Anadolu’da,
ateşin henüz tanrılarla konuştuğu o mor şafakta,
bilge bir ruh yürüdü toprağın çatlamış alnında.
Fermanını kılıcın soğuk yüzüne değil,
güneşin kadim merhametine yazdı.
Ve ateş, o gün yakmayı unuttu;
ülkeyi baştan başa bir kandil gibi aydınlattı.
Adalet, ağır bir mühür gibi indi kente;
toprak, utancını unutup bereketle gerindi.
Tapınaklar, taşın soğukluğunu değil,
insanın sıcak duasını soludu avlularında.
Sırtlarda kırbaç şaklamadı artık;
insanlık, kaybolduğu o kuytudan çıkarılıp
tahta kuruldu.
Ekmek, bölündükçe büyüyen bir mucizeydi;
sofralar, göğün yere uzanan elleriydi.
Derken zaman,
o mağrur alacaklı, kapıya dayandı.
Kutsal mecliste söz,
yerini derin bir sükûta devretti.
Halkın hıçkırığından bir dağ yükseldi ovanın ortasında:
yüksek, vakur ve zamana mürid bir tümülüs.
Kalbine taştan bir sır odası oyuldu;
lahit, sessizliğin rahmine bırakıldı.
Altın ve elmas, ilk kez mahcubiyetle karardı;
zenginlik, ölümün o büyük gölgesinde
kendi parıltısından utandı.
Tarih, mühürlü kapının önünde durdu;
içeri girmeye cesaret edemedi.
Sırtını taşa yaslayıp
sadece dinledi.
Çünkü içeride
bir kral değil,
adalet uyuyordu.
Ve o günden beri rüzgâr,
Anadolu’nun her kıvrımında
aynı fısıltıyı taşır:
“Zulüm toprağa gömülür;
fakat adil olan,
toprağın nabzında
sonsuzca atar.”
Kayıt Tarihi : 9.1.2026 23:21:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!