Seni hiç tanımasaydım diyorum, hiç duymasaydım sesini yahut düşünmeseydim gözlerindeki denizi... Bir şeyler eksik kalır mıydı hayatımda..? Mesela kuşlar hep bir ses daha eksik mi öterdi. Şarkılar hep biraz daha eskiten mi olurdu..? Seni hiç tanımasaydım diyorum, varlığından bihaber olsaydım diyorum… Ne olurdu o vakit! Kalemim yazmaz mı olurdu, söylenceler hep kendi kimliklerinde mahkum olarak mı kalırdı, dillenmez mi olurdu türküler, şiirler esrik mi kalırdı, boynu mu bükülürdü martıların..? Seni tanımasaydım, gökyüzü kendini benden esirger miydi, bizden esirger miydi? Gökkuşağının sekizinci rengi oluşmaz mıydı hiç ve zaman hep böyle zavallı, ak sakallı mı kalırdı. Ve biz hep onun o buruş buruş azimli elleri altında, katran sarısı kataraktlı gözlerinin yorgun, bezmiş ışığı altında mı yaşardık.. İçimizdeki sevdayı uçurtmalara nakşedip bırakamaz mıydık yoksa..? Seni hiç bilmeseydim…Gökyüzüm olur muydun, gökyüzün olur muydum? . Aynı gökyüzünde, dolunayın ışığında yürür müydük ömrümüzün en uzun ama bir o kadar da en kısa yolunu seninle.. Seni tanımasaydım inanır mıydım tanrıya, yeniden konuşur muydum onunla? Hiç bilmesem de ama inansam da dünyanın her yerinde okunan duaların hep aynı olduğuna, okur muydum ben de yüzümü ona dönüp.. Özler miydim seni hiç konuşmadan, içimde saklar mıydım senin fesleğene sinmiş kokunu.. Sokaklarda oynar mıydım çocuklarla, öper miydim gözlerini bebeklerin içim kabararak ve bir bebeğin cennet kokusunu duyar mıydım üstümde.. Seni tanımasaydım diyorum sen gelip de bulmasaydın beni diyorum, yaşayabilir miydim bir gün daha…Gökyüzüne bakıp da her sabah, dağların ardında gizlenen eski bir köyde, güneş daha doğmadan, gün aydınlanınca gökyüzünün mavi ışığıyla, kalkıp yürür müydüm taşlı yollarda ve başım yukardayken.. Şükreder miydi dudaklarım ilk defa ve inanarak.. Susuzken dayar mıydım ağzımı dağlardan akan o buz gibi kutsal suya ve düşünür müydüm seni o yeşil sularda…Tarlalarda ekin toplar mıydım, toprağı işlerken toprağın kuraklıktan çatlamış dudaklarına yağmur olurken alnımdan akan ter, sevdan için emek verdiğimi hissedebilir miydim? . Yani sevdan için mücadele demek toprakta verilen emek demek olur muydu? . Annemin dizine dayarken başımı, annemin nasırlı elleri okşarken saçlarımı annemin yaralı nasırları senin yurduma diktiğin gül fidanı olur muydu hiç… Sen annem olur muydun? . Babam üvey annemin yasını tutarken, babamı affedip onu yüreğime kabul ederken sen bana güç verir miydin ve seni düşünerek ve aslında babamın sana şükran duyması gerekirken ben ona hak edilmemiş ve hiç anlamı doldurulmamış o sözcüğü söyler miydim? . Baba.. Sen babam olur muydun? . Seni hiç tanımasaydım diyorum… Sokaklarda yalnızlığı yanıma yoldaş bilip yürü müydüm onunla senden konuşarak sohbet eder miydim kıyıya vuran dalgalarla, martılardan haberini sorar mıydım? İstanbul bu denli güzel görünür müydü gözlerime, bu denli tedariksiz yalınayak koşar mıydım beni sana götürecek ilk trene? Ağustos ayında dama yatak serip uzanır mıydım yıldızların altına, sabaha dek seninle karşılıklı oturup gökyüzünde, yudumlar mıydım çayımı? Bahar yağmurlarında ahmakça ıslanır ve gülümseyebilir miydim telaşla yağmurdan kaçan insanlara.. Daha çok inanır mıydım efsanelere, masallara, fener ışığıyla haberleşen sevdalılara.. Seni hiç tanımasaydım diyorum zeytinli poğaçanın tadı bu kadar güzel olur muydu ve her tadımda adını heceler miydim, sazım bu denli güzel çalar mıydı parmaklarım bu denli âşık döner miydi semahını tellerin sahasında? Seni kendimden öte bulur muydum seninle hiç yürümesem de aynı yolları, hiç yemesem de seninle bir öğle yemeğini, oturup denize karşı seyredemesem de güneşin uyanışını ve selamlayışını dünyayı, adımlarının müziğiyle atamasam da şaşkın adımlarımı, cemre düşmüş yüzümü süremesem de yüzüne.. Deli gibi kıskansam da yüzüne bakan insanları, gözlerinin dokunduğu her mekanı seni bu denli korur muydum kendimden.. Sevdan direnir miydi akıp giden zamana karşı, hiç gelmeyen mektubunun yasıyla mahcup gözlerle bakar mıydı gözlerime postacılar.. Pullar, adresler, zarflar idam eder miydi kendini…Sen hiç olmasan da, sen hep kimliksiz meçhul dolaşsan da aynalarda görür müydüm yüzünü.. Bütün bir şehir senin suretini yansıtır mıydı? .
Bütün deryalar şahlanıp da akar mıydı güneyden kuzeye..
Seni tanımasaydım diyorum yahut hiç bilmeseydim kendimin neresinde olurdum şimdi.. Hani şimdi sen gittin ya, hani aslında hiç olmadın ya, hani sen sevdamı dilenip de beni dillere düşürensin ya ve senin düşündü ya yaşamak için çırpındıklarımız.. Aslında sen hiç olmadın, sen hiç var olmadın.. Sen hep oralarda bir yerlerdeydin ve bir gün gelecektin.. İstanbul’un eski bir mahallesinde tek başına oturmuş bakıyordun gökyüzüne ben de güneyde bir dağ köyünde bakıyordum gökyüzüne.. Yıldız oldum aktım içine.. Ve sen içinde bir coşkun deniz duydun, ürperdin, gülümsedin hafiften.. Esmerliğine büründüm o vakit gözlerimdeki yeşil gözlerindeki yeşile karıştı yüzündeki çizgilere sığındım.. Yavaşça elini koydun yüreğinin üzerine ve baktın gökyüzüne.. Gökyüzün oldum ben.. ve dedin, hoş geldin gökyüzüm… Ve işte o zaman sona erdi öykümüz seninle…
Seni hiç tanımasaydım diyorum…
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta