Yahya Kemal, Balkan şehirlerinde geçen çocukluk günlerinin her anında alev gibi yakıcı bir hasret duyduğunu söyler:
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Şairin ifade ettiği hasret, daha çok mazinin ihtişamlı günlerine duyulan bir hasrettir. Hatta sadece geçmişe duyulan bir özlem değil, aynı zamanda İmparatorluğun sembolü olan İstanbul’a bir özlem, bir yöneliş, bir özenmedir. Bu hasreti, sonraki yıllarda İstanbul’da dindirecektir.
Balkan Türklüğü, İmparatorluğun en halis evlatları olmakla birlikte içinde sürekli bir gurbet hissi taşıdı, bir İstanbul özlemi büyüttü. Ve bu özlemle yaşadığı coğrafyayı, özellikle Üsküp, Manastır, Ohri. Prizren, Saraybosna, Mostar, Tiran, Kruya, Elbasan, Selanik ve Sofya vb. gibi bazı şehir merkezlerini İstanbullaştırdı. Bu özlemi yalnız Türkler değil, kardeş Müslüman kavimler de içlerinde derinden derine hissettiler. Hatta müslüman olmayanlar da... Hepsinin içinde İstanbul vardı.
Dağlık bir coğrafyada Osmanlıya yürekten bağlı Arnavut Beyleri, Has Osmanlı Boşnak Paşaları konaklarını İstanbul saray ve konaklarına benzeterek yaşadılar. Paşalar ve Beyler, Hünkâr duruşlu olmayı seviyorlardı. Bir ellerinde tuttukları adalet terazisinin, diğer ellerrindeki kılıcın hakimi ve amiri olduğunun idraki içindeydiler. Attıkları adım Sofya’da, Üsküp’te, Manastır’da, Prizren’de, Tiran’da, Kruya’da, Saraybosna’da da olsa İstanbul ahengindeydi.
Selamlıkta içilen kahvelerin tadında, nargile ve tütünlerin dumanında İstanbul esintileri vardı.
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta