daha iyi anlamak için...
Sonra küçük kristal kadehlerde ev yapımı ceviz likörü içsek. Damağımız yansa biraz, içkiyle çürüyen cevizin burukluğuyla saç diplerimiz tutuşsa kendiliğinden. Ona çocukluk hikâyelerinden kalan eski dostlardan bahsetsem. Ayaklarımı altıma alıp desem ki, “biliyor musun, bir defasında öyle gürültülü konuşup, öyle içten ve çok gülmüştük ki gecenin sonunda çoraplarımız da seslerimiz, kahkahalarımız, kokularımız gibi divandan aşağı yuvarlanıp birbirine karışmıştı. Olur ya, çocukken başkasının sahip olduklarını kendinin sanırsın, kendini de başkası... Hesaplanmamış masum sevdalara düşmekten olur böyle masum kazalar. Büyüyünce neden hiç karışmaz sanki o çoraplar? En fazla hiç bulamayacağın öbür tekini kaybedersin. Sadece ölçüyü öğrenen aklın karışır.” Ben böyle saçmalayınca yazar yüzüme bakıp bilgiç bir edayla “karışıklık iyidir, başkalarının hayatını yaşamak, onların korkularında, arzularında, hayallerinde soluklanmak iyidir” desin mesela. Sonra uzun uzun susalım, susup mutluluk veren ‘huzursuzluğun’ koyu mırıltısını dinleyelim...
Sandıktan çıkan otuz bin sayfa...
Tavandaki çatlakları seyrederken hayallerle epey oyalandım ama haliyle bu tuhaf davete icabet eden kimse olmadı. Kalabalıklardan ölesiye sıkılan melankolik Pessoa’yı çağırdım ben de. İhmal etmişim onu çoktandır. Halbuki bir ara başucumda uyuyordu kendini hep başarısız ve mutsuz hisseden o münzevi. Fötr şapkası, küçük yuvarlak gözlükleri, papyonu, ince bıyıkları ve dudaklarına yapıştırdığı sigarasıyla Lizbon sokaklarındaki taş parkelerde yalnızlığının sesini duyarak yürümeyi seven bir yazarı hatırlamak titrek ruhumu ısıttı. Sandığına sakladığı otuz bine yakın el yazmasıyla öldükten sonra keşfedilen şairin Bernardo Soares ismiyle yazdığı Huzursuzluğun Kitabı’nı rastgele bir yerinden açıp okumaya başladım tekrar: “Bazı metaforlar, sokaklarda yürüyen insanlardan daha gerçektir. Kimi kitapların kıvrımlarında saklanan tasvirler, nice erkeklerden, nice kadınlardan daha berrak hayatlar sürerler. Bazı edebî cümleler insanlar gibi birer kişiliğe sahiptir.”
Pessoa, kendine düşsel sevgililerden, insanlardan, hayatlardan, kendi içinde çoğalttığı sahte kimliklerden olmayan bir yaşam yarattı ve sanırım delirmeye başladığını söylediği son anına kadar da bu ‘parçalanmanın’ ve seçilmiş yalnızlığının tadını çıkardı. Yaşamanın bir başkasının kimliğine bürünmek olduğuna inanan şair, yazabilmek için kendini yok etti. Yazdığı sürece yetmişten fazla kurmaca kişilik yaratan Pessoa, düz yazı-şiir yazabilen muhasebeci Soaeres’e şunları söyletiyor: “Çok fazla düş kurdum ben, yorgunum ama düş kurmaktan değil. Kimse yorulmaz düşten, çünkü düş kurmak unutmaktır, unutmak ağırlık yapmaz, uyanık uyuduğumuz, rüyasız bir uykudur unutmak.”
Tek unutmak için acılarımı
Baksana; kırdılar kapılarımı
Yağmalandı kalbim, ömrüm, herselim
Kursuna dizdiler anılarımı
Yenik duştum bu savaşta neyleyim
Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta