Ellerimin, ayaklarımın, dudaklarımın, kısacası bütün bedenimin tir tir titremesi Rusya’nın keskin ayazından dolayı (-21) eksi yirmi bir santigrat dereceyle donduruculuk savaşına girmiş olan havadan değildi. Bundan emindim. Kızıl Meydan’da olmanın ve Kremlin’in kırmızı kiremitli duvarlarına bakmanın bende yarattığı duygu karmaşasındaki hareketlenme ile bu titreme başlamıştı.
SAHTEKÂRCA GELMİŞ, DARBELEMİŞTİ DARBELEMESİNE AMA BANA AİT OLANI DA BENDEN ALMAYA HAKI YOKTU Kİ…
Çarlar, çariçeler, Büyük Petrolar, birinci-ikinci Katerina’lar. Aziz Corçlar. Korkunç İvanlar, İsa’nın ayakucu ile Meryem’in bakire duruşuna mum yakmalar, altın varaklı sarayların inziva odalarında insan kanı içmeler, derken Bolşevikler ve devrim… Sonrasında KGB ve ardından zindanlar, mabet yıkmalar, zulümler, işkenceler, İpe çekilenler, Sibirya’ya sürülenler… Lenin, Stalin sonrasında da Nazım, Deniz, Hüseyin, Ulaş, Mahir, Mehmet diye Türkçe isimler yağıyordu mini minnacık bir kadının titrediği Kızıl Meydan’a.
KALBİNİN EN ÖPÜLMEMİŞ YERİNİ …
Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telâş
Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel,
düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta