Beynimi felç eden dumanlar vardı katar katar giden. Şiir yüklenmiş gemilerin ardından gelen ümit şarkısı vardı gözlerimin yollara dalıp seni hatırlayışındaki gizemin çözümsüzlüğü içinde kaybolup gitmelerinde. Bir viran şehrin virane sokaklarında loş bir lahzada senin sesinde büyümekteydi damarlarımın sızısında kan ağlayan dizeler. Hep yarım kalmış cümlelerin anlamsızlığı tıkanıp kalmıştı gizli yaralarımda. Uzanıp yüzükoyun ölüm sıcaklığına bir gül kaldırım taşına ağlamaktaydı yaprağındaki son damlanın kan kızıllığında.
Kirlenmiş dünyanın acılarını koyuyordun öpüşlerine. Dudaklarımdan kalbime giden yolda eritiyordum çilekeşliğini. Yine de bir sızı oluşuyordu kuytularımda ve o an teninde ağlamaya başlıyordu tenim. Kederini anlatıyordu terin, gözyaşlarını emiyordum terinde. Acın tuzlaşmış bir kalıp gibi geliyordu dudaklarımın ucuna. Yudum yudum akıtıyordum içime acını ve acılarımla yoğuruyordum. Karanlığın en derin saatinde bir sofra kuruyordum duygularımıza; içkisi kan, mezesi tuz, ışığı karanlık olan.
Acın parmaklarımın ucundayken (ki parmaklarımı ısırmayı severdin) saçlarımdan dökülen duygu damlacıklarından sevda yüceliği ve ellerimde mahzun acılarla dolu gözyaşlarımı sundum sana.
Şimdi yas nağmeleri dökülmekte şiirlerden geceye. Sessizlik yükselmekte kalabalıklardan. Damarlarımda karanlık yürümekte, bir çiçeğin figanları duyulmakta uzaktan gelen rüzgarın uğultusunda.
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...




herzamanki gibi... harika...
Bu şiir ile ilgili 1 tane yorum bulunmakta