PARMAKLARIM KALEMDE
Bilgisayar başında yazmak kolay elbette. Karanlıkta, üstelik de kollarını doğru dürüst kullanamıyorken yazabilmekte iş. Kollarını kullanamamak da ne demek, dediğini duyar gibiyim. Yanımda etleri üzerime fışkırmış kocaman ki kocaman bir kadın var, desem anlatır mı halimi bilmem? Bir de ayağımın dibinde yatan, yedi yaşlarında bir kız çocuğu. Bense, otobüste pencere ve kadın arasına sıkışmış ve burada adeta koltukla bütünleşmiş gibiyim. Aksi gibi, kâğıt üzerinde yazmak için kullandığım bölüme de elimin gölgesi vuruyor. Kontrolsüz bir şekilde çıkıp ortalığa yayılan uyku seslerindense hiç söz etmesem daha iyi. Çok uzun yıllar olmuştu tek başına yolculuk yapmayalı. Bundan olsa gerek, bu akşam yola çıkmadan önce içimde çok garip bir duygu vardı. Nasıl desem; garip bir şeydi işte. Yola çıkmadan önce senden o güzel cümleyi hediye alana dek sürdü bu garip hâl: “ Yolun, gecenin içinde ışık olsun.” Cümle o kadar güzeldi ki, aklıma sihir değmiş gibi rahatladım birden. Şimdi, kollarım bu taşkın kadının etleri altında uyuşmuş bir şekilde olduğu halde yazmaya çalışırken bile kendimi karanlıkta ışık taşıyor gibi hissediyorum; sırf, sözü edilen yolda olduğum için.
Bir ara kardeşlerimle karşılaşmış olmalıyız bir yerlerde. Onlar da bu gece, köyden İstanbul’a dönüyor olmalılar. Birbirine hangi anda ve ne kadar yakınlaştığını bilemediğin yakınlıklar. Gecenin herhangi bir anında, yolun herhangi bir kilometresinde iki farklı otobüsün içinde ters yönlerde birbirimizden habersiz geçip gideceğiz. Ya da biraz önce gerçekleştirdik bile bu karşılaşmayı. Kim bilebilir?
Biliyor musun, otobüste o kadar çok kadın ve çocuk var ki. Muavin bir ara geçerken bana, “Tek çocuksuz kadın sizsiniz” dedi. Allahtan ki gemide değiliz. Filika yetmezdi valla, maazallah otobüs devrilmeye kalksa. Şu an Anadolu topraklarında nerelerdeyiz bilmiyorum, ama hoş bir görüntünün oluşmaya başladığını söyleyebilirim dışarıda. Değmeyin keyf……… Bu cümlenin yarısında durduğumu söylemeliyim. Yazacak olduğum sözcükten utandım. Ama sana karşı değil, öncelikle kendime karşı bu utanç. Cenaze sonrası köyüne giden biri olarak keyif alıyor olmak. Hele içinde bulunduğum durumda ve tam da yazı yazan sağ koluma yapılmış basınç altında bundan söz etmekse teknik olarak da başlı başına hayli ilginç zaten.
Belki köyümü, belki de dedemi düşünmek şu anda acı vereceği için içim özlüyordur keyifleri. Belki de bundan yıllar önce köye gidişimi anımsıyor ve o yolculuktaki duyguların beni yeniden yakalamasından ürküyorumdur kim bilir. Yine böyle bir otobüs yolculuğuydu. Nasıl da gitmişti parmaklarım kaleme ve bir kâğıdın ucundan akıtmıştı duygularını:
“Dilini geri çekmiş kedi bakışı, her kapının yüzünde / Yıkık bir duvar/ Yılların inancına tanık zaman yolcusu / Kiliseden bozma cami çeşmesi
Ah, halı üstünde toz olsaydım, yıllar öncesinden / Bahçe ısırganına göz olsaydım / Boynu bükük durur muydu beli kırık tabure / Ayak sesini bilir miydi dedemin/ Ağır aksak usulca…/
Tanır mıydı gübrelik yanında çamaşır yuğan kadını, zaman
Börek kokusu geliyor burnuma/ Pirinçli, çökelekli is bulaşmış yüzüne/ Alazı göze alıp bel ağrısı katıklı/ Kül bulaşmış içine
İşte geliyorum sana, bakraçlı saçak / Unla şeker çuvalı…/ Badaldan çıkıp hayata/ Hayata bakmaya, bir çocuğun gözüyle / Ve kadının gözüyle talibim süzmeye, asma hayaletini/ Tütün kokusu kaçmış karanfilin genzine
Tükenirken miller her tekerlek dönüşü/ Geçmişin izini sürüyor yollar / Belki kucak açıyor köy
Yeni başlangıçlara / Yepyeni öykülere”
Bu şiir üzerine ne çok konuşmuştuk, değil mi, o zamanlar. Köyde kalacağım birkaç gün boyunca sana yazmayı özleyeceğimi söylemiştim ya, şimdi ne düşündüm biliyor musun? Bilgisayar ekranına öylesi bağlanmışız ki; kâğıtlara yazılan sıcacık mektupların tadını unutmuşuz.
Biraz önce otobüsün yaptığı ani fren, yan koltukta fütursuzca uyumakta olan koltuk komşumu uyandırdı; ve böylece kolum cendereden kurtuldu. Kadın, hemen yanında, şu daracık bölgede dizinde bir şeyler yazan ben’i görünce bir şeyler söyledi. Sanki aynı dili konuşmuyoruz. Yok, yok Türkçe konuştu ve bana doğru dönerek söyledi ama inan anlamıyorum bu kendi kendine gibi konuşan kadının cümlelerini. İçimde zerre kadar onu anlama isteği uyandırmayan bir hâli var.
Saate bakıyorum; 05.03 şu anda. Balören yazan bir tabela gördüm şimdi…Google’dan arat bakalım neredeymişiz. Muavine sordum bu arada ben de. Ilgaz’a az varmış. Bir de kahve kaptım bak, bu bahaneyle. Ne diyeceğim; şu kahve beni çok güldürdü. Ben niye öndeki mini masayı akıl edemeden dizlerimin üstünde yazmaya çalıştım ki, şu ana dek. Kahve gelmese bu karanlıkta, yine de fark edeceğim yoktu ya masayı filan. Seri bir hamle ile yandaki kadının dev omuzlarından kurtulup, öne manevra yapmam yeterliymiş oysa. Tavırlarından anlıyorum ki; bu iri kadının parasızlığından değil, bir otobüs biletinden kâr etmek düşüncesinden kaynaklı oluşturduğu konumun mağduruyum şu anda. Sorunları gerçekten parasızlık olsaydı, bu durumu çok daha rahat karşılardım, biliyorsun.
Ilgaz’ı da geçtik sevgili arkadaşım. Hava tam aydınlandı. Dışarısı cidden hoş görünüyor. Hele, kavak ağaçları. Peki şu muavinin sağ arkamdan bana bakan meraklı bakışları, nasıl görünüyor acaba? Tabii ki dönüp bakamam, ama hissediyorum. Kahve vermesi de, muhabbet kurmasına yetmedi garibimin.
Bir Kastamonu tabelası gördüm, şimdi de. Yol ayrımı filan olmalı. Saat 07.00 gibi varacağımız söylendi. 45 dakika mola varmış yakında. Ama bende kâğıt bitiyor. Harfleri küçültmem de pek bir işe yaramayacak artık.
GÜLE GÜLE
İşte köyümde, o eski kırık bahçedeyim. İçimde öyle çok şey, içiçe ki. Dedemin anılarıyla dolu her yer. Şiirler okuyup, şiirler yazmak geliyor içimden. İçimden dökülen veda, kâğıtta somutlaşıyor şimdi:
“Çocukluğumun maviş figürü / Gittin mi sen / Gözünün boşluğuna mı düştün / Deliğinde misin yoksa / Katran bulanmış iğnenin
Güneş geliyor/ Çevirmeli artık yaprakları / Bulut yüklü reçetelerinde / Karşılayan sözlerin şifa sesleri / Caminin suyu buz gibi/ İster misin biraz
Duyamadın mı / Yıkanırken asırlık bedenin / Kabahat bizde belki / Yine de duymuşsundur selâ sesini / Sahi doktorlar geldi mi cenazene / Kapısından döndüğün / Umuttan memleket toprağında / Okuyamadım sana şiirlerimi /Ama şimdi dinle / İhtiyacın yok artık kulaklığa
Dizelerimdeki taburenin aksak ucundan tut / Dökülen sıvalarından tut kerpiç evinin / Ne diye kestin ki girişteki elmayı / Hadi onu anladık / Vişneyi niye/ Onu da unutalım, bir sorum var / El salladım sana, gördün mü / Titrerken için kadar bacakların da
Fer kalmamış gözlerin çekti ipini hayatın / Yarın sabah kapıya ipi geçirme”
Gözlerimden süzülen yaş, ölüme mi bir daha onu göremeyeceğim, dinleyemeyeceğim duygusunun acısına mı bilmiyorum. Ölümlerde bencilliğimizle mi yüzleşiriz en çok? Sevdiğimiz o insandan sonsuza kadar uzak kalacak olmayı bilmek mi acıtır içimizi, bir gün kendimizin de öleceğini anlamak mı? Bilmiyorum, inan düşünecek halde değilim sanki. Tahlilleri belki de sonraya bırakıp acıya teslim olmalı, belki de konuyu değiştirmeliyim ani bir virajla. En iyisi, sana biraz buralardan söz edeyim. Şiirlerden anlamışsındır burada bir cami var; beni özelikle etkileyen. Cami, bir inşaat yeri şimdi. Yeniden yapılıyor. Bu yenilenme ne kadar çok şeyi eski diye ilân edip geçmişe gömecek acaba? Tavandaki sıvanın altından çıkmış resimler konuşuluyor pek çok yerde. Ağzından ateş üfleyen bir adamdan, karşılıklı duran iki kişiden yine ayrıca. Resimlerde kocaman bir papazın olduğundan söz ediyorlar. Bu resimlerin silindiği söyleniyor bu inşaatla birlikte. “İyi yapılıyor silinmekle, ne işi var papaz resminin camide” yorumları pek popüler buralarda. Caminin tepesine çıkmış on beş yirmi adam, sürekli orayı kazıp kazıp aşağı doğru kocaman taşlar atıyorlar.Yığın yığın taş ve betondan malzemelerden dolayı cami yanına yaklaşılır gibi görünmüyor. Ortalık da toz duman. Caminin içi ve dışı, iskele ile kuşatılmış durumda doğal olarak. Ama mutlaka şu resimleri görmeye girmeliyim caminin içine. Hele silindikleri haberinden sonra. Tarih yok mu ediliyor pek çok yerde olduğu gibi, evimizin arka bahçesinde de? Evet, yanlış okumadın…Evimizin arka bahçesi, aynı zamanda cami bahçesi oluyor. Soframızın suyu, o yüzden beş altı çeşmeden birden akan o soğuk su oldu hep. Çocukluk anılarım o bahçeyi yıkayıp sulayış, nenemle birlikte caminin halılarını süpürüp silme sahneleri ile dolu. Her cuma günü gider, camiyi temizlerdik. Nenem için büyük sevap, benim içinse hep olmasını beklediğim bir oyundu bu ritüel. Nenem, caminin anahtarını aldı mı eline, bayram yapardım. Dünyanın işini yapmaya bile razıydım. Hele işi bitirirken çeşme önündeki taşlara sepecekle su taşıyıp yıkama ve dökme bölümlerinde ayaklarım da yarı bilerek, yarı bilmeyerek nasiplenirdi o soğuk sudan. Bir de Deli Recep vardı; üst kat kapısı, camiye açılan bizim gibi. Onun her an gelebileceği korkusu da hikâyenin gerilim boyutu olurdu.
Mezarlık… Ondan hiç söz etmiyorum değil mi? Elbette, gittik, bugün mezarlığa. Tepelerde bir yerde. Dört yanı dikenli tellerle çevrilmiş. Neymiş… Hayvanlar (onların deyimiyle; mallar) mezarlığa girip gezemesinler, böylece yeni dikilen çamları ezemesinler diyeymiş. İyi de; insanların girebileceği bir aralık da yok mezarlığa. Eğri büğrü, dikenli tellerin üstüne kondurulmuş, yarısı kopuk, üçgen şeklinde bir çatma merdiven. Oradan girmekten başka çare yok. Annemin dizi rahatsız olduğu için bu merdivenden atlayabilmesi pek mümkün görünmüyor. Ben tek başıma giriyorum çaresiz.
Kazma sesi duyuluyor bir yerlerden, ancak ortalıkta kimseler yok. Annem, çitin dışında; ben, içinde… Uzaktan bana seslenerek dedemin mezarının yerini tarif etmeye çalışıyor. Biraz sonra görüyorum zaten ben de, taze topraklı mezarı. Kafa şeklinde şekillendirilmiş tahtanın üzerine, yazıları yağmurdan akmasın diye giydirilmiş bir teneke levha var. Başın üzerine konulmuş bir şapkaya benziyor bu hâliyle. Şapka da dedemin kullandığı modelden üstelik. Yüz bölümünde 1909 ve 15-07-2006 tarihleri ile ismi var. Dedemin yüzü bir takım harfler ve rakamlara dönmüş. Gözleri nerede? Hangi harf, denk düşüyor gözlerine? Derken; evden çıkarken son anda annemin tutuşturduğu yâsin kitabını fark ediyorum elimde. Tam olarak ne yapacağımı bilemeden öylece sayfaları karıştırmaya başlıyorum ki; az ilerideki mezarlık çukurundan kazma seslerinin sahibi, ortaya çıkıyor birden. Üstü başı toprak içinde bir adam. “Kolay gelsin” diyorum merakla. “Ölen mi var, kim? ” “ Ben “ diyor adam. Benim anlamaya çalışan bakışlarımı görünce, eklemek gereği duyuyor;
-Kendime kazıyorum, kısmetse…
-Kısmetse?
-Geçen seferki, bana kısmet olmadı da. Tam hazırladım, annem hakkın rahmetine kavuştu. İyi oldu gerçi, elime hazır geldi. O kadar kayalık ki buralar; (elindeki malzemeleri göstererek) bakın, çiviyle sökmeye çalışıyorum kayaları.
Merakım kabarıyor. Dedemin mezarını bırakıp, takılıyorum adamın peşine. Kazdığı yerin içini görmem lâzım. Bir metre kadar kazmış. Gerçekten de; kayalık. Üç gündür uğraşıyormuş zaten o da. “Yarım metre daha oldu mu, iş tamam. ” deyince; “Niye kendin kazıyorsun? ” diye soruyorum. “Bu işi yapan kazıcılar da var ama parası için değil, kendi işimi kendim yapmak istiyorum.” diyor. “ Burası toprak olarak pek uygun değil, sanırım ”diyorum ben de. Sert olması daha iyiymiş. Yani o, öyle söylüyor. Uzaklardan gelen annemin sesi, dağıtıyor düşüncelerimi. “Hadi kızım, tamam… Üç kul huvallahü, bir elham oku da gel artık”
Hızlı adımlarla bizim mezara yöneliyorum. Oysa bu adamla daha epey konuşabilirdim. Hiçbir şey düşünecek halde değilim. Sadece talimata uyup bir şeyler mırıldanıyorum. Hani; dedemin mezarına bakıp, onunla konuşacaktım. Hüzünlenecektim burada olmanın her an’ını yaşayarak. Kısmet değilmiş.
“Endişelendim” diyor annem. “Sen onun yaşına başına bakma, daha geçen yıl senin yaşında bir kadına aniden sarılıp öpüverdi.”
“Yaşı kaç ki yaaa? ” (Bana göre atmış civarında olmalı.) Bir hesaplıyor. Yetmiş üç çıkıyor hesap. “Bu yaşta bu enerji. ” deyince ben, “Hem de gırtlak kanseri bir adam olarak düşün” şeklinde düzeltiyor annem hesabı. “Her bir ilacı bir milyar, diyorlar” diye de ekliyor hemen. Yaşı önemli değil elbette, ama benim böyle her bir ayrıntıyı anlamaya meraklı düşünme şeklim, konuyu iyice anlamadan rahat edemez ki. Sonuçta benim hesap karışıyor. Yaşamak için birer milyarlık ilaçlar bir yandan, bir yandan yüz milyona açtırabileceğin çukura verilen günler ve daha da önemlisi o güneşin alnında böyle hasta hasta çalışarak alınan risk. Meğer dedem de- parasıyla da olsa- iki kez kazdırmış kendi yerini. Anneme göre üçüncü kez kolay olmuş şimdi öldüğünde. Birden kendimi elimde bir kazma kürekle hayal ediyorum…Ve daha da ilginci; birden bana da cazip geliyor bu fikir. Düşünüyorum da; her gün elde kazmalarla mezarlığa geliş, kazış macerası, akşamları dönüş yolu... Yanıma azık olarak alabileceğim biber domates kızartmalarından oluşan bir mönü bile hazırlıyorum, içimden. Ben ince kızarmış biberin üzerindeki siyah kılıf gibi duran yanmış zarın hayalinde gezerken annem yarınki planları açıklıyor. Yarın hamama gidecekmişiz... İşte bu güzel haber. Bu sessizliğe eklenecek, kurnadan akan su seslerine çok ihtiyacım var. İyice bir temiz olmalıyım hem: Daha çukur kazacağım.
DEDELER
Mezarlık, gidiş geliş derken yorulmuşum. Ölümden hemen sonraki iki gün boyunca süren yoğun kalabalığı atlatmış olmam benim şansım olarak görünüyor. Annem o hengameyi anlattıkça, içine düşmediğime seviniyorum. Gerçi o benim gibi hengame olarak algılamıyor, memnun olmuş, hâliyle. Uyumasam da hiç değilse biraz uzanayım, diyerek yorgunluğumdan kurtulmaya niyetlenirken tam; annem seslendi:
-Hadi kızım, akşam olmadan bir de dedene git. Bak sabah da geldi bir ara, sen yokken.
Birden aaa sahi, dedim. Dedeme de gitmeli. Köye her geldiğimde önce kendisini unutup, sonra kafamdaki konumunu anımsayarak “hadi, bir gidelim bakalım” noktasından bir türlü çıkarmayı başaramadığım dedeme.
Hani deden ölmüştü, bu da kim, diyen sesini duyar gibi oluyorum. Aslında annemin şimdi gideceğimi söylediğim bu yakın akrabalarının öz kızı olduğunu öğrendiğimde sanırım ilk okula gidiyordum. Ne sıkıntı verici bir bilgiydi. Benim kafam, nenem ve dedemin kim oldukları konusunda netti. Annem tek çocuktu. Şimdi birdenbire annemin aslında başka bir ailenin çocuğu olduğunu, ve nenem-dedem olarak hayatımda bunca yıl duran insanların kan bağından hareketle hesaplandığında, büyük teyze ve dayılarım olduğunu öğreniyordum. Onca özleyerek geldiğim, hatta sırf köye zamanında gelebilelim diye bütünlemeye kalmamak için deli gibi tüm yıl ders çalışmama sebep olan bu köye gelişimizin her defasında aynı şey oldu. “Hadi onlara da bir ziyarete gidin” dendiğinde hep aynı duyguyu içimde duydum: Gidelim bakalım, duygusu.
Kalktım gittim sessizce. Karşımda anlattıkça anlatan bir adam vardı. Dedemin ölüm öncesi hallerini ince ince anlatıyordu. Mezarlık sonrası serüvenini ve de. “Ben duydum Hüseyin aga para biriktirdim” diye anlatıyordu, diyerek cenazede dualar için tam üç yüz milyon isteyen hocayı. Parası olduğuna göre bize verin bakalım, mantığına nasıl da kızdığını ekledi kendi cümleleriyle. Sonra “adam başı on milyon desek yedi hoca yasin okumuş. E ben de 100 kağıt alsam” deyip yüz yetmişde nasıl anlaştıklarını. Söylediklerini dinliyordum ama aslında en çok anlatışını seyrediyordum. Mezarlıkta gördüğüm, kendi mezarını kazan adama kızıyordu arada, Hz. Ali ne demiş diyerek; “Kendine mezar hazırlama, kendini mezara hazırla” sözünü hatırlatıyordu. Namaz kılmanın gerekliliğine bağladı işi. Cami şimdi inşaat alanıydı. Kahvenin yanındaki eski kahve binasını geçici süre için cami yapmışlardı. Cami ve yanı başında kahve. Aklıma ister istemez Serez Kadısı’nın hikâyesi geldi. O hikâyede meyhaneden çıkıp hemen üst kata geçen sarhoş adamların namaz kılma öyküsü vardı. Gülümsedim. Başka koşullar olsaydı belki ben de bu hikâyeyi ona anlatabilirdim. Ama şimdi sadece dinleme rolündeydim. Ve muhabbet ciddiydi. Ezan saati olduğunda zaten kahvede olduğu halde yine de namaz kılmayanlara kızıp,” ama söylenmez ki” diyordu. Ya senin kıldıkların kabul mü bakalım, derlerse? Ya bir de doğruysa dedikleri. Ama sorumluluk da düşermiş. Hatırlatmalı, sormalı imişsin. Öte yandan, “bir kez bile sorulmaz” demiş Muhammet de.” Evet, yaş ilerledikçe sorumluluk alanlarının hesabının inceliğine düşmüş bu adam, bir zamanlar anneme karşı olması gereken sorumluluk hesaplarını oldukça atlamış da olsa gözüme gittikçe daha sevimli görünmeye başlamıştı. “Adama derler ki” dedi.”ya çocukların kılıyor mu senin. Korkarım ki kılmıyorlar.”
-Annemin kıldığını biliyorsun değil mi, dedim birden. Ne diye dedim ki bu eğreti cümleyi. Annem bu adama hep abi derdi, kan annesine ise abla. İkisi de anne baba olmamıştı ona zaman içinde ama kardeşlerin bazıları, durumu öğrendiklerinde abla olarak kabul etmişlerdi annemi. En büyük çocuktu annem. Doğduğunda bizimkilerin çocukları olmadığı için bu tarafa verilmişti. Nenemle dedem, kendilerine aileden miras kalan ev hakkından vazgeçmişlerdi buna karşılık. Aslında teklif o şekilde gelmişti demek daha doğru olur.
Evlendiğimde uzun zaman çocuk doğurmak istemeyip, bana kan olarak yabancı bir çocuğa annelik yapabileceğime olan düşünsel zaafım bu öyküye dayanır her halde; bir terapi masasına yatırılıp da çocukluğuma döndürülsem. En sevdiğim hikâye yine bu yüzden Brecht yorumuyla “Kafkas Tebeşir Dairesi” sanırım. Sonraları yine de kendi çocuğumu doğurmanın daha uygun olacağına karar vermiştim.
Düşünüyorum da; Hüseyin dedemin bu görüşmede gözüme hoş görünmesinde tek bir sebep vardı. Gerçekten hoş biri olmaya başlamıştı o. Öğreniyorum ki; annemi yalnız bırakmamaya çalışmış dedemin son zamanlarında.” Abim benimle gerçekten ilgilendi.”diyerek ifade etti annem durumu. Ardından ekledi: “Biraz bana da emeği geçsin.”İşte durumun özeti gibi duran cümle, bu. Öyle değil mi arkadaşım? Tek bir cümle, anlatıyor her şeyi bazen. Yılları anlatıyor, hâlleri anlatıyor.
Evlendiğimde kocamla ilk tanışmalarında, bu kızın asıl dedesi benim, demişti. Ne büyük gereksizlik. Ne anlamsız bir konuşma. Hatırladım işte durup dururken. İyi ki bugün de “Deden öldü diye üzülme. İşte ben buradayım” demedi aynı mantıkla. Bana erikten yapılmış bir şurup ikram etti. Ben de onu akşam yemeğine davet ettim. Oysa o, yemeğini yemişti bile.
Dışarı çıktık. Bahçesi çiçeklerle doluydu. Hele daha önce görseydin bahçeyi. Nasıl çiçek doluydu, derken o, ben bahçede çok daha öncesini görüyordum, haberi yok. Kuru bir toprak, ortada koşturan sevimsiz tavuklar, ilerdeki saçakta durmaksızın gece yarılarına kadar tütün dizen insanlar. İçime kötü bir his geldi; geçti gitti. Evet” dedim. “Bahçen, çok güzel şimdi.”
SIDIKA
Dün gece yemeğimizi yedikten sonra bir akrabamızın evine gittik annemle. Annemin hala kızı Sıdıka. Bir görmeliydin; ne sarıldı, ne sarıldı. Hayatımın bundan sonrasını onunla sarılı bir hâlde mi geçireceğim acaba, gibilerden düşünürken için için, o sarılmanın sürmekte oluşundaki kendi payımı gördüm birden. Ben de kadını bırakmıyordum bir türlü. Kimin son vermeyip, devam ettirdiği iyice birbirine karışmıştı artık. Görünen oydu ki; biz tekrar tekrar sarılıyorduk. Şu anda sana yazıyor olduğuma göre, sarılmanın bir yerinde koptuğumuz belli, değil mi? Peki, nasıl oldu da birbirimizi bırakabildik, düşüneyim. Evet, anımsadım; Yanımıza gelen bir hanım oldu o esnada. Ben onun kim olduğunu bile bilmeden, onu da içine aldım çemberin. Ve plânlamadan, sarılmanın sonlanmasını sağlayacak hareketi yapmış oldum aslında böyle yaparak.
Sıdıka’nın - 63 yaşında, ondan Sıdıka diyerek ismiyle söz ettiğime bakma - bahçesindeki erikleri hatırladım birden. Daha önce geldiğimizde de epey toplamıştım. Dünyanın eriğini getirmiş yine anneme birkaç gün önce. “Eriklerini yiyorum sabahtan bu yana “ dedim. Gündüz onlardan marmelat yaptık, diyecektim ki tam, vazgeçtim. Sanki o kadar eriği yemek yerine marmelat yaparak ezdiğimizi söylemek ayıp olur gibi geldi. Kadın elleriyle toplamış getirmiş, biz de bir güzel ezmişiz onları. Eminim onun bu mantığı kurmak kırk yıl düşünse aklına gelmez. Hatta memnun olur ziyan etmemişler diye.
Çocukluk arkadaşlarım ve onların çocukları derken, nasıl kalabalıklar şimdi evin içinde. Bir de eşler eklenince. Hangisi büyük, hangisi küçük kardeşti, birbirine karışmış. Yüzlerden adresleri doğru yerlere oturtmaya çalışıyorum. Bana en yakın davranan, Fatma olmalı. Onun küçüğü şimdi daha büyük gibi duruyor. Pazar günü Garip Hafız Şenlikleri yapıldı Gümüş’te.o şenlikten konuşuluyor doğal olarak. Oradaki kalabalığın rakamsal karşılığını öğrenmeye çalışıyorum ben de hemen, acar bir gazeteci meraklılığında.
Murat geldi sonra. Sıdıka’nın en büyük oğlu,(ben o arada nedense onun damatlardan birisi olduğunu düşünüyorum; çocukluğundan yüzünü tanıyamadığım gibi, isminden de anımsayamadım üstelik) belediyede çalıştığı için konuya hâkim. 1.5 ton et gelmiş verilen hayvan bağışları dışında. Saatlerce et kesmişler o gün, üst baş kan içinde. 10.000 tabak yemek bitmiş şenlikte. Sonrasında gelen 400 adet de öyle. Sırf 250 tanesi protokol için ayrılan sayı. Garip Hafız’ı belki duymuşsundur. Yaşadığı dönemde pek çok yerde birden aynı gün görüldüğü anlatılır. Bu tür hikâyelerin en önemli gizem noktasıdır bu öge, bilirsin. Geçen sene şenliklerde birisi onu gördüğünü iddia ederek kalp krizi geçirip o gün ölmüş. Onu anlatıyorlar. Bu sene de dönüşte bir kişinin öldüğü söyleniyor trafik kazasında. Sebep aşırı hız elbette. Başka kaynaklardan biliyorum ki; oradan çıkıp düğüne yetişme telâşı, kazaya sebep olmuş aslında. Ama bu olayın şenliklerden dönüşte yaşanmış olması konuya gizem katıyor oradakilere göre. Bu evde de “Garip Hafız istemiyor demek ki, bu kadar israfı” şeklinde yorumlar yapılıyor.
Murat’ın bu düşüncesi dışında anlattığı her şey, çok ilgimi çekti aslında. Annemle beni eve bırakırken, yolda camideki şu resimler geldi aklıma. Anlattığı şeyleri de dikkate alınca, “Hah” dedim, “Tam konuyu bilecek adam.” Anlattıklarını biraz dinleyince anlıyorum ki; silmek denilen işlem, yok etmek değil, temizlemek anlamında kullanılmış. Ama kiminle konuşsam diğer türlü anlamıştı. Ve hepsi de iyi olacak, diyorlardı. Bizim caminin içini görmek konusunda çok hevesli olduğumuzu görünce ertesi sabah için bize yardımcı olabilecek birisiyle tanıştırıyor hemen, gecenin o vaktinde bile olsa.
HEYECAN
Şu an sabah. Birazdan annem uyansın gidip camiye bakarız ilk iş. Yabancı bir kadının bu tamirat sırasında yuvarlak bazı taşları kolonyalı mendiliyle parlatmak istemesi ile meydana çıkmış bu resimler. O biliyormuş sıvaların altında resimler olduğunu. Murat’ın anlattığı hikâye bu, daha doğrusu. Elindeki mendille duvardaki bir yeri ovalayarak; burada Davut’un resmi olmalı demiş, kadın. Gerçekten de kadın, biraz daha silmeye çalıştıkça Davut’un resmi çıkmış ortaya. Sonra diğerlerine bakmaya başlamışlar hâl böyle olunca. Bizim insanımız her şeyi efsaneleştirecek hikâyelerle zenginleştirmeye bayılır, bilirsin. Bu da bir köy efsanesi olabilir; dumanı henüz burnunda tüten, ama işe renk kattığı kesin. Ayrıca Bu inşaat hikâyesi de benim için her geçen gün biraz daha ilginçleşiyor. Dün sadece tavandan bahsediliyordu. Bugün küçük yuvarlak bölmeler eklendi tabloya.
Bir şekilde korunacakmış. Ancak nasıl bir yöntemle koruyacakları tam olarak kesin değil şimdilik. Buraların tarihçesini anlatmaya başlıyor Murat, geniş bir alanı içine alarak. Bir teybim olsaydı da kaydetseydim dediğim ne çok bilgiyi beynim kaydedemeden anlattı ayak üstü. Hem daha fazla dinlemek istiyorum, hem de aklım, annemin fazla ayakta kalmasının dizleri açısından sakıncalarında. Buralara sade bir ziyaretçi olma niyetiyle gelmeli başka bir zaman. İşte o şekilde geldiğimde, ilk iş olarak kimi bulmak gerektiğini biliyorum.
Tarihçe deyince, sana söz etmeyi unuttum. Bizim ev, gerçek bir rum evi değil, ama o evlerden çıkma malzemeler kullanılarak yapılmış. Aktarmak istediğim ayrıntı aslında şu, eve giriş kapısı oda kapılarından daha alçak. Eğilmezsen kafayı vurursun mutlaka. Aslında bu konunun rum evlerinde bilerek yapıldığını duymuştum bir zamanlar. Anlamı şöyleydi: Eve girişte kafan dik olmayacak. Saygın gereği eğileceksin.
Rumların buralardan gidip Yunanistan’dan göçmenlerin gelme geçmişi, bu köy için de geçerli. Ancak bu gelişimde öğrendiğim bir şey daha var. Bizimkilerin Yunanistan’a Konya’daki Karaman oğullarından gittiği. Araştırmışlar öyle çıkmış. Yani öyle diyorlar. Mümin ve Mümine gibi isimlerin de sadece muhacırlarda ve Karamanlarda olduğu gibi şeylere de dayandırıyorlar savlarını. Bir de Konyalı oluşu mu ekleyeceğiz şimdi “Kardeş, memleket nire” sorusunun yanıtına.
Üst kattayım şimdi. Camiden sürekli aşağı yuvarlanan taş sesleri geliyor. Ağırlığı azaltmak için caminin çatısını baştan aşağı boşaltıyorlar. Hafif malzemelerle yeniden yapılacakmış. Bu kadar ağırlık, soğuk olmasın diye mi konmuş acaba çatıya? İlginç…
Annem “ne yazacaksan yaz da bir an önce camiye gidelim diye başımda duruyor. O benden hevesli camiye gitmeye. E bir de hamam var günün programında. Zaman da değerli sözün kısası. Hah işte, nenemin deyişiyle söylersek; “Apollo” da geldi ki tam oldu. Dışarıda, “Hayvanlarınız için aşı geldi. Yaptırmayanlara şu kadar ceza uygulanacaktır” diyor yankılanan bir ses. Ülkemin durumu bu anonsta bile belli. Aşı gelmiş diye sevineceğine, yaptırmazsa uğrayacağı ceza korkusu ile yaptıracak aşıyı şimdi köylü. Neyse… Köylünün davranış şekilleri üzerinde daha sonra kafa yorarım. Hadi bir an önce gidip, bakalım şu resimlere.
TARİHLE BULUŞMA
Evet, toza bulandık geldik. Annem “dert etme, nasılsa hamama gideceğiz” diyerek konuya açıklık getiriyor. Aslında açıklık getirdiği şu sözler de ayrıca ilgi çekici. Ben geçen hafta ilk geldiğimde tavanın ortasındaki resmin ortası yarık değildi, diyor. Tavanın ortasında kocaman bir resim var bu cümleden de anladığın gibi. Etrafında dört tane farklı kişi resmi daha. Ateş üfleyen adamın başı üstte ayrı bir figür şeklinde duruyor. Konuşmalarda hep öyle dendi diye ben de ateş üfleyen adam diyerek söz ettim ama, işin aslı üflediğinin ateş olduğunu hiç sanmıyorum ben. Mavi bir ışık gibi daha çok. Rüzgâr olabilir. Çünkü ayrıca iki baş daha var. Gülümseyen iki yüz. Ve bana güneş olduğunu düşündürdü onların.
Caminin tepesinde yirmi kişi var demiştim ya daha önce. Buradaki köylü gençlermiş çalışanlar, doğal olarak. Günlük yirmi liraya çalışıyorlarmış. Valla annem haklı. Bir gün tavan çöküp alt kata resimlerle birlikte inebilirler. Daha önce olmadığını söylediği bir yarığı gösterdi annem duvarda. Deprem sonrası yıkılma riski yüzünden hocanın cami içine girmediği, cemaatin sorumluluk bizde diye imza toplaması üzerine (işleyişe bakar mısın bu arada.) gelmeye devam ettiği bir durum varmış tamirat öncesi. Böyle bir tarihi miras ortaya çıktığında, ellerinde ince fırçalarla figürlerin tozunu alarak ilerleyen uzmanların görüntüleri geliyor aklıma. Burada ise, birtakım genç çocuklar paldır küldür çalışıyor. Üç dört günde bir kontrolör gelip resimlere bakıp, “ İyi iyi, resimler iyi” deyip gidiyormuş. Asayiş berkemâl mi hesabı. O da dedemle aynı gün ölmüş. Şimdi başka bir kontrolör gelir, koskoca devletin elinde kontrolör mü yok, diyorlar.
Yalnız köyün yaşlılarından öğrendiğim kadarıyla bizimkiler Yunanistan’dan geldiğinde hiç resim yokmuş ortada. Varlığını herkes yeni öğreniyor. Demek ki, kendileri kapamıştı gitmeden önce. Bahsettiğim minik resimler ise, (onlardan sadece birisini görebildim.) yukarda ve üstleri kalın bir naylonla kapalı olduğu için, erişmem mümkün değil. En kenardaki naylonun altından seçebildiğim kadarıyla altta görünen gerçekten bir Davut resmi. Altın ve gümüş barokla işlendiğini öğrenmiştim dün akşam Murat’tan. David yazıyor sol üstte. Birtakım simgeler de var. Birisi pi’ ye benziyor. Mr. Langdon’u anımsadım Dan Brawn kitaplarından. Off çektim işte kendimce.
Birazdan gideceğimiz hamam da tarihi bir yapı. Gümüş’te olan bir rum evini yıktırıp yerine tek katlı bir betonarme ev yaptırmış annemin bir arkadaşı, aynını yapan pek çok kişide olduğu gibi. Öyle güzeldi ki, diyerek yıkılan eve hayıflanıyor annem. Ve tüm tahta malzemeyi de hamamcıya satmış, kadın. “Hamamcı, uzun süre yakar artık” diye düşündüm. Tarihin tutuşturduğu sıcak sularda, tarih toz duman olurken sıvandığım tozlarımdan kurtulacağım, diye içim bir garip olurken sözü edilen hamamın Maden değil, Gümüş hamamı olduğunu öğrenip rahatlıyorum. Hiç değilse bana değmeyecek o ayıp sular. Döndüğümde temiz pak bir kadın olarak yazmaya devam ederim artık.
SICAKTAN DEĞİL BU SEPKEN HALİM; HANİ ÇİÇEK OLACAKTIK.
Hamam da yakında kapanabilirmiş. Bu ihtimal varmış söylendiğine göre. Belediyeye ödediği kira, çalıştırdığı adam derken kendini çeviremiyormuş. Bunu hamamcıdan duysak belki ağlanıyor diyelim, ama değil. Tek tek kaybedilen değerler. Arınmanın sembolü hamam, gözüme ılık sular dökünüp beni yaşamdan bezeli çiçeklere saracakmış gibi geliyor her bir tas suda. Hamamda gerçekten bizden başkası yok başlangıçta. Annemin yengesi, annem ve ben. Hamam kapatmışız sanki. Ben göbek taşında keyif yapmayı bile akıl edemeden şuraya mı gitsem, buraya mı gitsem ki; kimse gönül koymasın hesaplarındayım. Eşimin akrabaları için Çorum’a gitsem gelsem, zaman yeter mi; gitmesem gönül koyarlar mı düşüncelerinde boğuşmaktan beynimi çatlattım. Yani sıcaktan değil bu sepken halim. Hani, çiçek olacaktık.
Bugün aslında bir de hasta ziyareti girdi araya, söz etmeyi unuttum sana. İki senedir yatan ama son bir haftadır tuvalete dahi gidemeyen bir adam. Atmış beş yaşında var yok.Ve yüzünde ölüm korkusunun bakan gözleri. Bu ifade beni çok etkiledi. Acizliği, çevresine yük oluşunun bilgisi, en çok da teslim olduğu için yaklaşan ölümün ayak sesleri. Karısının hâli ise tam anlamıyla berbat. Kocasının, içinden çıkılmaz bir tıp bilmecesi gibi birbirine etkiyen rahatsızlıkları, kadının da içinden geçmiş belli ki... Böyle düşününce dedemin bu yaşa kadar tek bir namazını veya orucunu bırakmadan bugüne gelişindeki hoşluk –örneği buradan kuruyorum çünkü bu konu onun için çok önemliydi – Dedemi ölümünden iki gün önce gezerken görenler, kızını bile boşa çağırıyorlar, diye konuşmuşlar. Yani dilediği gibi ölmüş, artık saçları siyahlaşıyorken, hâlâ dünyaya dair istekleri varken, yine de istediği gibi bir ölüm.
Sana anlatmamıştım değil mi? Dedemin saç traşını hep ben yapardım İstanbul’dayken. Berbere gitmez, beni beklerdi günlerce. Bu cidden zor bir işti. Çünkü saçlı kafa yüzeyi artık krater bölgesi gibi çukurlar ve kabarıklıklardan oluşuyordu. Bazen sabrını taşıracak kadar beklettiğim olmuştur traşa gitmek için. Gerçi hiç kızmadı ama onun için görünüşü hep önemli olmuştur. Köye gideceği akşam da takımlarını giyinip gitmişti. Köyden bir resmini getirdim saçlar filan geri taranmış jöleli gibi, limonla mı yaptı nedir…
DEM AKŞAMI
Bugün köydeki son akşamım. Yarın Merzifon’ a geçip oradan İstanbul’a döneceğim. Bu gece annem ve ben bu evde yalnızız. Dün gece misafirlik filan derken anlamamışım. Garip geliyor insana. Bugün epey bir karıştırdım dedemin eşyalarını. Hangi tarihten olduğu belli olmayan bir çok eski yazı kitap buldum. Öyle ki kenarları pinçik pinçik olmuş. Bizim onlara zamanında yolladığımız tüm bayram tebrikleri. Babam yaşarken yazdığım kartlar -25 yıl önce- şimdi yeniden elimde. Babamın yazdığı kartlar hele. Bir de nenemin dişlerini bulduk. O dişleri bugün annemle birlikte bahçeye gömdük. Elli dört yıl önce yaptırılmış dişler. Nenem öleli dokuz yıl oldu, düşün. Kocası toprağa gömüldükten dört gün sonra da karısının dişlerini uğurladık, düşüncesi eşliğinde gömdük. Ne kadar çok yazdım değil mi? Dönüş hazırlıkları ufukta belirince, eşyalarımı toplarken anılarımı da topluyor gibi hissediyorum kendimi. Çocukluk heyecanlarım, beni eski günlere götürüyor. Ne çok insan canlanıyor gözümde, dilimde… Tek tek dökülüyor elbette dudaklarımdan.
“Her baktığım yerde karşıma çıktın / Yıllar sonra buluştuğum her görüntüde/ Gördüm yorgun siluetini
Tütün köklerinde anlamlanan ömürler/ Yağmurdan kaçırılan salaçlar/ Toprak kokusu sarınca her yanı / Güleç güneşin gökte imzası gökkuşağıyla bağlı entarilerin çiçek deseni yüreklerinde tanıdım seni
Elde kandil, tarla yolları /Azığın üstüne doğardı her yeni güneş / Tere karışırdı söylenen türkü
Kavak yellerinde sevdalı yürek / Çiftte, orakta, harman yerinde / Keder işli haşhaşlının içinde
tanıdım seni
Bir güğüm süt için ahır kokusu / Bahçe çeşmesinde yıkanan yıllar / Kiraza dayalı merdivenin birinde / Çapa tutan nasırların yüzünde / İki büklüm kadının bel izinde tanıdım seni
Çocukluktan, kendimden / Saran sarmalayan köyümden / Nenemden, dedemden, ayak izimden / Bir hatıra olasın diye /Ceketimin cebinde, aldım getirdim seni …”
Aynur Uluç
Temmuz 2006
Badal: Merdiven
Hayat: Üst katta bulunan oturma odası (yöresel kullanımında)
Salaç: İpe dizili tütün yapraklarının güneşte kurutulması amacıyla yapılmış tahta araç
Bakraç: Çoğunlukla bakırdan yapılmış küçük kova
Saçak: Altına konan malzemenin kuru kalmasını sağlamak için yapılmış üstü kapalı önü açık bahçe alanı
Haşhaşlı: İçine dövülmüş haşhaş konularak yapılan bir tür hamur işi
Aynur UluçKayıt Tarihi : 5.7.2009 19:25:00
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Geçen hafta sizinkine benzeyen bir yolculuk yaptım Samsun'a- Ünye'ye doğru.Samsun'da baba evinde mola verdim,babamın eski kitaplarını,günlüklerini karştırdım.Yazlıkta bir kaç gün kaldım.Sonra bir kaçamak yapıp Ünye'ye köye götürdüm eşimi ,kızlarımı..Harap ,terkedilmiş köy evlerinin arasında fındık zamanında gidip kalınan hala ayakta durmaya çalışan bizmi evi gördüm.Kocaman odalar küçülmüş oyuncak ev odaları gibi olmuştu sanki.Oysa kaç kişi yatardık amcamın karşı odasında,nasıl sığarmışız.
Mezarlık ziyaretlerinden sonra ,dönmeden öce bir hatıra almak geldi içinden.Ahşap evin üst katından belki evle beraber yapılmış,ahşaptan oyulmuş bir papatyayı söküp aldım küçük amcamın oda kaısının üstünden..Sizinkine benzer duyguları ben de yaşadım bir hafta önce,paylaşayım istedim..Ne güzel yazmışsınız,tekrar tekrar köy günlerine geri dönmemi sağladınız.Sağolunuz var olunuz.
Muhteva zenginliği ise başlı başına tebrike değer..
Ortaokul coğrafya kitapları nüfusun % 70 inin köylerde yaşadığını yazardı bizim okuduğumuz yıllarda...Bu oran tam tersine döndü şimdilerde..
Şehre göçenlerin birinci kuşağının dilinden yazılmış olması yazının belge değerini bir kat daha artırıyor
Tebrikler ve teşekkürler..
teşekkür ederim
TÜM YORUMLAR (3)