Masmavi denize uzanan bakışlarının ardı sıra savrulan rüzgar, yine seni benden gidişini getiriyordu bana. Masum sokuluşların kumsala varmadan kırılan dalgalarında donuyordu yüzün. Rüzgarın denize inen ayağından kirpiklerime sırılsıklam esintilerin ruhu kalkıyor beni deli bir fırtınanın içerisine bırakıyordu. O an benden gidişinin üzerime dökülen sızım sızım ışıltısıyla gittikçe büyüyen bir uğultunun, yüzüme çarpan sessizliğine tutuluyor uçsuz bucaksız kuytulara savruluyordum. Tam fırtına dindi haydi bir gayret; hayaline sakladığım lavanta tozağından bahçelerin kokusunu giyiniyor, parça parça dökülen entarimin çırılçıplak saflığıyla masmavi denizlere koşturuyor sana kavuşuyorum derken benden gidişinin acısıyla yeniden tutulduğum o uğultunun kollarından sarkmış halinde buluyordum kendimi. Ruhumun bedenimden ayrılmakta ki o kararsız haliyle yeniden öylece donup kalıyordum! Can yarıya çıkmış üzerimde bir tılsımlı ışıyış bir kalkan geleceksin beni yeniden seveceksin diye ölmeme izin vermiyor, son nefesin çırpınışıyla ürperen rüzgarı eşiğinde bekletiyordu. Yarı baygın bitkin bir halde göğe bakıyordum. Her şeyimi yitirmiş perişan bir haldeydim Bir çift kanadın yüreğime saplanan, güneşe sevgine rağmen buz tutmuş sessizliğiyle gittikçe daha da acıyan cızıltısını duyuyordum derinliklerimde. Masmavi göğe karışan mor lavanta tarlalarının bulantısı mıydı yoksa hala etkisinden kurtulamadığım bakışlarının dengemi alt üst eden acımasızlığı mıydı içimde parçalanan bilmiyordum? Başım dönüyor kirpiklerime takılan tül kanat kelebeklerin kanatları, kısılan kirpiklerimde bir süre çırpındıktan sonra göklere kavuşacağı esnada yokluğunun etlerimi tırmıklayan o feci acımasızlığıyla çaresizce gözlerimden içeri giriyordu! Menevişlerimde yıkanan periler kelebeklerin sönen küllerine uyanıyor ve koyun boşluklarında açan çiçeklerin özlerinden, alevi gittikçe büyüyen gözbebeklerime gözbebeklerinden su taşıyordu. O an ışık ışık öze gözbebeklerine doyan acılarım bir nebze de olsa diniyor beni kan kırmızısı gelinciklerin ince belde salınımlı huşusunun en nadide yerine bırakıyordu. Oradaydım. Zümrüt kelebeklerin kanatlarından koparcasına sızım sızım şafakların süt dolu göğüslerinden düştüğü yerlerden fışkırırcasına açmış gelinciklerin, sayılı ürpertileri arasındaydım.
Çoğalan ürpertilerin; gözlerimin önünde çırpınan o delici insanın yüreğini ateşe verici rengini izliyordum. Yankılanan her çırpınış, çığlık çığlığa göğe kalkıyor, ardı sıra çırpınışlarından saçılan mavi damlacıkları üzerime, inip kalkan göğsümün yok olmakta olduğu o ince belirtisine bırakıyordu. Tam damlacıklara dokunacağım derken gelincikler mor lavanta tarlalarında öylece yere bırakılan halime eğiliyor, yüzümde beliren gülümseyişten göğe dönüyor, damlacıklardan topladığı için için denizleri koynunun mor ırmaklarını içmeye doyamayan güneşlere yansıyordu.
Bir söğüdün ışıktan bir ırmağa saçlarını dökmesi, nazlı sürüklenişlerine köklerinden özünü akması, karışıp deltasında tek vücut o hali alması gibiydi senliğim! Tir tir titreyen gölgelerde kalışı gibiydi dalların! Kıyısız denizlerin içe döndükçe köpük köpük çırpınışlarından yıldızlara bembeyaz bir gelin verişi gibiydi!Ah belirtisinde kavrulduğumuz yıldızların, serin sularda öptüğümüz alevi gibiydi senliğim… Bir masaldı bulduğum. Koşarak gelişin bana; dalgalı denizlerden, mavi hapşırıklı lavantaların kız koynu arayışlarından…Akşamdan kalma sabahın o hallerinden. Ağzında bir damla yakut sarhoşluğuna doyamayan gecelerin eril şafağından. Ah kız oğlan kız vakitlerin kiraza durmuş uçlarından, kozasında kavrulan sevişlerin güne sancılanan kucağından! O zamanlar ruhumuzu okşayan o masalların sarhoşluğuyla nasıl da mest olurduk! Ağzımızda tadımız açlığa imrenirdik. Susuzluk bizi çığırırdı nefes çatlardı. Ah kumsalda deniz kabuklarının çatırtısı bir damla suya hasret gidişlerin her gelişlerinde uykuya yakalanan o hali sarhoşluğumuzun! Hep sana hep sevdana hep özsuyuna hasret yatağı o sonsuz koyların…
Akdeniz nazlı gelin edasındaydı biz toyduk! Yıldızsız geceleri izlediğimiz sırtlarda sabaha sızıp kaldığımız gecenin rengi, büluğ bir kızın goncaya duran koynundan doğardı. Gece mavisi çiçekler akardı saçlarımızdan, koynumuzdan sırılsıklam güneşler… Biz üşürdük, yıldızlar üşürdü! El ele, diz dize, göz göze yosunlu adalara vurduğumuz kıyılar üşürdü! Açtık, deniz açtı, mavi tozağında üreyen lavantalar açtı! Mor fistanlı perilerin kıpır kıpır içinden ırmaklar akardı düşlerimize. Sarı papatyalar topladığımız endemik türleriyle seviştiğimiz bahçelerde, ateş böcekleri titrerdi kirpiklerimize. Düş denilen şey yıldızları içtiğimiz gecelerin sessizliğine doğan şeydi! Kokusu yanık kokan tarlaların kozasından yırtılan gece kuşlarının serüveni sonsuzdu .İstiridyesinden çıkarken gördüğümüz inci perisinin ışıltısı, gözlerinin karasında sütlenirdi. Süt tomurcuklarına abandığımız sabahlar, zakkumlarını çektiğimiz gecelerin zehriydi. Biz karamelinde yanıyoruz sanırdık! Kenetlenen ayaklarımızdan çözüldükçe birbirine sokulur o hülyalı koylara savrulurduk! Kaşlarımızda külleri gece kuşlarının kirpiklerimizde dağlanan ayrıkları düş ağrılarının… Yanıklarımızdan boşalan ırmakların ılık şerbetiyle yıkanırdık. Yanı başımızdan geçen rüzgarın eteklerinde henüz sürüklenen, rüzgar bebelere sobelenirdik! Rüzgar, ince huysuz bir kadın silüetindeydi o zamanlar! Kendimize ancak tarlanın yamacındaki yel değirmeninde uyandığımız sabahlarda bulurduk! Oraya nasıl gittiğimiz hep muammadır ya! Deli miydik neydik, yaşlı değirmencinin elinden içerdik yarınlarımızı! Ah aşk, aşk sen nelere kadirsin diye söylenirken biz gülüşür daha da birbirine sokulurduk! Kanımızda sevdanın kör kütük zehri sen bana ben sana bakıp daldıkça, içtiğimiz sıcacık lavanta çayının etkisiyle yeniden kanatlandığımız gibi yamaçlardan aşağı süzülürdük güle oynaya. Gece haşerelerine dikkat edin diye bağırırdı arkamızdan yaşlı değirmenci! Taamam diye hep bir ağızdan yarım yamalak seslenerek denize bakan tepeye varırdık bir hışımla! Ve en başından başlardı ışıktan bir tılsımla çevrili olan o masal! Yarınlar korkusuzdu o zamanlar! Bir varmış bir yok muşla başlayan yaşananlar, yaşanacak olanlar…Nasıl olduysa bir çığlık vurdu bizi! Bizden yansıyan bir çığlık! Seni aldı benden beni sensizliğin kollarında o halde çırılçıplak gecelerin boşluğuna bıraktı! Küçük bir çırpınışla can bulduğum sensizliğin kollarında sonsuzluğuna akan o boşluğa...
Sonra, ne olduysa derin bir senliğin yarı baygın o sayıklayışlarında bir nefeslik sonda ebedi sevdanın hiç bitmeyen o masalında beni diri bıraktı!
İşte o an masal başladı! Zümrüdüanka küllerinden silkelenerek alev alev damlayan şafakların altında çırpınan masmavi denizlerin kucağına daldı. Güneş titredi, kaydı yerden ayağı tüm aşk perilerinin. Yıldızlar indi gizlerime ışıl ışıl sulara oyuldu göğsüm. Her gelişin mavi bir oylumun hare hare feryat eden fizahında parçalandı ruhuma. Turkuazları coştu Akdeniz’in. Lavanta başakları salgılandı sabahın henüz açılmamış gözlerine! Her yeri, mavi mor esintilerin uçsuz bucaksız sarhoşluğu kapladı.Işık ışık ırmaklara sürüklendi, kanadından içtiğimiz lotuslar. Zambaklara ayrılmadan ten, kırmızı dudaklarından gurubun yağdı izlerimize alev alev kadınlar! Üzümler fışkırdı bağından, ayaklarında göğün yıkanırken buğulu çalkantılar, dindi ağrılar. Dindi senliğimi sayıklayan düşünde yakamozlar. Mor tozağında aşkın, kerevetine ererken masal, gökten üç cemre düştü. Biri hasretine biri hayaline biri uçsuz bucaksız alazlarımda titreyen gözlerinin masmavi alevine…
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir siyah saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum




sevgiler hocam
Bu bir "Filiz Kalkışım klasiği...." Öyle işte..
Çekici, peşinden sürükleyici.. Bir "aşk rüyası.."
Tebrikler Filiz Hanım..
sevgiler hocam
Bu şiir ile ilgili 2 tane yorum bulunmakta