Gönül dükkânında satılmaz metâ,
Ârifin sırrına erişmez hatâ.
Eğriyle doğruyu koymuş bir pota,
Kör olan aynaya fâl verir mi hiç?
Özü eğri olan yol verir mi hiç?
Aslı hâm gümüşten gevher mi olur?
Nâmert olan elde hançer mi olur?
Zulm ile âbâdın sonu şer olur,
Karganın konduğu gül verir mi hiç?
Bulanık pınarlar bal verir mi hiç?
Bak…
Kantarı öyle bir bozdular ki artık adalet,
dirhemin içinde değil, muktedirin gölgesinde saklanıyor.
Zenginin israfına itibar dediler,
yoksulun feryadına imtihan…
Mizanı mülke değil,
mülkü mizana uydurdukları bir devir bu.
Sofrada ekmek küçüldü,
yalanın hacmi sarayları aştı.
Alınan ahın, satılan vicdanın,
kâr edilen yarınların borsasını kurdular.
Bir yanda ipekli kaftanlar parlatılırken,
öte yanda yamalı hayallerin ipliği bile haczedildi.
Öyle bir pazar ki bu;
cahilin sesi, âlimin suskunluğundan pahalı.
“Çark dönüyor” dedikleri,
mazlumun öğütüldüğü bir değirmen taşıydı aslında.
Ve o taşın altında ezilen un değil,
insanın bin yıllık haysiyetiydi.
İlim meclisine girmez nâdanlar,
Kendini Kaf Dağı’nda görür olanlar.
Sözü inci sanır, dilden yalanlar,
Kuru ağaçlara yel verir mi hiç?
Lâl olan dillere hâl verir mi hiç?
Ali der ki: Dünya bir hoş seraptır,
Yıktığın o gönül, Hakk’ın yapıdır.
Vefasızın sonu viran kapıdır,
Toprak olan cana kal verir mi hiç?
Vadesi bitene mühlet verir mi hiç?
Kayıt Tarihi : 20.1.2026 00:30:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!