Pazartesi günlerini hiç sevmedim, pazartesinin de beni sevmediğine eminim zaten. Tembelliği meslek edinmek bir uzmanlıktır, kendimle ne kadar övünsem de azdır.
Pazartesi konusunda yalnız olmadığımı ve benim gibi düşünen insanların olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor. Demek ki ben normal bir insanım…
Tembelliği meslek olarak gören birisi olarak, okul yıllarımda sınav arifeleri aklıma geliyor. Hâlbuki sınav tarihini nerdeyse bir ay öncesinden bilmeme rağmen son güne kadar rafa kaldırmak özgürlük, arife gününde ise altyapı kopya çalışmaları da birer işkence…
Tıpkı şu anda bu hikâyeyi yazmak gibi… Bu bir ödev; ama benim ödevim, benim yaşamım. “Hadi yaz! ” demekle olmayan cinsten…
Kimse çıkıp bana ben çalışkanım demesin zaten. Hiç okula giderken ya da işe giderken hayıflanmadık mı?
Ben buna istekli köleleriz diyorum. Sonuçta kimse zorla işe yollanmıyor değil mi?
Çenemin bu kadar düşük olması, yediğim ilk tokatla alakası var desem gülersiniz sanırım. Maalesef doğru, anlatayım:
Aile bireylerinin yoğun iş temposu yüzünden, yalnız geçen çocukluğumda en büyük eksiklerimden biride konuşmak… Hatta konuşamamak…
Sabah, öğle, akşam yemekleri hazırlanır önüme konur ve tembihlenir. Dışarı çıkmak yok, kibritle oynamak yok, suyla oynamak yok. Yok… Yok… Yok… Konuşmayı bilmeyen yıllarımda farkında olmadan ‘pandomim’le tanışmışım meğerse. Bu arada en yakın arkadaşlarımda evde bulunan tüm çatal ve bıçaklar, malum yalnızlığın yan etkileri…
İnsanın kendini anlatamaması gerçekten çok acı. Kendi içimde de tiyatro oyunculuğunun ilk adımları sanırım. Konuşabildiğim iki altın kelime, elmaya ‘ami’ suya ise ‘hudi’ dediğimi anımsıyorum. İstediğim şeyi anlatamadığımda da ağlardım. Bu işkence beş yaşıma kadar sürdüğünü anımsıyorum. Ağladığım anlarda annem susturmaya çalışır, elma ya da su istediğimi düşünüp ikisini de getirirdi. Ağlarken küçük dilimin gözükmemesi sonucunda, konuşamama sebebimi küçük dilimin olmayışıyla bağdaştırıp doktora gittiğimizi de anımsıyorum. Doktorun küçük dili var korkmayın demesiyle rahatlayan annemin yüz ifadesini hala unutamam. Meğerse çözüm o kadar yakınmış ki daire kapısını açıp dışarıdaki çocuklara karışmak kadar. Doktor tavsiyesiyle sınırları olan özgürlük bahçesinde çatal ve bıçağın dışında bana benzeyen yeni arkadaşlar ve ilk karşı cinse olan merakım, heyecanımı da anımsıyorum. Hatta ilk fiili eylemim tellere tırmanmak ve yaşıtım olan karşı cinse erkekliğimi kanıtlamak olduğuydu. Erkeklik güçle alakalı demek ki Tırmanabiliyorsan güçlüsün ve de erkek…
Çok kısa sürede kelime hazineme yeniler girmeye başlamıştı. Küfürlere alışmamın zor olmadığını, bende de potansiyel olduğunu anlamıştım. Ama nerden bilebilirdim ki ilk tokadın temeli olacağını… Bir limon, bir sıkımlık beynimle arkadaşlarımın anneleriyle yakından alakalı sözlerimin başıma dert olacağını…
Konuşmak, kendini anlatabilmek, isteklerini dile getirmek meğerse ne güzel şeymiş. Bu güzelliklerin bir sabah yüzümde bir tokat olarak patlaması kaçınılmazmış. O sabah iki kişinin bile zor sığabileceği mutfakta çeyrek porsiyon yer kaplayan bedenimle tezgâhın üzerine çıkmış ufak pencereden yan komşumuzun oğluna, ‘oğluşu’nun annesine yakın temennilerimi bağırarak dile getirdiğim anda hiçbir açıklama yapılmadan yüzümde patlayan tokat yüzümün kanlar içinde kalmasına rağmen, soru sormama mani değildi tabiî ki. Bir sıkımlık beynimle, kanlar içinde anneme ben ne yaptım şimdi, ben ne yaptım şimdi nakaratlarım, kanlarım ve gözyaşımla sorduğum ‘ilk soru’ydu ve hayatımda ailemin benden duyduğu ilk küfürcük.
İtiraf ediyorum ortaokul yıllarında evin telefonu çalmıştı ve ben açmıştım. ‘Alo… Alo! ’ dememe rağmen ses yoktu bende o sinirle arayanın ‘ebe’sini sormuştum. Meğerse o kişi de abimmiş, telefon ahizesi de arızalıymış. Ama suç bende mi?
Ben ne yaptım şimdi?
Murat SERÇEK
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!