Biz dört kişiydik…
Bir sokaktı bizim dünyamız,
bir taşın üstünde hayal kurar,
bir simidi dörde bölerdik.
Dört kişiydik biz...
Bir mahalle, bir duvar, bir top…
(Rıza’dan Yusuf Hayaloğlu’na mektup)
Nasılsın Yusuf?
Dün gece rüyanda adımı yine bağıra bağıra söyledin…
“Ulan Rıza!” dedin,
Sesin buraya kadar geldi, Yıldızlar bile titredi.
Birlikteyiz,
Ama değiliz.
Aynı sofraya iki yabancı gibi oturuyoruz
Çatal bıçak sesleriyle konuşuyor artık kalbimiz,
Gözlerimiz tabaklara bakıyor, birbirimize değil.
Bu gece yine aynı masa...
Yine aynı köşedeyim.
Ve ben, yine senden arta kalan bir adamım.
Meyhaneci Ali abi göz ucuyla bakıyor, "Bu akşam da içi yanıyor bunun" der gibi,
Üzerime çökmüş eski İstanbul’un sisi gibi
dumanlı gözlerle bakıyorum geçmişe.
Gözlerinle başlar her sabah bende,
henüz açılmamış perdelerde sen varsın…
bir fincan kahvenin buğusunda,
ısınamamış ellerimin arasında,
Her şeyi bırakıp gelsen diyorum,
kaldığımız yerden değil,
Ben sana mecburum sevgilim
tıpkı her sabah uyanınca sigarasını arayan bir yalnız gibi.
Ya da,
her gece aynı yıldızı düşleyen bir çocuk gibi.
ben seni…
gözlerimi kapatınca değil,
Seni anlatmak istiyorum,
ama kelimeler yetmiyor sevgilim…
Bir mısra gibi düşüyorsun geceme,
ve ben, her heceyi senin gözlerinden çalıyorum.
Aklını Kays gibi çölde yitirmiş bir adamım ben… Mecnun'un gözlerinden bakıyorum sana,
bu şehir kalabalık, ve ben hep seni arıyorum sokak lambalarının sarısında,
yüzümdeki rüzgârda,
ve geceye bıraktığım her sessizlikte…
bir ses oluyorsun bazen, hiç duyulmamış bir ezgi gibi.
bir bakış oluyorsun, gözlerimi kıskandıran…
“Zamanın Gizli Bahçesinde”
Bir gece, zamanın unutulduğu bir saatte,
kapısında hiçbir tarih yazmayan bir bahçe.
Ay ışığı, taş yolların üzerine düşüyor,
her taşta farklı bir çağın gölgesi duruyor.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!