"Bir gün sustu odanın duvarları,
adını söylemedi saatler.
Sanki nefesimden eksilmişsin gibi,
boş bir sandalye oturdu yanımda."
"Yazdım sana bin kere,
Biz dört kişiydik…
Bir sokaktı bizim dünyamız,
bir taşın üstünde hayal kurar,
bir simidi dörde bölerdik.
Dört kişiydik biz...
Bir mahalle, bir duvar, bir top…
Bugün de geçti
Geçmesi gereken bir şeymiş gibi
Kimse sormadı, ben de anlatmadım
Uyandığımda odanın içi
Biraz daha daralmıştı
(Rıza’dan Yusuf Hayaloğlu’na mektup)
Nasılsın Yusuf?
Dün gece rüyanda adımı yine bağıra bağıra söyledin…
“Ulan Rıza!” dedin,
Sesin buraya kadar geldi, Yıldızlar bile titredi.
Birlikteyiz,
Ama değiliz.
Aynı sofraya iki yabancı gibi oturuyoruz
Çatal bıçak sesleriyle konuşuyor artık kalbimiz,
Gözlerimiz tabaklara bakıyor, birbirimize değil.
Kalan Sensizliğe Konuşur"
bir akşam gittiğin gün,
zaman da arkasından çekildi sanki
gökyüzü boşaldı üstüme
ve ben ilk kez, bir yokluğun sesini ezberledim…
Queen of the Deep Blue
Derin mavinin içinde kaybolmuş bir sessizlik var,
her dalga senin adını fısıldıyor kulağıma.
Suların koynunda saklı sırlar gibi,
her nefesin bir okyanus kadar derin.
MEYHANEDE UNUTMAK ZOR
Bu gece rakı değil, seni koydun bardağıma
ne zaman adını ansam, dudaklarımda bir yangın garson bir kadeh daha diyor, içimde sen yanıyorsun.
sessiz bir mikrofon gibi sustum bu gece,
anlatsam ağlardı masa,
Bu gece yine aynı masa...
Yine aynı köşedeyim.
Ve ben, yine senden arta kalan bir adamım.
Meyhaneci Ali abi göz ucuyla bakıyor, "Bu akşam da içi yanıyor bunun" der gibi,
Üzerime çökmüş eski İstanbul’un sisi gibi
dumanlı gözlerle bakıyorum geçmişe.
Gözlerinle başlar her sabah bende,
henüz açılmamış perdelerde sen varsın…
bir fincan kahvenin buğusunda,
ısınamamış ellerimin arasında,
Her şeyi bırakıp gelsen diyorum,
kaldığımız yerden değil,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!