O sabah çok erken uyandım, kahvaltımı ayak üstü edip, sırt çantamı kaskımı alıp dışarı çıktım. İstanbul da arabayla bir yere gitmek güzel bir günün içine edebilirdi! Haftada bir kaç kere bine bildiğim motorumu çalıştırdım kalp atışlarım şimdiden hızlanmıştı, bir süre motorun sesini dinledim. Klasik bir şarkı gibiydi.
Kaskımın içinde hafif bir melodi geliyordu ’Ezginin günlüğü Martı ’ çalıyordu. Motor kullanmak beden olarak yorsa da ruhen dinlendiriyordu beni. İki saatlik yolun son yarım saatinde heyecanlanmaya, korkmaya başlamıştım. Korkuyordum çünkü; yükseklik korkum vardı. O yamacın ucundan kendimi boşluğa bıraktığım o ilk sahne ne kadar güzel görünse de, beni korkutuyordu. Bu korkuya rağmen bunu zevkle yapacaktım.
O yokuşu tırmanmaya başlamıştım, yanımdan eşli grup halinde otomobiller, motosikletler geçiyordu. Bu uzun yolun ardından nihayet o yamaca gelmiştim, kalabalıktı. İçimde çocuksu bir sevinç vardı. İlk ata bindiğim an geldi aklıma sevişirken her iki kişininde orgazm olması gibi bir zevkti bu. Hazırlıklar ve sıramın gelmesi bir buçuk saati bulmuştu. Beklemekten nefret ediyordum.
Ve cılız adımlarla koşmaya başladık dizlerim titriyordu, aslında tüm vücudum titriyordu. Kendimi kontrol edemiyordum, yükseklik korkuma rağmen atladık. Gökyüzünde süzülmeye başlamıştık. Kendimi çıplak hissediyordum, rüzgarın yüzüme vurması ve kulaklarımda ki o uğuldama. Güneşe dayanamayan yeşil gözlerim kısılmıştı ve yaşlar akıyordu. Gökyüzünde süzülürken aklıma bir sürü güzel şey geliyor ve nedense yere indiğimde hepsi üzerimden uçup gidiyordu. Gökyüzünden aşağıya bakmak insanı daha da çok korkutuyordu.
Sekiz ya da dokuz yaşındayken bahçemizde bulunan tek katlı kullanılmayan piriketten örülme bir kulübe vardı. Ağaçtan pekte kullanılmadığı için sağlam olmayan birde merdiveni. Arkadaşlarımın oyunundan sıkıldığımda yada birine küstüğüm de ’en çokta anneme küserdim’ o sağlam olmayan merdivenden düz zemine çıkıp külebenin tam ortasına sırt üstü yatar, gökyüzünü seyrederdim. Biraz kenarda dursam düşeceğimden korkardım. Yaşımdan büyük düşler kurar kendime bir dünya oluştururdum. Bu benim en çok keyif aldığım oyundu. Hatta tel ve makaradan yapma arabamdan bile çok seviyordum düşlerimi. Annemin sesiyle daldığım düşlerden uyanırdım ve hiç gitmek istemezdim. Çok sonra büyüdüm, ama o korkuyu hala üzerimde taşıyordum.
Korktuğum için motorla sürat yapıyordum.
Korktuğum için yamaç paraşütü yapıyordum.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta